Kriz dönemlerinde, krizin çözümünün piyasaya bırakıldığı bugüne kadar hiç görülmedi. Etkisi atlatılamayan Mortgage krizinde de gelenek sürüyor.
Liberalizm düşüncesine göre, piyasaya müdahale edilmezse görünmez bir el tarafından ekonomi kendi rayına oturtulur. ABD’de mortgage (ipotekli konut kredisi) piyasasında krizinin patlak vermesiyle birlikte merkez bankalarının sürekli müdahalelerine tanık oluyoruz. İş geçmişte özelleştirilen bazı finans kurumlarının tekrar kamulaştırılmasına kadar vardı. Konut piyasası nasıl işliyor? Konut piyasasında neler oldu, ne gibi etkileri olacak? Liberalizmin tezleri çöktü mü?
Bu soruların cevaplarına Yardımcı Doçent Doktor Murat Birdal’la yanıt aradık.
ABD’de konut kredisi piyasası nasıl işliyor?
ABD’deki tutsat piyasası 10 trilyon dolar gibi bir hacme sahip pek çok katmandan oluşan dev bir piyasa. Her bireyin yaşamı boyunca kullandığı krediler ve ödediği (ya da ödeyemediği) taksit ve borçlardan oluşan bir kredi tarihçesi bulunuyor. Tıpkı bir şirket, ya da ülke ekonomisi gibi bireylere kredi puanı veriliyor ve bireyler puana göre değişen faiz hadlerinde kredi kullanma olanağına sahip oluyor. Eğer bireyin kredi tarihçesi kötüyse ya da yoksa, değil kredi kullanmak, ev kiralamak hatta telefon hattı almak dahi büyük bir problem haline geliyor. Ev sahibi olmak isteyen bireyler bu kredi tarihçesi ile krediyi sağlayacak finansal kuruluşa başvuruyor. Bir miktar nakit ve 30 seneye varan taksitlerle krediyi sağlayan kurum adına ipoteklenmiş bir ev satın alabiliyor. Ödemenin gerçekleşmemesi durumunda ise eve alacaklı kurum tarafından el konuluyor. Mevcut işleyişte finansmanı ilk sağlayan kurum bu krediyi üzerinde tutmuyor ve alacağı teminatıyla birlikte kendi uyguladığı faizin biraz altına ikincil piyasada satıyor. Söz gelimi vatandaşa yüzde 6 faizle kredi açılıyor, kontrat daha sonra ikincil piyasaya yüzde 5.5 faizle satılıyor. Birincil piyasadaki şirketler bu 0.5 puanlık faiz farkından oluşan kâr ile faaliyetlerini sürdürüyor. Kontratları ve dolayısıyla riski de devralan ikincil piyasadaki şirketler ise bir havuz oluşturarak piyasadaki yatırımcılara hisse satıyorlar. Böylece ikili bir kontrattan doğan borç ve taşıdığı risk birincil piyasadan ikincil piyasadaki dev şirketlere ve onların hisseleri üzerinden de dünya piyasalarındaki binlerce yatırımcıya aktarılıyor. Bu sebeple Amerikan emlak piyasasında yaşanan kriz bu hisseleri elinde tutan aktörlerin faaliyet gösterdiği tüm dünya piyasalarını da yakından ilgilendiriyor.
Sadece ikincil piyasalarla piyasaların değil, konut fiyatlarının da şişirildiği iddia ediliyor. Bu tez gerçekçi mi, gerçeksiyse konut fiyatlarını şişirmenin ne gibi bir etkisi olabilir?
Emlak fiyatlarında yaratılan balonun nedenleri ve etkilerini kısaca özetleyelim. 2001 yılından itibaren düşük faizler ve piyasadaki atıl fonların artışı karşısında kimi finansal kuruluşlar kredibilitesi zayıf olan kişilere de tutsat kredisi vererek kredi hacmini arttırmayı tercih etti. Yüksek riskli krediler (subprime credit) olarak adlandırılan bu krediler dar gelir gruplarının da tutsat piyasasına daha yüksek faizlerle de olsa dahil olmasına olanak tanıdı. Dolayısıyla emlak talebi ve fiyatları hızla yükseldi. Yakın zamana kadar ABD’de piyasa faiz oranı son derece düşük bir seviyede seyrettiği için özellikle “yüksek riskli kredilerden faydalanan” orta ve alt gelir grubundaki kişiler değişken faizli kredileri kullanmayı tercih etmişlerdi. Ancak, krizi önceleyen son iki yılda FED’in faiz oranlarını aşamalı olarak artırması hem geri ödemeleri zorlaştırdı hem emlak piyasasına olan talebin daralmasına neden oldu. Ev fiyatlarının düşmesi dolayısıyla daha önce ipotek altına alınan evler de kredi kuruluşları tarafından düşük fiyatla elden çıkarılmak durumunda kalındı. Bu yüzden kreditörlerin zararı büyüdü. Emlak balonunun krizi ağırlaştıran bir diğer etkisi ise “Home equity loan” adı da verilen ikinci ipotekler üzerinden oldu. Çok sayıda orta ve dar gelirli emlak fiyatlarındaki hızlı yükselişten faydalanarak, evlerine artan emlak değeri üzerinden ikinci kez ipotek yaptırıp, yeniden kredi almıştı. Ev fiyatlarındaki artışın ortaya çıkardığı bu kredi olanağı borç ödemeleri altında ezilen yeni ev sahiplerini bir süre için rahatlatıp tüketim harcamalarını arttırabilmelerine olanak sağladı. Elbette giderek büyüyen bir borç yükü pahasına. Emlak balonunun sönmesi ve yükselen faizler karşısında yalnızca kredilerin geri ödenmesi zorlaşmadı, ikinci ipotekten doğan krediler de büyük oranda karşılıksız kaldı. Bu durum da krizin ağırlaşmasına neden oldu.
Kısa isimleri Fannie Mae ve Freddie Mac olan iki konut kredisi kuruluşunun kurtarılması için ABD sefer oldu. Bu iki kurumun kurtarılması neden bu kadar önemli? Söz konusu iki kurumun ve ABD emlak piyasası tarihi hakkında biraz bilgi verir misiniz?
Fannie Mae ve Freddie Mac az önce bahsettiğimiz ikincil piyasanın omurgasını oluşturuyorlar. Fannie Mae 1938 yılında F.Roosevelt tarafından New Deal politikası çerçevesinde “Büyük Depresyon” sonrası çöken emlak piyasasını canlandırmak için kuruldu. Kurum 1968 yılına kadar düşük ve orta gelirli vatandaşları ev sahibi yapmak amacıyla yerel bankalara düşük faizlerle kredi sağlayan bir devlet kuruluşu olarak faaliyetlerine devam etti. 1968 yılında Vietnam Savaşı dolayısıyla bütçe açığının büyümesiyle, bu kurumun özelleştirilmesi ve bütçede yarattığı yükün hafifletilmesi yoluna gidildi. 1970 yılında ise bu şirketin piyasadaki tekelini kırmak amacıyla ABD kongresi Freddie Mac’i kurdu. Bugün itibariye her iki kurum da özel fonlardan kaynak sağlamakla birlikte vergi ayrıcalıklarının yanı sıra resmi olmasa dahi üstü kapalı bir devlet desteğiyle faaliyetlerini sürdürmekteler. Herhangi bir kriz durumunda devletin bu kurumları kurtaracağına dair inanç, bu kurumların birincil piyasadan aldıkları kredi sözleşmelerini yurt dışı piyasalardan aldıkları düşük faizli kredilerle fonlayabilmelerinin de en önemli kaynağı. Ne var ki, emlak piyasasındaki krizle birlikte kredi ödemlerindeki geri dönüşün sekteye uğraması ve teminat olarak gösterilen evlerin fiyatların düşmesi buna karşılık piyasadaki riskler dolayısıyla kredi maliyetlerinin artması bu kuruluşları ciddi bir darboğazla karşı karşıya bıraktı.
Bugün için piyasadaki 12 trilyon dolarlık toplam kredinin 5.2 trilyon doları bu şirketlerin üzerinde bulunuyor. Bu rakam neredeyse ABD GSYİH’nın yüzde 40’ına eşit. Kısacası, bu şirketler batmalarına göz yumulamayacak kadar büyükler ama diğer yandan o denli büyükler ki krizden kolayca çekilip kurtarılmaları da pek mümkün değil. Hazine geçtiğimiz günlerde bu iki kuruluşa gerekli mali desteği sağlayacağı güvencesini verdi. Hatta gerekirse şirketlerin hisselerini satın alma yoluna gidebileceğini ifade etti. Hazine’nin ve FED’in desteği piyasaları kısmen rahatlatsa da bugüne değin sürdürülen düşük faiz politikasının krizin derinleşmesini bir süre daha ertelemenin ötesine geçemediğini gösteriyor.
Liberalizm düşüncesine göre, piyasaya müdahale edilmezse görünmez bir el tarafından ekonomi kendi rayına oturtulur. Serbest piyasa düşüncesinin en kararlı savunucuları gelişmiş ülkeler mortgage (ipotekli konut kredisi) piyasasında krizin patlak vermesiyle birlikte, savunduklarının tam zıttı bir tutum aldılar. Merkez bankaları aracılığıyla serbest piyasa ekonomisine resmen müdahale edildiğini, bazı kurumların kamulaştırıldığını gördük. Liberalizmin tezleri çöktü mü?
Sadece son krize dair değil genel olarak kriz dönemlerinde serbest piyasacı argümanların hızla sahneden çekildiğini görüyoruz. Son krizde de kimi yazarlar ekonomideki şişkinliğe dikkat çekip, aşırı riskli yatırımların korunması halinde serbest piyasanın ihtiyaç duyduğu doğal seleksiyon sürecinin darbe yiyeceğini ve krizin daha şiddetli olarak geri dönmek üzere erteleneceğini yazdılar. Ama krizin çözümünü piyasaya bırakalım şeklinde özetlenebilecek bu yaklaşım pek destek bulmadı. Bildiğiniz gibi serbest piyasa ideolojisini savunmayı kendine misyon biçen uluslararası tekeller krizin büyümemesi için devletlerin daha aktif bir tutum benimsemesine yönelik lobi yaparken, dünya borsaları hükümetlerin müdahale kararlarını coşkuyla karşılıyor. Serbest piyasacıların bu konudaki ikiyüzlülüğü kriz dönemlerine özgü bir olgu değil. Özelleştirmelerle kapı önüne konulan, sosyal hakları tırpanlanan işçiye, memura serbest piyasa nutukları atanların teşvik almak, ihalelerden pay kapmak için Ankara’da nasıl kapı aşındırdığına sık sık şahit oluyoruz. Yurt dışında da durum farklı değil. ABD’de başkanlık yarışlarına milyarlarca dolar akıtan tekeller bunu daha adil bir serbest piyasa sistemi yaratacağına inandıkları adayı desteklemek için yapmıyorlar. Yakın geçmişte Microsoft’un Bush’un kampanyasına yaptığı büyük finansal yardım sonucunda tekel davasından nasıl kurtarıldığına hepimiz şahit olduk. Kısacası, serbest piyasa da bir yere kadar. Hiçbir şirket kâr oranları düşerken yada piyasa payı azalırken “ne yapalım serbest piyasa” demiyor. Ama ücretlerin düşüklüğünden, sosyal hakların yetersizliğinden yakınan işçi dünyanın her yanında aynı serbest piyasa söylemiyle karşılaşıyor. Egemen sınıflara oyunun kurallarını bir kez koydun bir daha değiştiremezsin diyemezsin ki. Her kavram gibi serbest piyasa söyleminin altı da ihtiyaca göre yeniden şekillendiriliyor.
Üstü örtülü teminat kuşkusu
Türkiye süreci nasıl atlatır sizce?
Türkiye gibi büyüyen cari işlemler açığına karşın güçlü para birimini korumaya çalışan ülkelerin bu durumu daha ne kadar sürdürebileceği tartışılır. Teorik olarak, cari işlemler açığı büyüyen ülkelerin, para birimlerinin değer yitirmesi beklenir. Bu sürecin aksine bugün Türkiye gibi kimi ülkelerin mevcut cari işlemler açığını güçlü para birimlerini koruyarak sürdürdüklerini görüyoruz. Bunun en önemli nedeni bu ülkelerdeki yüksek faizler ve “carry trade” adı verilen sıcak para girişleri. Ne var ki bu ülkelerin cari işlemler açığı büyüdükçe kur riski de artmakta. Kur riskinin yükselmesi ise kırılgan ekonomide riske daha duyarlı olan sıcak para girişlerini kuşkusuz olarak azaltacaktır. Bundan dolayı uzun vadede aşırı değerli para ve tırmanan cari işlemler açığının kol kola yürümeyeceği aşikardır. Burada ilgi çekici olan geçmişte anayasa kitabı fırlatıldı diye allak bullak olan piyasaların bugün cari açık ve enflasyon gibi tüm olumsuz göstergelere rağmen Türk Lirası’na büyük bir güven içerisinde olması. Yerli, yabancı tüm iktisatçıların sürdürülemez olarak değerlendirdiği bu kur rejimine duyulan güven piyasadaki yabancı fonların hükümetten üstü örtülü kimi teminatlar aldıkları kuşkusunu uyandırıyor.
NASDAQ, Dot-com, mortgage...
Konut piyasası üzerinden yaratılan balon ekonomiden yukarıda bahsetmiştiniz. Ama daha önce de patlak veren, krizle sonuçlanan süreçler yaşandı. Daha önceki balonlar neydi biraz açar mısınız?
Ekonomide geçimlik üretiminin çözülmesi ve parasallaşmanın hız kazanması ile birlikte balonlar da ekonomik yaşamın bir parçası oldu. Kimi balonlar belli bir coğrafyayla sınırlı spekülatif ataklar olarak anıldı, kimileriyse dünya ekonomisinde büyük krizlere yol açtı. Bir gerçek var ki küreselleşme olarak adlandırılan süreç balonların etki alanını da küresel ölçeğe yaydı. Geçmişe döndüğümüzde bilinen en eski spekülatif balon olarak 1636-37 yıllarında Hollanda’da yaşanmış olan Lale balonunu gösterebiliriz. O dönemde lale soğanının fiyatlarının bir işçinin bir buçuk yıllık maaşına denk gelecek kadar tırmandığını ve balonun patlamasıyla birlikte etki alanın sınırlı kalsa dahi ülke çapında ciddi bir kriz yarattığını biliyoruz.
Bugün emlak piyasasında oluşan balon da geçmişte dot-com balonu olarak adlandırılan sürecin bir devamı olarak değerlendirilmelidir. Hatırlayacağınız gibi 1990’ların ikinci yarısından itibaren motorunu internet ve yazılım şirketlerinin oluşturduğu NASDAQ (Amerikan Borsası Teknoloji Endeksi) yüzde 700’e varan bir büyüme yaşamıştı. 2001 yılı içerisinde dot-com balonunun patlamasıyla büyük bir kriz tehdidi ortaya çıktı. Fed krizin önünü almak için faizleri yüzde 6.5’tan yüzde 1 seviyesine kadar çekti. Dot-com balonunun patlamasıyla oluşan kriz ortamında yaraları sarmak ve ekonomik durgunluğun önüne geçmek amacıyla faizleri düşüren FED bu politikasıyla emlak balonunun tehlikeli boyuta ulaşmasına da ön ayak oldu. Düşük faizlere, kredi yeter koşullarının neredeyse tümüyle kalktığı, yüksek riskli kredilerin toplama oranının giderek arttığı bir ortamda emlak fiyatları da katlanmaya başladı.
Balonların nedenleri üzerine sosyolojik ve iktisadi birçok farklı yaklaşım var. Lale balonunda olduğu gibi moda çılgınlıkları da kuşkusuz bunlardan birisi. Ne var ki ben bunların pek çoğunun ardında kapitalizmin yapısından kaynaklanan gelir dağılımındaki asimetrinin tetiklediği yetersiz talep olgusunun yattığını düşünüyorum. Reel ekonomideki kâr oranları düştükçe açığa çıkan atıl fonlar spekülatif alanlara kayıyor ve dönemsel olarak farklı yatırım araçları ya da emtia fiyatları üzerinde şişkinlik yaratıyor. Bir noktadan sonra fiyatın artık düşeceğine dair inanç piyasada yaygınlaşıyor ve kaçışlar başlıyor. İşte bu noktada balon patlıyor. Bu açıdan ekonomik balonların varlığı krizin habercisi sayılmalıdır.






