İstanbul bugün çevre semtleriyle birlikte 15 milyonu aşan bir 'megalopol'. Tekirdağ- İstanbul- Kocaeli bölgesi nüfus ve sanayi açısından Türkiye'nin en kalabalık ve en zengin bölgesi. İstanbul ekonomik, ekinsel, toplumsal açıdan çekici bir merkez. Her yıl nüfusu yüz binlerce artıyor...
1- Ulusal ve Bölgesel kalkınma açısından bakarsak şu soruyu sormamız gerek öncelikle: İstanbul niye 'çekici'? Ülkenin geri kalan kısmı 'itici' olduğundan. Karadeniz, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu göç veriyor. Niye göç veriyor? Çünkü bu bölgeler ekonomik, toplumsal açıdan geri kalmış, geri bıraktırılmış olduğundan insanlar 'umut 'peşinde İstanbul'a akın ediyor. (Orta Anadolu Ankara'ya, Batı da İzmir'e, Güney Adana ve Mersin'e).
O halde çözüm 'itici' merkezlerin ulusal kalkınma planlarıyla bütünleşmiş bölgesel kalkınma planlarıyla geleceğe taşınması, kalkınma trenine binmesi. Kısaca bölgenin gizilgüçlerini-doğal kaynak, insan gücü ve emeği, tarım, hayvancılık, kültür, tarihi miras-harekete geçirerek kısa, orta, uzun vadede çekim kutupları ya da merkezleri yaratarak, altyapıyı geliştirerek, bölgenin feodal yapı ve zihniyetini toprak reformu ve eğitimle destekleyen kalkınma plan ve projelerine gereksinim var. Zaman kaybetmeden uygulamaya geçilmeli ki İstanbul'a olan akın azalsın.
2- Kent planlaması açısından ise konuyu iki önemli kentsel düzenleme aracı olan a) İmar planları açısından ve b) ulaşım planı açısından ele alabiliriz.
Oktay Ekinci 'nin de belirttiği gibi (1) 'İmar Anayasası" ile İstanbul da kısa, orta, uzun vadede nereye hangi yatırım yapılmalı; çevre, yaşam ve kültür değerlerini gözeten bir imar sürecinde nereler hangi işlevleri üstlenmeli; hatta kenti çevreleyen yerleşim alanlarının kendi gelecekleri ile metropolün geneline ait gelişme kararlarında nasıl bir uyum sağlanmalı düşüncesi ön plana çıkmalı. İmar planı rant planı olmaktan çıkarılmalı, kişi ve grupların çıkarları değil toplumun çıkarları gözetilmeli.
Ulaşım planlaması açısından yapılacak en önemli şey toplu ulaşıma öncelik verilmelidir. Kara, deniz, demiryolu ulaşımı eşgüdüm içinde ele alınmalı. İstanbul gibi bir kentte deniz ve karayolu ulaşımının % 10 gibi bir düzeyde kalması kabul edilemez. Genelde kentliler oturma yeri ile çalışma yeri arasındaki uzaklığı en aza indirmeye çalışır. İşyerine yakın oturma ulaşım giderini azaltır ama kira, ev sahibi olma maliyetini artırır. Çevre semtte oturma da bunu tersi olur. Bu seçim kentin büyümesini de etkiler. Yerel yönetimin görevi ulaşım maliyetini toplu taşım yoluyla azaltmak olmalı.
Kent içi ulaşımında alınacak diğer önlemler tüm cadde ve sokakları, trafik açısından gözden geçirerek, mümkün olduğu kadar tek yönlü gidiş gelişlerle trafik akımını rahatlatmak ve hızlandırmak olmalı. Kent merkezine gelen araç sayısını azaltmak için merkeze yakın yerlerde yer altı çok katlı otoparklar inşa edilmeli.
Belediye otobüsleri için özel yollar, taksiler ve dolmuşlar için özel cepler yapmalıyız. Kişileri ortak araba kullanmaya yöneltmeliyiz. 'Bir araba bir kişi' politikasından vazgeçmeliyiz. Daha birçok önlem sayabiliriz. Sadece önlem almakla yetinmeyip, bunların uygulanmasına da özen göstermeli, izlemeli ve denetlemeliyiz.
Son olarak: Kentsel mimariyi ucube Gökkuşağı projesi sanan, gökdelenlerle karıştıran, kentsel dokuyu fıskiyelerle zenginleştiren, kentsel ulaşımını alt-üst geçit zanneden, kentin simgesini 'grafik canavarına' çeviren yerel yönetimlerle hiçbir yere varamayız ve ulaşım, kirlilik sorunları devam edecek ve tarihi ve kültür mirasımız yıkılıp yerle bir edilecektir. Kentimizi yaşanılabilir bir mekâna dönüştürmek hepimizin görevi olmalıdır...
1-Oktay Ekinci:Uygarlıkların İzinde,Cumhuriyet Gazetesi,18 Ocak 2007






