Haberler

“Dar”a Düşen Dualar...

Tarih: 19 Eylül 2008 Yazan: Simla Sunay Özdemir

İstanbul’u, renksiz ve dilsizliği üzerinden bir kimlik sorgusuna çektiğim, “İstanbul’u İstanbul Yapmak” başlıklı köşe yazıma pek çok cevap aldım. Bir insan niye yazar? Bir mimar niye yazar? Çok düşünürüm. Tanrılar her şeyi bilmesine rağmen yine de dua bekler. İnsanların her yazımını da bir dua gibi görürüm. Nuray Togay’ın “dar” bulduğu söylem bir söylem değil bir duadır yani. Önce bunu düzeltelim, sonra Togay’ın “İstanbul’a Dar Gelen Söylemler” başlıklı köşe yazısına cevap hakkımı, terminolojisini bir manyetik alan gibi kullanan söz konusu yazıdan bazı alıntılar yaparak kullanmak istiyorum izninizle. Yazının kalkanlarını kırabildiğim ölçüde…

İstanbul üzerine yazılarımda nedense mimarların değil de yazarların metinlerinden alıntı yapmamın bir nedeni var. Ki yazarken ben de mimar gibi bakmamaya çalışırım. Mimar gibi bakarsam bir arsadan başka ne görebilirim? Çünkü korumacılığı mimarlığın bir gereği gibi görmek yanlıştır. İnsani bir vicdanla tarihi korumak isteriz. Bu nedenle mimarlığın yüceltildiği durum ve yazılara hep karşı durdum. Mimarlığı tepesinde bir halka gibi kutsallaştıranlar bir din kalıbına girmiş ve kurallar, değişmezler girdabında körleşmişlerdir.

İstanbul’un merkezi insandır. Hâlâ…

“İstanbul''un geçmişinin anlatısıyla bu çok katmanlı yapı ehlileştirilmeye, mekânın dinamik yapıları indirgenmeye çalışılsa da, bu tarz geleneksel yazımlar İstanbul’u anlamakta ve anlamlandırmakta gerçekte yetersizdir.”

Bugün İstanbul’u Avrupa kentlerinden avantajlı yapan elbette onun melez yapısıdır. Avrupa kentleri sıkıcıdır. Ne var ki, İstanbul üzerine binlerce iyi yazı yazılabilir. Benim yazım İstanbul’a değil onu yönetenleri, üzerinden zengin oldukları topraklara yabancı isimler takanları, tarih yiyicileri hedef alır ve tabii ki hakkını boğazında bir yumru gibi tutan kullanıcıları… İstanbul’u Ahmet Rasim, Ahmet Hamdi, hatta Orhan Kemal (keza Orhan Pamuk) anlatmış yeterince. İyi ki anlatmışlar, mekânı yok eden bir hızla yaşadığımız bir evrede tarihe kapı yontmuşlar. Tarih ki, aslında tekerrür etmez. Tekerrür ettirilir. Aslında aidiyet yoksunluğundan hasta olduğumuz zamanlarda sıcak bir yorgandır. İstanbul’u geçmişi üzerinden okumak hiç kuşkusuz giderek çürüyen, içinde yalnızca sadık kedilerin yaşadığı, semt futbol takımlarının giyinme soyunma mekânı olmuş, yıkılmaya terkedilmiş ahşap evleri için değil, bu şehri anneannem gibi yaşama hakkımı elimden almaya cesaret eden “taş” kalpli müteahhitlere başkaldırmak içindir. İnsanlık Âdem ile Havva’dan beri aynı şekilde sevişir, aynı şekilde, üzülür, ağlar. İnsan neden evrimleşmedi hiç düşündük mü? Mesela neden hala ağlayabiliyoruz? Hala okumayı 7 yaşında öğreniyoruz?

İstanbul’un katmanları, Nuray Togay’ın tarifine uymamaktadır. Onun tarifi olsa olsa Moğolistan’ın üst üste gecekondularını betimler. Ehlileştirme girişiminden önce bu katmanları bir belirleyelim. İstanbul yatay gelişen bir şehir bu nedenle katmanlaşamadan, daha doğrusu işgal ettiğini önce yok edip sonra üzerine geçiciyi koyan, bunu çevresini de ezerek yapan bir devinim içindedir. İşin ilginci, Nuray Togay’ın yazısı merkez tanımı dışında Londra düşünülerek de okunabilir. Kent tarihleri için katmanlaşmayı olumlu bulurum. Ama İstanbul’un çekme katları bile bunu örneklemez…

"Kentin coğrafi il sınırı, ilçe ve semt sınırlarından bahsedebiliriz ama bu sınırlar yukarıda bahsedilen mekânsal niteliklerden dolayı gerçekte eriyik haldedir."

İstanbul, Togay’ın tanımının tam da tersine, yolda yürürken omzunuza sınırların tak diye düştüğü, ya da ayağınıza takıldığı, sizi tökezleten, uzatsanız kolunuzu koparacak kadar belirgin ayrımları içeren bir kenttir. Dev duvarların, tel örgülerin, Tarlabaşı’nda Beyoğlu Karakolu’nda asayiş polislerinin kullandığı lacivert beyaz demir perdelerin sınır olmadığını söyleyebilir misiniz? Bu demir perdeler sınırların en tehlikelisidir. Değişkendir çünkü. Bugün bir mahallede, yarın başka bir mahallede. Ha, şimdi bir de kuduz karantinası var. Spor merkezinde koşu bandı üzerinde koşmayı çağdaş kölelik olarak yorumlarım. Şehirde yürüme yolları hakkı çalınan insanlara bu hak sonradan konforlu hapishanelerde satılmaktadır. Oysa sınırları eriyik olan bir şehirde yürümek mümkün olurdu herhalde. Bebek ve Caddebostan sahili dışında… Deli olduğumu düşünmezseniz, arabayı rastgele bir yere çekip, mahalle yürüyüşleri yapıyorum bu aralar. Kent, bir canavar gibi her gün çocukları, kadınları, yaşlıları, engellileri yiyor, yalayıp yutuyor. Minik çocuklar, koca insanlar kanalizasyonların içine düşüp kayboluyor. Dozerler ya yıkıyor ya yapıyor. Taş Yapı’nın alüminyum inşaat-saklarları bile bir sınır bana göre…

"Sınırlarını kimi kez belirgin, kimi kez size kentin neresinde olduğunuzu duyumsatmaktan uzak farklılıklarla sergileyebilir İstanbul."

Burada bir çelişki var. Hani her türlü sınır eriyikti?

"Oysa yıllar içinde pek çok koşulun bir araya gelmesiyle gerçekleşmiş olandır bize ''o gün'' gibi gelen."

“Bir şehirde on yıl boyunca aynı bankta oturmamışsanız, hangi manzara sizin için bir anlam ifade eder? Zihninize çektiğiniz fotoğrafları tazelemek istediğiniz gün geldiğinde ilk nereye gideceksiniz?” (İstanbul’u İstanbul Yapmak). Togay’ın benim metnimi direk karşıt aldığını düşünmesem de ben kendimce bazı paranoyalar üzerinden tartışmak istiyorum. Kentlerin değişmesini bir çiçeğin büyümesine benzetebilir miyiz? Kentli kanıksar, bu kanıksama zaten tarihtir demek isteniyor gibi geliyor bana. Bir mekânın mekân olabilmesi için aynı kalması gerekir. Deri değiştirse de köşesi, burnu, ciğeri aynıdır. Bir tanınma ihtiva eder. Tanıyamadığınız yer artık sizin değildir. O değişimin de bir parçası olamamışsınızdır. Buna izin verilmez. İstanbul, Anadolu kentleri gibi değişmesi beklenen bir şehir değildir. Bu eski şehir korunarak var olmayı hak eder. Üçüncü veya Kadir Topbaş’ın bir konuşmasında dediği gibi “olası dördüncü - beşinci köprüleriyle alkışlanası bir değişim”dir bu ve “bu değişimin adı şanlı tarihtir” demek vicdansızlık olmaz mı?

"Bu kentin hafızası yok'' şeklindeki inanışlara kendimizi kaptırmak yerine, acaba İstanbul’un us ötesi olduğunu ve bilinçaltını kuşatamayacağımızı mı düşünmeliyiz?"

Öncelikle şunu söylemek gerekir, İstanbul’un us ötesi olduğunu ve bilinçaltını kuşatamayacağımızı düşünmemiz için içinde insanların yaşamadığını öngörmeliyiz. İnsan olduğu sürece, bellek ve bilinçaltı olacaktır.

Sürekli göç alan bir kentte hangi hafızadan söz edebiliriz ki? Hafızası olamayan mekâna kent diyebilir miyiz? Bu, sözlü tarihe bir haksızlık olmaz mı? “İnternet çıkalı pardonlar arttı,” derdi İsmet İnönü yaşasaydı. Asıl tarih her zaman insandan insana anlatılan tarihtir. Bu imkânı yiten şehir geçmişini de yitirir. İstanbul’un hafızasının en güzellerini Rumlar alıp götürmüştür. Hangi tarih kitabı anneannemin Rumca şarkılarını, Rumlardan öğrendiği reçel tariflerini bana anlatır? Benim kendi tarihim yoksa önce varlığımdan şüphe duyarım. Bir varlığımın oluşması için dayımın gelip anneannemin yeni onarılan Çengelköy’deki evinde, eskiden trikotaj makinelerinde nasıl angora kazak ürettiklerini, ipler tozlanmasın diye nasıl mumlara batırdıklarını anlatması gerekir. Biz o evi onarmasaydık o anılar dayımın “us”unda canlanıp dile gelmeyecekti. Ben de size buradan anlatamayacaktım. Bu anlattıklarım, İstanbul’un bilinçaltı değil de nedir? Bu nedenle hafızanın yitimi kentlerin temel sorundur.

“İstanbul, İstanbul değildir. Küreselleşmenin elinde hamur olmuş sürekli değişen bir şehirdir. İstanbul sadece yürüyen bir kenttir.” (İstanbul’u İstanbul Yapmak), tümcemi işitenler, buradaki “yürümeyi” olumlu bulabilir. Ama her yürümenin gittiği bir yer var… Peki, sırtına basılan o yerin bir sözü yok mu?

"İstanbul gibi yerleşikliğin sürekli seyir halinde olduğu çok katmanlı kentler, tüm akılcı düzen niyetlerine karşın kendi kendilerine gelişirler."

Togay’ın bu ilk tümcesini ben sona aldım. Çünkü bu cümledir asıl beni dehşete düşüren ve bu yazıyı yazmaya iten. İstanbul’un kendi kendine geliştiğini tümden kabul etmek safdillikten başka bir şey değildir. Bu, İstanbul’u kötü yönetenleri, toprağından zengin olan gözü dönmüş müteahhitleri, Merkez Bankası’nı taşımakla meşgul, kendi yeni zenginlerini yaratan hükümeti kutsamaktadır. İstanbul üzerine kurulan senaryoları görmezden gelmek “dar” ve duygusal (ben ekledim) söylemler üretmekten daha yaratıcı bir anlam mı ifade eder? Çözümsüzlük psikolojisi günümüz teknolojisinde mümkün değildir. İnsanlık, Doğa Filozofları’ndan bu yana düşünmeyi biliyor. Düşündükçe var olduğunu…

Kentler yöneticilerin, iktidarın ve mimarların elinde değişmektedir. Bu vicdanı üzerinizden atmayınız. Gülten Akın’ın sözü ile bitirelim: “Ben yanlış mı belledim, insan sorumluluktur.”

Takvim
<<Haziran 2011>>
Pzt Sal Çar Per Cum Cmt Paz
    1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 30      
Haber Bölümleri
Haber Kategorileri
Yayınlanan haberlere günlük olarak yukarıdaki takvimden, haberlerin kategorilerine ise aşağıdaki listeden ulaşabilirsiniz.