Haberler

Yeni Kent

Tarih: 18 Haziran 2008 Kaynak: New York Times Yazan: Nicolai Ouroussoff Çeviren: Çağla Gürdrama, Derya Karadağ, Pınar Seyrek


Fotoğraflar: Sze Tsung Leong

Rem Koolhaas bundan birkaç yıl önce, New York’tayken bana, “Kimseye söyleme” demişti. “Fakat 20. yy kenti artık bitti. Bize öğretecek yeni hiçbir şeyi kalmadı. Bizim işimiz yalnızca onu basitçe sürdürmek.” Koolhaas’ın bakış açısı, kentlerin gelişimini araştıranlar tarafından da paylaşılıyor. Fakat görünen o ki, Koolhaas bile gelecekte olacaklara hazırlıklı değil.

Çin ve Basra Körfezi’nin her ikisinde de bir gece içinde kentler New York ile yarışabilen bir büyüklüğe sahip oluyorlar. Yalnızca 30 yıl önce, Shenzhen birkaç yüz kişinin yaşadığı küçük bir balıkçı kasabasıydı ve Dubai’de yalnızca çeyrek milyon kişi yaşıyordu. Bugün ise Shenzhen 8 milyon nüfusa sahip ve Dubai’nin parlayan kuleleri düzensiz bir şekilde çölün ortasında yükseliyor. Daha eski bir geçmişe sahip olan Pekin ve Guangzhou gibi kentler, mevcut büyüklüklerini kısa sürede ikiye katladılar ve orjinal kent dokusu yeni gelişim daireleri tarafından yutuldu. Bu kentlerde meydana gelen olağandışı hızlı yapılaşma, tanımlanabilir bir merkeze ya da bir kimliğe sahip değil. Bazen bunların tamamını kent olarak tanımlamak ve düşünmek bile zor. Dünyanın en pahalı özel adalarına, en yüksek yapılarına ve en büyük tema parkına sahip olduğu iddia edilen Dubai, zenginlerin duvarların ardında kendilerine hizmet eden fakirlerden uzak yaşadığı bir türbe olarak dalga geçilesi bir duruma sahip. Shenzen ise fabrikadan bozma işçi konutlarıyla, düzensiz büyümesiyle eleştiri topluyor. Mimarlar için bu kentler, uçsuz bucaksız deney alanı.

“Eski bağlamsal modeller artık anlamlı değil,” diyor Dubai’de çalışan Amerikalı mimar Jesse Reiser, “Bundan onlarca yıl önce ortaya çıkmış bağlamlardan bahsediyoruz. Asıl üzerinde durulması gereken problem, bundan sonra ne yapacağımızı ortaya koymak.”

Altyapıya yapılan yatırımlar, inşa halindeki projeler, yeni altgeçit ve metro sistemleri, kanallar, kocaman havaalanları ve otoparklar, yeni dünya düzeninde her şeyin mümkün olabileceği izlenimini veriyor. Tüm bunlar, Amerika’nın geleceğe doğru kendinden emin bir şekilde ilerlemiş olduğu geçmiş yüzyılı hatırlatıyor. Fakat günümüz Amerikan kentinde, tek bir metro çizgisini bile genişletmek, kahramanca bir hareket olarak algılandığından, bu durum tasavvur edilemez. “Amerika’da asla burada çalıştığım gibi çalışamazdım,” diyor Çin’de pek çok büyük projeye imza atmış olan New York’lu mimar Steven Holl, “Biz geçmişe çok fazla bağlıyız. Çin’de ise her şeyin yepyeni görünmesini istiyorlar. Onların zamanı geldi. 21. yy’ın kendi yüzyılları olmasını istiyorlar. Bazı nedenlerden dolayı, bizim toplumumuz her şeyin eski olmasını istiyor. Bence, duyarlılığımızı yitirdik.”

Holl’un coşkusunun bir nedeni var. Pekin’deki “Linked Hybrid” projesi, sekiz asimetrik kulesi, köprü bağlantılarıyla oluşan gökyüzündeki yaya yoluyla dünyanın en yenilikçi konut kompleksi. Bununla birikte, heyecanı aynı zamanda Pekin’in en varlıklı insanlarının oturabileceği bu projenin bedeline de bağlı. Holl’un kulelerinin birine çıktığınızda, lüks konutlardan birinin etrafını saran sis manzarası aslında burada yaşayacak insanları kent merkezinden koparıyor ve insani olmayan bir gelişimi ifade ediyor. Güvenlik görevlileri tarafından korunan, yüksek katlı bu yaşam birimleri, çevredeki ucuz ve kalitesiz yapıların hemen yanında yükseliyor.

“Venturi’nin kentle ilgili düşüncelerini alırsanız ve bunları Pekin ya da Tokyo’da uygularsanız olmaz,” diyor Holl, Robert Venturi’nin “Learning From Las Vegas”ını örnek vererek ve ekliyor, “Bu ölçekte çalıştığınızda, kurallar yeniden yazılmalı. Yoğunluk inanılmaz.” Bu yoğunluk yüzünden, Pekin gibi kentlerin sadece bir kısmı geleneksel metropollere benziyor. Bu kentler, Paris ya da New York gibi bir tarihi merkezden yayılmıyorlar. Bunun yerine, ruhen Los Angeles’a yakın, inanılmaz büyüklükleriyle merkezi olmayan, tekil ve işlevsel komşuluk serileri ortaya çıkıyor.



İnşaatların nefes kesen hızı, kentin katmanlardan mahrum kaldığını ifade ediyor. Örneğin Dubai’de, 100 yılda ortaya konabilecek kentsel büyüme on yıllık bir zaman dilimine sığdırıldı. En yetenekli mimarlar bile yeni modellerde bocalıyorlar. Hiçbirisi Modernizm’in planlama stratejilerine geri dönmek istemiyor. Le Corbusier’in görüntüsü Paris’in üstünde bir tanrı gibi asılı dururken, cam kuleler kentin tarihi dokusuna Modernizm''in saldırısının amblemi oluyor. Hemen hemen 30 yılda yayılan metropol alanında “otantik” olanı bulmak absürd görünüyor. Böyle bir ölçekte bir projeye nasıl hayat verilir? Sağlıklı bir toplum için nasıl tohum atılır?

Muazzam bir ölçekte inşa edilen bu gibi kentler, ne kadar eşsiz olduğu önemsenmeden birçok kentsel modeli içine alacak gibi görünüyor. New York’un karakterine belirgin bir etki yapacak olan bir yapı, Pekin için bir şey ifade etmeyecektir. “Postmodernizmin, modernizmin sonu mu olduğunu ya da yalnızca önünü mü kestiğini bilemiyor oluşumuz ironik,” diyor Koolhaas. “Bu yalnızca özet bir boşluk mu ve bizler zaten süregelen birşeyin içinde miyiz ya da birşeyler radikal olarak değişti mi? Şu anda henüz anlayamadığımız bir durumun içindeyiz.”

Geniş kentsel gelişim alanlarındaki yapılaşma ile karşılaşan mimarlar için zor olan, hiçbir şey olmayan bir yerde bir şeyler yaratmak. Eğer çağdaş mimarlık, kültürel ve tarihi katmanlara göre elemeye dayanıyorsa, neoklasik anıtlar ya da sosyalist dönem konutları gibi, kumdan başka elenecek bir şeyin olmadığı bir yerde ne yapılabilir?

Yakın zamanlarda tasarımı yapılan, Dubai’ye altı buçuk mil uzaklığında, “Kıyı Şehri” olarak adlandırılan projede Koolhaas, Midtown Manhattan’ın bir kesitinden ilham alarak bir kentsel ada yapma önerisinde bulundu. Tasarım yoğun bir ızgara sistemden oluşan geleneksel kuleleri anakaraya köprü sistemleri ile bağlıyordu. Bir dizi hayret verici ikonik yapı, devasa ve ada sınırları içinde oyulan Piranesian çember, spiral şeklinde bir kule, çevresinde açık havada kamuya ait bir avlu önerisi, şehre değişik bir tat verme niyetiyle yapılmış. Koolhaas, bu yolla yeni gelişime eski bir şehir hissi vermeyi umuyordu. Fakat taslaklar bu derece ilgi çekiciyken Koolhaas, hala organik bir bütün yaratmanın peşindeydi. Tasarımın ilk aşamalarında, Koolhaas kamu alanlarında oldukça geleneksel modeller tecrübe etti. Adanın çevresinde tahta kaldırım, tam ortasından kesen dar bir park, şehir merkezindeki sokaklarla birleşen klasik kemerler. Fakat Dubai’de ikamet edenlerin çoğunluğu başka yerlerde doğmuş oldukları için kemerli sokaklar kolaylıkla geleneksel Arap şehrinin eğlenceli bir park versiyonu önerisi olarak düşünülebilirdi. Koolhaas soydan kaçışın ne kadar zor olduğunu üzülerek fark etti.



“Dubai gibi bir şehir tam anlamıyla bir çöl üzerine inşa edildi,” diyor Koolhaas projesi sorulduğunda. “Yoğunluk ile boşluk arasında garip bir nöbetleşme durumu vardı. Çok seyrek olarak tasarımı gerçekten orada olan insanlar için yaptığınızı hissediyorsunuz. Aslında henüz toplanmış bir topluluğa yapıldığı hissi var. Ana dilleri çok belirsiz, mimari bir tabana oturtmak için çok kararsız.”

Koolhaas planın, yapıların işlevlerinin çalışmadığı, karmaşık olduğu zaman kazanacağına inandığını söylüyor. Ayrıca, devletin adada hem hükümet binası hem de cami yapılmasını istediğini duyunca heyecanlandığını anlatıyor. Koolhaas, “Başka bir seçeneği de çok ilgi çekici buldum. 1970’lerin modern dilinde olan yapılar, Singapur’da ya da Dubai’de inşa edildiğinde tamamen farklı anlamlar kazanıyor. Asya’daki bazı modern tipoloji çalışmalarının iyi olmasına rağmen Amerika’da tamamen işlevsiz olması gibi. Reddettiğimiz tipolojiler, başka içeriklerde uygulanabiliyor olabilir.”

Binanın meydan okuyuşu, karalamadan küçük ölçekli bir şehire, evrensel pazarda çalışmanın gerçekleriyle birleşiyor. Koolhaas’ın mimarlarından biri prestijin Pekin’deki televizyon genel merkezi kompleksiyle yakalandığını, Shenzhen’de bir stok değişimi ve Dubai’de 20 bloklu bir sitenin, Avrupa’da bir düzine kadar binanın yapıldığını anlattı. Bu komisyonlar için şiddetli bir yarışma ortamı olduğunu, mimarların genellikle seri üretim halinde çekici tasarımlar yapmaya zorlandığını ve tasarımların bölgenin yerel şartlarına uymasının haftalar veya aylar aldığını anlattı.

Birkaç yıl önce, Irak’ta doğan Londra’ya yerleşen mimar Zaha Hadid, Çinli bir müteahhitten Singapur’daki 500 hektarlık bir kentsel gelişim alanının tasarımıyla ilgilenip ilgilenmeyeceğine dair bir telefon aldı. Hadid daha önce bu müteahhit ile hiç karşılaşmamıştı. O sırada Zaha Hadid, “One North” adını verdiği 140.000 nüfuslu bir karışık işlevli bir master planı üzerinde çalışıyordu. Hadid’in tasarımı, eskiden askeri sit alanı olan, yüksek teknoloji ile donatılmış dağlık bir alanda yer alıyor. Geleneksel katı çizgilere sahip ızgara şeklinde sokak sistemleri, projede yolların kıvrımlı hatlarıyla daha akıcı olarak önerildi. Bir parça buruşmuş kumaş gibi görünen çatılar, sıkı yönetmeliklerin konusu oldu. “Modernizmin monotonluğu ya da çağdaş şehirlerde bulabileceğimiz kaos yerine kompleks bir düzen yaratmak istedik,” diyor Hadid.

Henüz inşaatın başındayken, yapıların tasarımı müteahhit tarafından kiralanan yerel mimarlara bırakıldı. Alana kümeler halinde serpiştirilen kulelerin, resmi açıdan okunması zordu. 20 bloktan fazlası tamamlanmış olan şehrin parçaları, sürpriz bir şekilde geleneksel görünüyordu.

Hadid birkaç yıl sonra İstanbul’un varoşlarında, 1.360 hektarlık eski bir sanayi bölgesinde bir iş bölgesi yaratarak kazandığı bir yarışma ile bu kavramı yeniden canlandırdı. Bu sefer içerik daha umut vericiydi. Deniz kenarında tepelik bir kır alanda bir tarafı eski bir işçi sınıfı mahallesi ile çevrilmiş bir alan. Gelişimin “One North”a göre daha doğal bir yolla ilerleyebilmesi için, aşamalar halinde inşa edilmesi, kıyıda başlayıp içerilere doğru yayılması, sonunda da sokak ızgara sisteminin eski mahallelerle birleşmesinin sağlanması. Orijinal kavram dokusunu korumak için Hadid, yıldız şeklinde bir kule ve merkez avlu etrafında konut blokları ve yükseklikleri şaşırtıcı bir biçimde var olan araziyi yansıtan bir dizi yapı prototipi geliştirdi. Hadid’in planı resmi olarak yaratıcıysa da modern kentsel yenileme projelerinin imzası olan homojenlikten kaçışı ile hala net değil.

Gerçekte, çağdaş mimarların kentsel planları, uygulandıkları bölgelere daha az bağlı. Foshan’da Pearl River Deltası’nda 1.235 hektarlık bir gelişim alanı tasarlayan New York tabanlı Jesse Reiser ve Nanako Umemoto’yu Çinli müteahhitin seçme nedeni, kentsel “mat” sistemi ile gelmiş olmaları. Geçen sene, Çin’deki projenin uygulanmaması sonucu Reiser ile Umemoto, bu fikri Dubai’deki bir müteahhit için yeniden çalıştılar. Yerleşim yeni kıyı alanına uyması için yeniden şekillendirildi. Yöresel geleneklere uygun olarak çarşılar eklendi. Sonuç olarak, kentsel hayatın çeşitli elemanlarını sıkı sıkıya birleştirmesi ve her yerde uygulanabilirliğini göstermesi dikkat çekiyor.



Jane Jacobs’un yürünebilir, karma kullanım mahalleleri ulaşılmaz görünebilir, fakat daha dokulu bir şehirsel gerçekliğin yüreklendirici işaretleri hala bulunabiliyor. Örneğin, Steven Holl’un Pekin’deki inanılmaz açık, komünel bir duyguya sahip “Linked Hybrid” binasını ele alalım. Kompleksin, mevcut çevreyle birleşmesini sağlayan bir dizi devasa kapı sokaklardan, tanımlanmış avlulara, restorana, tiyatroya ve kreşe açılıyor. Yerden 12-19 kat yüksekliğindeki körprüler, kuleleri birbirine bağlıyor ve üzerinde şehrin ışıltılarına bakan barlar ve gece klüpleri ile bir asma havuz da bulunan sürekli bir kamusal bölge olarak algılanıyorlar. Holl, “İşverenin açık fikirliliği inanılmazdı. Projeye ilk başladığımızda benden istedikleri sadece konuttu. Ben, bir sinematek, bir kreş, 80 yataklı bir otel ve bir de yüzme havuzu ekledim. Başka bir yerde bunu parça parça ve birkaç yıla yayarak inşa ederlerdi, çünkü çok büyüktü. Toplantıdan sonra hepsini bir kerede inşa edeceklerini söylediler, inanamadım. Hiçbir yerden ödün vermek zorunda kalmadık. Ama böyle bir şeyi mümkün kılan yoğunluk. Sosyal etkileşim yeri olan, Modernist, havada sokak fikri Avrupa’da hiç çalışmamıştır. Pekin’deki yoğunluk öyle yüksek ki, sokak seviyesindeki tüm dükkanları çalışır haldeyken tutarken, yukarıdaki köprüleri de aktive edecek enerji var,” diyor.

Holl, bu fikirlerini, bu kez Shenzhen’in hemen kıyısında, bir başka mega projede araştırmaya devam ediyor: Hayalsi bir kamusal bahçeye yer yaratan, çelik kolonlar üzerinde yükseltilmiş zigzag şeklinde bir ofis kompleksi. Shenzhen’in büyük kısmındaki yoğunluk, Pekin’i ferah gösterebilir. Ufukta görünen elektronik ilan tabelaları ile kaplı çelik-cam kuler, 80’lerin başında buranın özel ekonomik bölge ilan edilmesinin ardından, yabancı yatırımları takip eden patlama sonucu, çoğu son on yıl içinde inşa edildi. Başta Çin hükümeti, deltayı çevreleyen köylerin topraklarında kalmalarına izin verdi. Köylüler, çevrelerinde arsa fiyatları yükseldikçe yoğunluğu artan kendi bölgelerinde kaldılar. Buralara ucuz ve dolayısıyla hemen yıpranan kuleler inşa etmeye başladılar. Bunları o kadar birbirine yakın yaptılar ki, bu kuleler “tokalaşma kuleleri” olarak anılmaya başlandı çünkü yan yana iki kulenin camlarından uzanan iki kişi birbirinin ellerini sıkabiliyordu. Bu köyler, kırsal kesimden gelip yeni Çin’de zorluklar yaşayan genç işçilerin dokunaklı hikayelerine tanıklık ediyor. Çoğu, içinde yarım düzine, bazen daha çok insan olan bir odalı apartmanlarda yaşıyorlar. Ama eğer Schenzhen serbest pazar ekonomisi zıvanadan çıktığında neler olabileceğinin bir amblemi ise, aynı zamanda insanların kendilerini müdafa etmek zorunda kaldıklarında ortaya çıkan ani yaratıcılığın da bir örneğidir. Son ziyaretimde, dar ve klostrofobik ara sokaklar, dükkanlarla dolup taşıyordu. Yaşlı insanlar kumar masalarında mah-jongg oynuyorlardı; iki küçük çocuk aynı zamanda yatak odaları görevini gören bir minik vitrinin önündeki masada ödevlerini yapıyorlardı. Beni, Urbanus isimli Çin firmasında çalışan genç mimar Wenyi Wu gezdirdi. Urbanus bir süredir burada, günlük hayatın spontaneliğiyle sıkı bağları olan bir şehircilik modeli oluşturma umuduyla, hiç de davetkar görünmeyen ortamlarda insanların nasıl kendilerine bir yaşam alanı yaratabildiklerini inceliyor. Wu beni şehrin hemen dışında, Urbanus’un tasarladığı küçük bir müzeye götürdü. Üstte şehirsel bir köy ile bazı banal konut grupları arasında, bir tepenin eteklerinde bir dizi basamaklı galeri var. Bir dizi uzun rampa bu iki dünyayı birleştirecek şekilde binayı deliyor. Hafifçe bağlanmış ara sokaklarda geziniyormuş hissi uyandıracak şekilde, başka rampalar binanın dışını sarmalıyor. Projenin ana fikri, şehirsel köyün düzenlenmemiş karakterini daha resmi ve insancıl kılmak; sefaleti fazla romantize etmeden bu karakterin özünü çıkarmak imiş. Dolambaçlı rampalar çevredeki ara sokaklara, galerilerin dizilişi de göçmen işçilerin konutlarına gönderme yapıyor.

Yükselen yerellik fikrini yansıtan şekillerde yapı yapmayı ümit eden başka mimarlar, yine benzer yaklaşımlar sergiliyorlar. İlham için daha mütevazi ve daha gayri resmi şekillerde inşa edilmiş kentsel mahallelere bakıyorlar. Londralı eleştirmen ve serbest küratör Shumon Basar, Dubai içinde ve çevresindeki bir takım küçük ve plansız yerleşimleri tanımladı. Örneğin yoğun ve yaman Deira’nın, Sheikh Zayed Yolu ve korunaklı cam kuleleriyle neredeyse hiç ortak noktası yok. Deira’daki, çoğu 70’lerde yapılan alçak betonarme yapılar ve labirentimsi ara sokaklar Güneydoğu Asya’lı birçok işçiye sığınak sağlıyor. Benzer şekilde, Birleşik Arap Emirlikleri’nin en büyük üçüncü şehri Sharjah’ın geleneksel Müslüman orta sınıf mahalleleri son gelişmelerin pırıltısından uzak inşa edilmişlerdi. Basar kendine şunu soruyor: Tüm mütevaziliklerine rağmen, bu alanlar ne ithal Batı modellerine ne de yerel açık çarşılara dayanmayan yepyeni bir şehirsel stratejiye temel oluşturabilirler mi?

Holl’ün geçenlerde New York ofisinde dediği gibi, büyük ölçekte çalışmak yerin özelliklerini önemsizleştirmez. “Ben Modernistlerin düşündüğü gibi, yaptıklarımın başka bir şeyler için model oluşturacağını düşünmüyorum. Eğer işe yarıyorsa kendi özel bağlamında yarıyordur. Onu oradan alıp başka yere koyamazsınız.”

Ama arsa yeterince spesifik midir? “Yapılar plansız olunca inşa edilen miktar ahlaksız oluyor,” dedi Koolhaas. “Her seferinde, şunu soruyorsunuz kendinize: Eğer dünyanın nasıl olması gerektiğine dair bir fikriniz yoksa, bu ölçekte bu kadar fazla yapı yapma hakkınız var mı? Bunu gerçekten hissediyoruz. Ama bir manifesto için vakit var mı bilmiyorum.”

YorumlarYorum Sayısı: Henüz hiç yorum yapılmamışBütün yorumları forumda okuyun!
Bütün yorumları forumda okuyun!
Takvim
<<Haziran 2011>>
Pzt Sal Çar Per Cum Cmt Paz
    1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 30      
Haber Bölümleri
Haber Kategorileri
Yayınlanan haberlere günlük olarak yukarıdaki takvimden, haberlerin kategorilerine ise aşağıdaki listeden ulaşabilirsiniz.