Haberler

Çevre ve Siyaset

Tarih: 13 Ağustos 2007 Kaynak: Açık Radyo Yazan: Ömer Madra
Ömer Madra:, TEMA Vakfı Genel Müdürü, Uygar Özesmi ile beraberiz. Hoşgeldin.

Uygar Özesmi:
Hoşbulduk. Bugünlerde

ÖM: Siyasetin, çevre meseleleriyle, iklim meseleleriyle derinlemesine kesiştiği bir noktadayız. Sizin yayımladığınız Yeşiliz dergisi bu meseleyi kapak konusu yaptı: Çevre ve Siyaset.

UÖ:
Yeşiliz dergisi “Biriniz yoksa eksiğiz, sizinle yeşiliz” diyerek yola çıktı. 21 STK ile işbirliği içerisinde çıkıyor bu dergi; dolayısıyla sadece TEMA vakfının sesi değil 21 STK’nin toplu sesi. Biz bütün STK’lara “Dördüncü sayımız çıkıyor, hangi konuya değinelim?” diye sorduk, herkes ağız birliği ile şunu söyledi; “Biz çevre ve siyaset konusunu işlemek istiyoruz, çünkü Türkiye’de şu anda siyasetçiler hiçbir şekilde çevre konusuna önem vermiyorlar, bizim bunu gündeme taşımamız lazım. STK’lar olarak bizim çok önemli mesajlarımız var siyasetçilere, bunları Yeşiliz dergisinde ortaya koymak ve şu andaki siyaseti de analiz etmek istiyoruz” dediler. Biz onun üzerine kolları sıvadık ve yaklaşık 2 ay boyunca çevre ve siyaset sayısının çıkması için yoğun çalışmalar girdik. Tabii bu arada da Açık Radyo’nun yayımladığı Acayip Havalar kitabı çıktı, biz de çok sevindik, çünkü o da esasında siyasetin tam göbeğine oturuyor.

ÖM: Evet son derece siyasi bir kitap.

UÖ:
Bu kitap nasıl bir çevre siyasetinin olması gerektiğini çok güzel özetleyen bir kaynak. Siz, Acayip Havalar’ın önsözünde demişsiniz ki “4-11 yaş arasındaki çocukların yarısı küresel ısınma yüzünden uykuları kaçıyor”.

ÖM: Bir araştırma yayınlandı, dehşet verici aslında.

UÖ:
Peki siyasetçiler ne yapıyorlar? Kusura bakmasınlar ama horul horul uyuyorlar. Biz Yeşiliz’in “Çevre ve Siyaset” sayısında parti programlarını inceledik ve ortaya çıkan şu ki küresel iklim değişikliğine yönelik somut projeler hakkında hiçbir şey yok, hatta çoğu Kyoto Protoko’lünü imzalamaktan dahi kaçıyorlar ki aslında Kyoto Protokolü küresel iklim değişikliği ile mücadele içerisinde çok da önemli bir rol tutmuyor. Kyoto Protokolü’nden önce yapılması gereken çok çok daha önemli etkinlikler var hükümetlerin yapması gereken.

ÖM: Al Gore da, “Live Earth” konserlerinin başında yaptığı konuşmada “Kyoto’nun artık bir kıymet-i harbiyesi kalmadı, onun çok ötesinde, gelişmiş ülkelerin karbon emisyonlarını %90 kısıtlaması gerekir” dedi. Bugün okuduğumuz bir habere göre de, Japonya Başbakanı önemli bir açılım yapmış, “2050’ye kadar bütün dünya ortalaması %50 kısılmalı” demiş. Dünya ortalamasının %50 kısılması demek, Japonya’nın, Amerika’nın, İngiltere’nin, AB ülkelerinin %90 oranında kısıtlaması anlamına geliyor aslında. Türkiye’de ise hiçbir kısıtlamadan bahsedilmiyor.

Avi Haligua:
Tamamen bireysel tedbirler üzerine kurulu bir sistem öngörülüyor.

UÖ: Hükümet uçakların kullanım oranının ne kadar arttığıyla övünüyor. Acayip Havalar kitabında bir istatistik var; “şayet uçak kullanımı şu andaki hızıyla artarsa, Kyoto’nun bütün kazanımlarını sıfırlayabilir.” Halbuki biz hükümete bakıyoruz, uçakların artmasıyla övünüyorlar. Halbuki yapılması gereken, uçak kullanımının artmasıyla övünmek değil, “biz karbondioksit veya diğer sera gazı salımlarını azaltacak şekilde bir ulaşım sistemi tasarlıyoruz” demeleri gerekiyor. Bunun için bütünlüklü projeler yapmaları lazım. Yeşiliz’in “Çevre ve Siyaset” sayısındaki analizde de onu yapmaya çalışıyoruz, diyoruz ki; çevre siyaseti değiştirmeli, çevre siyasetin bir parçası değil, “hadi bunu da ekleyelim siyasi parti programlarına, ‘yenilenebilir enerji de yapacağız, toplu taşımaya da önem vereceğiz” gibi sözde eklemelerle değil.

Siyasetin kendisini dönüştürmesi gerekiyor, iklim değişikliğinin nasıl siyaset yaptığımızı değiştirmesi gerekiyor, söylemlerimizin her birinde çevrenin en temel öge olması gerekiyor.

Şu anda sürdürülebilir kalkınmadan bahsediyoruz. Biliyorsunuz Rio ve Johannesburg zirveleri sonrasında ortaya kondu ki, dünyadaki insan varlığını, çevreyi her şeyin ana teması yapmadan sürdürmemize imkân yok; çok ciddi bir yokoluşa doğru gidiyoruz.

ÖM: Evet, bir kaç gezegen daha lazım bu tüketim hızıyla gidildiği takdirde, bu gayet açık.

UÖ:
Dünyanın en prestijli bilim dergilerinden PNAS’de, (Proceeding of National Academy of Science) yayımlanan bir analiz var. Dünyanın kendini yenileme kapasitesi belli, insanın da dünyaya yaptığı etki belli. Şu ortaya çıkmış; 1980’lerden bu yana insanın dünyaya olan etkisi, dünyanın kendini yenileme kapasitesini aşmış durumda. Yani biz 25 yıldan fazla bir süredir dünyayı bir anlamda kendimiz için yaşanacak bir yer olmaktan çıkarıyoruz. Bu üstünde yaşadığımız yerküre, bu gidişle insanın varlığını destekleyemez hale gelecek.

Herhalde yaptığınız en büyük hizmetlerden bir tanesi Kate Evans’ın nefis kitabı Acayip Havalar’ı Türkiye’ye kazandırmak. Kitapta diyor ki; “bu gidişle Dünya’yı Venüs’e çevirebiliriz. Venüs’te yüzey sıcaklığı 430 santigrat derece, girin fırının içerisine, lütfen yaşayın.” Bu geri besleme mekanizmalarıyla hakikaten Dünya’nın bütün ekosistemini yok edebilir duruma gelmişiz. Acayip Havalar bunu çok güzel özetliyor.

ÖM: Transactions of Royal Society’de yayımlanan James Hansen’ın altı biliminsanı ile birlikte hazırladığı raporu okuyunca kanımız donuyor, diyor ki; “Dünya Venüs’e dönebilir, yalnız bugünkü bulgulara değil tarihsel örneklere, modellere bakarak görebiliyoruz ve bu geri dönüşsüzdür. Dünya’da bütün hayat bitebilir.” Bu bilimkurgu değil.

UÖ:
İnsanın tüyleri diken diken oluyor, bütün bunlar olurken insanlar doğru düzgün bir önlem almıyorlar şu anda. Birleşik Krallığın, yani İngiltere’nin baş bilimsel danışmanı Sir David King diyor ki; “iklim değişikliği bugün karşı karşıya kaldığımız en ağır sorun, terörizmden bile daha ciddi.” Bizim politikacılarımızın söylemlerine bakıyoruz, küresel iklim değişikliği insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük problem iken, siyasetçiler nelerden konuşuyorlar bugünlerde.

İTÜ’nün Meteoroloji ve Uzay Bilimleri Fakültesi’nin çalışmaları var bu konuda. Bir araştırma yapmışlar, diyorlar ki; “Yüzyıl içerisinde, Türkiye’de sıcaklık 2-6 santigrat arasında artabilir ve bu kendini Ege bölgesinde ve Akdeniz bölgesinde kuraklık olarak gösterir.” Duruma bir bakıyoruz, şu anda Ege ve Akdeniz’de ormanlar cayır cayır yanıyor. Niye yanıyor ormanlar? Sadece insan dikkatsizliğinden mi? Evet insan dikkatsizliğinin katkısı var, ama bir şey yanmaya hazırsa, yanar zaten. İklim değişikliği ile birlikte bütün ormanlar zaten yanmaya hazır duruma gelmiş. Üstelik geri beslemeler de var, orman yandığı zaman çıkan karbondioksitin de atmosfere katılmasıyla daha da çok ısınıyor, daha da çok kuraklık geliyor. Öyle bir korkunç durumla karşı karşıyayız. Bu geri beslemeler birbirinin üzerine binerek devam edecek.

Peki bu arada biz bakıyoruz, parti programlarında orman yangınlarıyla mücadeleye ilişkin somut ne görüyoruz? Hiçbir şey görmüyoruz, neredeyse hiçbir şey görmüyoruz. “Eylem planı yapacağız” diyorlar, neymiş o? Birinci, ikinci, üçüncü derece risk bölgeleri belirleniyor Mayıs ayında, ona göre oraya teçhizat ve insan kaynağı yığımı var. Ama Yunanistan’a kıyasla, -ki orman varlığı bizden 1/3 ila ¼ daha azdır neredeyse-, bizdeki bu işe ayrılan teçhizat ve insan sayısı neredeyse aynı. Yunanistan’ın çok daha az ormanı var ama en az bizim kadar bu işe teçhizat ve insan ayırmışlar. Bundan daha önemlisi var, işte bütüncül bakış açısı dediğimiz de bu; yerel eylem planlanı nerede? Biz sivil toplumu, orman yangınlarıyla mücadelede nereye koyuyoruz? Partiler diyorlar ki, “STK’larla işbirliği yapacağız.” Harika, tabii ki öyle olması lazım, zaten bu demokrasinin bir gereği, STK’lar ile işbirliği yapmak çok özel bir şey mi yani? Tabii ki böyle olacak, demokraside yaşıyoruz. İşbirliği yapacaklar. Peki ne kadar var bu işbirliği? Bu büyük tartışma götürür, çünkü böyle bir işbirliği yok. Orman yangınlarına karşı STK’ları, yerel STK’ları, sivil savunmayı da harekete geçirerek nasıl bir eylem planı yapacağız. Bu konuda hiçbir plan yok. Yerel eylem planları yok, inanılmaz bir şey! Dolayısıyla siyasi partilerin çevreyi ne kadar içselleştirdikleri konusu çok büyük bir soru işareti.

AH: Bir yandan da doğrudan problemin temeline yüzlerce itfaiye aracını koyuyorsa bir çözüm sunmuş olmuyor, çünkü nihayetinde yine altında yatan iklim değişikliği. Yani belki de bunu daha fazla vurgulamak, buna doğru gitmekte fayda olabilir.

UÖ: Kuraklık için de aynı şey geçerli. İç Anadolu bölgesinde kuraklık var, ne deniyor? “Çiftçiye para yardımı yapacağız, onların borçlarını erteledik, daha düşük faiz uygulayacağız.” Kuraklığın çözümü mü bu? Hayır, oradaki insanların acısını dindirmek. Sorunun temeline inmemiz lazım. Biz kuraklığı meydana getiren sebepleri nasıl ortadan kaldırabiliriz?

ÖM: Yani semptomlarla uğraşmak yerine tedaviye eğilmek.

UÖ:
Aynen öyle.

ÖM: Bunun en parlak örneklerinden bir tanesini, yani bu durumun tersine parlak örneklerden birini bugünkü Zaman gazetesinden okuyabiliriz, “yanan her ağaca karşılık 25 fidan dikilecek” diye.

AH:
O konuda bir hesap problemi var ama olsun.

ÖM: Ondan geçtim, “yanarsa daha fazla dikeriz” esprisi, bunu her sene okumaktan bıktık artık, ve diyor ki Osman Pepe “bu yıl kaybedilen her ağaca karşılık 25 fidan dikilecek, ülke genelinde toprakla kavuşacak fidan sayısı ise 5 milyon.”

UÖ:
O iyi bir şey, insanlar fidan da diksinler, ama bu çözüm değil, tabii ki kaybettiğini yerine koyacaksın, kaybettiğini kat be kat yerine koyacaksın. Zaten bizim şu anda çok daha büyük bir orman varlığına ihtiyacımız var, sadece doğal eko sistemler açısından değil orman ürünleri açısından da. Biz hâlâ orman ürünlerini çok yüksek miktarda ithal eden bir ülkeyiz. Bizim çok daha fazla ağaçlandırmaya, çok daha fazla ormana ihtiyacımız var bu ülkede, o zaten hiç tartışma götürmez, bunların yapılması gerekli, ama bir şeye çok dikkat etmemiz lazım, yine yanlış politikalar var burada; Akdeniz’de, yanan kızılçam alanına tekrar fidan dikilmez, çünkü ne oluyor, yanıyor, hemen rantçılar parselleyiveriyor, tak tak binaları dikiyorlar, “buna izin vermeyeceğiz” demesi gerekiyor siyasetçinin. Devlet işte burada işin içine girmeli, çünkü kanunların tam anlamıyla uygulandığını kontrol etmeli hukuk devleti içerisinde. Oradaki bütün arazilerin imardan kesinlikle korunması lazım. İkinci yapılması gereken en önemli şeylerden bir tanesi de oraya hayvan sokmamak. O zaman orman kendi kendini yeni baştan yeniliyor, çok kısa bir süre içerisinde hiçbir yeni ağaç dikilmeden tekrar doğal ormanlara dönüşüyor. Ama biz yanan ormanların yerine böyle tek sıra rap rap diye fidanları dikersek ne oluyor? O doğal orman bir plantasyona dönüyor, bundan da kesinlikle kaçınmamız lazım. Bu tip politikalar görmek istiyoruz biz.

ÖM: Hatta servi de dikeceklerine göre, şimdi açıklamışlar, belki mezarlık gibi düşünüyor olabilirler.

UÖ:
Yok, servi dikmek doğru aslında.

ÖM: Öyle mi?

UÖ:
Evet, servinin çok güzel bir özelliği var, serviler ormanların yayılışını engelliyor. Dolayısıyla servi perdeleri yaptığınız zaman belirli yerlerde, o orman yangınlarının silip süpürmesini engelleyecek çok önemli bir etken. Bunu tabii abartmamak lazım, nasıl yapıması lazım? İlk önce orman risk bölgelerine bahsettiğim gibi eylem planlarını yapacaksınız, ondan sonra hâkim rüzgarlara ve yangının yayılma alanlarına göre, servileri perde gibi dikeceksiniz. O zaman alevler servileri vurduğu zaman duruveriyor, yukarıya doğru ve servilerin öteki tarafına doğru yayılma şansı kalmıyor.

ÖM: Daha çok bir çit gibi düşünülüyor?

UÖ:
Evet.

AH: Aslında Yunanistan’da da orman yangınları benzer sebeplerle devam ediyor. Bir yandan da bugün farklı bir haber okumak lüksüne sahip olduk; Yunanistan’da onbirlerce insan bu tip imar durumunun yaşanmaması için buraların tekrardan ormanlaştırılması için yürüdüler. Buradan sivil topluma bağlamak istiyorum, sivil toplum ve az önce bahsettiğiniz bütüncül bakış açısı içinde aslında şöyle bir durum var; siyaseti bütünüyle çevre üzerinden değerlendirmemizin bir sebebi de, galiba özellikle son yıllarda iklim değişikliği ile birlikte iyice birincil bir dert haline gelmesi çevrenin ve herşeyi bütünüyle, savaş, vs. gibi dertleri bile geride bırakması. Mesela TEMA’da son dönemde ciddi anlamda bir atak tavır görüyorum -kişisel bir fikir- çok daha fazla öne çıkmaya, çok daha fazla dikkat çekmeye başladı. Ama bir yandan da su tasarrufu en birincil dertlerden biri reklam panolarında. Neden iklim değişikliği ve daha bütüncül temel bir çözüm değil de, su tasarrufu, merak ediyorum.

UÖ: Eğri oturalım doğru konuşalım; dünyadaki ülkeler küresel iklim değişikliği konusunda şu anda gerekli önlemleri almıyorlar, almadıkları gibi, ‘gelişmiş’ dediğimiz bu ülkeler bunun baş sorumlusu. Türkiye’nin bu işteki katkısı son derece az, ama bundan en fazla biz etkileniyoruz Akdeniz havzasında. Bizi kuraklık olarak etkileyecek. Küresel iklimle mücadele tabii edeceğiz, ama öte yandan yapmamız gereken en önemli şeylerden bir tanesi, artık küresel iklim değişikliğine karşı uyum politikalarını bir an önce devreye sokmak. Küresel iklim değişikliğine uyum nedir? Değişen iklim koşullarına, değişen sıcaklığa karşı gerekli olan önlemleri almaktır. İşte orman yangınlarına karşı alınan önlemler de bunun bir benzeri. Kuraklığa karşı tarım arazilerinde alınması gereken önlemler, kapalı kanallar, toprak işlemesiz tarım, organik tarım ve en önemlisi damlalama sulama ve mikro sulama gibi önlemler de bunun bir parçası. Ancak, nüfusumuzun çoğunluğu, yanılmıyorsam %64’ü kentlerde yaşıyor ve kentlerde yaşayan bu insanlar küresel iklim değişikliği ile birlikte önümüzdeki 20 yıl içerisinde gitgide azalan su kaynaklarıyla karşı karşıya kalacaklar. TEMA’nın “Suyunu Boşa Harcama!” kampanyasının esas amacı, insanları suyu tasarruflu kullanmaya alıştırmaktan öte hiçbir şey değil. Yani önümüzdeki 20 yıl içerisinde insanların su tasarrufuna karşı yönelmeleri için attığımız ilk adımdır bu. Çok basit önlemlerle insanları buna alıştırmaya başlıyoruz. Bize geri dönüyorlar, diyorlar ki “artık insanlar ‘suyumu harcamayacağım’ ciddi bir anksiyete içindeler.” İşte bu lazım, bu anksiyetenin çok daha yükselmesi lazım. Toplumumuza su geri dönüşüm mekanizmalarını kazandırmamız gerekiyor. Eylül’de çok yeni bir kampanyaya başlayacağız, açıklamıyorum ama şunu söyleyeyim, peyzajlara yönelik, yani bizim etrafımızı nasıl bitkilendirdiğimize dair politikalarda çok ciddi değişikliklere yönelik bir yeni kampanyaya gireceğiz.

AH: Orada ciddi problem var.

UÖ: Evet çok büyük problemler var, biz şu anda yeraltı suyuyla bahçe suluyoruz. O yeraltı suyu da gitgide azalıyor farkında mıyız? Seviyesi gitgide düşüyor. Böyle bahçeler yaratmaya, bu şekilde yaşamaya devam edebilir miyiz? Edemeyiz, onun için aynen Büyükşehir Belediyesi ile yaptığımız “suyunu boşa harcama” kampanyası gibi, bütün her yere astığımız ilanlarla aynı şekilde başka bir kampanyaya başlayacağız ve bu sürecek. Bu işin köküyle ilgileniyoruz.

AH: Sera gazı emisyonu kökende olduğu için, sizin “değişen iklim değil enerji olsun” kampanyanız, bence çok daha hayati ve çok daha kökene dair ve daha çok şey değiştirebilecek bir kampanya.

ÖM: Elbette ki bu tartıştığımız konularda çelişki gibi görünen, ama aslında çelişki olmayan noktalardan bir tanesi şu; yani bir yandan yapılması gereken, mutlaka gereken ve şart olan şeyleri, su tasarrufu, enerji tasarrufu gibi şeyleri yaparken, bir yandan da muhakkak surette, sivil vatandaşlar olarak, haklarımızı da kullanıp, siyasi karar alıcılara küresel iklim değişikliği tehdidine karşı önlemler alınması için baskı yapmamız şart. Örgütlü olarak bütün STK’lar ve vatandaşlar biraraya gelmemiz gerekir diye düşünüyorum.

UÖ:
Kesinlikle öyle. Yeşiliz dergisinin son sayısında bahsettiğimiz siyasi yaklaşımın bir parçası bu. Bu siyasi yaklaşım nedir? Biz şayet çevreyi siyasetin ana teması yapmazsak, çevreyi siyasetin herşeyini etkileyen bir hale getirmezsek bizim geleceğimiz tehlike altında, Türkiye’deki yaşam tehlike altında. Çok övünerek söylüyorum, Yeşiliz’in bu sayısında “Çevre ve Siyaset” dosyamızın açılış yazısını da, Ömer Madra yazdı. Hemen onun yazısının yanında bizim turuncu kolonlarımız var, o kolonlarda da Antakya Çevre Koruma Derneği’nden tutun, Bodrumlu Gönüllür’e, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, Doğa ile Barış Derneği, Doğa Belgeselleme Derneği, Doğa Derneği, Doğal Hayatı Koruma Derneği, Yeşiller Koordinasyonu’nun ‘GDO’ya Hayır Platformu, Küresel Denge Derneği, Kuş Araştırmaları Derneği, Kar Doğa Federasyonu, Deniz Temiz Derneği, Yeşil Adımlar Derneği ve bütün STK’ların, STK Geliştirme Merkezi’nin ve tabii ki TEMA Vakfı’nın siyasetçilerden ne beklediğine dair yazıları bulmamız mükün. Biz STK’lar olarak ne bekliyoruz siyasetçilerden? Şunu bilsinler, artık, iktidara gelenler bizim gözetimimizde. Çevre konusunda ne yaptıklarını biz STK’lar olarak takip edeceğiz ve kamuoyuna duyurmayı sürdüreceğiz.

Şunu da söyleyeceğiz; “artık bizim çevre kuruluşları olarak, sokaktaki halk ve kamuoyu olarak Türkiye’nin geleceğine sahip çıkmamız lazım.” Çünkü biz bu geleceğe sahip çıkmazsak, ne çocuklarımız için, ne torunlarımız için yaşanabilir bir ülke kalmayacak, Türkiye kalmayacak, yaşanabilir bir dünya kalmayacak. Gıda güvenliğimiz tehlike sınırı altına düşecek, içecek su bulamayacağız, yiyecek yemek bulamayacağız. Bu kadar korkunç bir durumda iken siyasetçilerin hâlâ bu popülist söylemlerle, bu gündelik problemlerle iştigal etmelerini anlayamıyorum.

ÖM: Mesela programcımız Perof. Mikdat Kadıoğlu ufak bir araştırma yapmış; parti programlarında, kelime olarak Kyoto’dan herhangi bir partinin bahsetmediğini tespit etmiş. Böylesine bir vurdumduymazlıkla çok zor görünüyor tabii. Bastırmaktan başka da herhangi bir çaremiz yok. Mesela bugün İngiltere’den ilginç bir haber vardı, Manchester’de yeni bir hava limanının açılmasının, genişletilmesinin önüne geçilmiş mahkeme kararıyla.

UÖ:
Harika!

ÖM: “Çeşitli grupların, STK’ların uzun bir mücadelesi sonunda mahkeme bu doğrultuda bir karar verdi” diye bugün Independent’ta bir haber var. Bu küçük bir zafer elbette ama son derece de önemli ve anlamlı.

UÖ:
TEMA Vakfı olarak biz de bu şekilde çevreye zarar veren bütün uygulamaların pek çoğuna doğrudan dava açıyoruz. Hatta Anayasa Mahkemesi’ne gidilmesi gerektiği durumda da, uzman bir STK olarak bunun niye yanlış olduğu hakkında gerekçeleri hazırlayıp, raporlarımızı da web sayfamızda yayınlıyoruz. Hatta gerekli olduğu zaman Cumhurbaşkanı’na kadar başvuruyoruz bütün bu belgeler ve dosyalarla birlikte. Dolayısıyla o gözcülüğü ve hukuki yolları da kullanmaya çalışıyoruz sürekli olarak. Tabii bu sadece hukuk mücadelesiyle olacak bir iş değil, yani artık bunun hakikaten kanunlara ve uygulamalara doğrudan yansıması gerekiyor. Çünkü dünya ekonomisi –Acayip Havalar kitabındaki rakamlara göre- yılda %3 kadar büyüyor, ama afetlere, yani küresel iklim değişikliğiyle meydana gelen kuraklık gibi, orman yangınları gibi afetlere giden harcamalar %10 oranında büyüyor. Yine bilim adamları, ekonomistler bunu araştırmışlar, küresel iklim değişikliği böyle devam ederse, ekonomi %20 küçülecek, ekonomi büyümesini durdurduğu zaman nasıl bir ekonomik krizin olacağını farkındayız. Şayet ekonomi %20 küçülürse bu dünya için ne demek? İnsanların günlük yaşantıları için ne demek? İnsanların maaş almaları, hayatlarını sürdürmeleri açısından ne demek? Yani şu anda sokaktaki seçmen hayat mücadelesi ile boğuşuyor, hayat mücadelesi yüzünden kendisine verilen siyasi vaadler çerçevesinde oyunu değerlendiriyor, ama size şunu söyleyeyim, çevre politikaları şayet siyasetçilerin gündemine oturmaz ve en temel konu olmazsa o zaman asıl hayatta kalma mücadelesi olacak.

ÖM: Çok teşekkür ederiz.
Takvim
<<Haziran 2011>>
Pzt Sal Çar Per Cum Cmt Paz
    1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 30      
Haber Bölümleri
Haber Kategorileri
Yayınlanan haberlere günlük olarak yukarıdaki takvimden, haberlerin kategorilerine ise aşağıdaki listeden ulaşabilirsiniz.