22 Şubat tarihli Milliyet gazetesinin ilk sayfasında bir fotoğraf yayınlandı. [Radikal gazetesi bu fotoğrafı daha sonra yayımlayarak, aynı haberi yaptı (24 Şubat)] İstanbul'un nasıl büyüdüğünü, nasıl oluştuğunu dile getiren pek çok fotoğraf vardır elbet ama, bu öyle değil. Çıplak gerçek. İnsan bu fotoğrafı görünce "Pes artık" diyor, "Başka söze gerek yok".
Gazete Bahçeşehir ile Başakşehir'in yanıbaşında türeyen Yeşilkent Mahallesi'ni "Kaçakşehir" başlığı altında haber yapmış.
Ben de diyorum ki; evet güzel, iyi habercilik, ama İstanbul zaten elli senedir böyle yapılandı, böyle büyüdü, sorunları içinden çıkılmaz hale geldi. Geçen zaman içindeki bütün iktidarlar, belediyeler, yöneticiler ve bu işe tevessül eden halk kamilen suçludur.
İyi de yapacak bir şey var mı?
Bu şehirde bir gecekonduyu yıkmaya kalkışsanız kıyamet kopmuyor mu? Koca kenti, koca mahalleyi nasıl yıkacaksınız. Önemli olan yapılmasının önüne geçmektir. Yapıldıktan sonra atı alan Üsküdar'ı geçmiştir.
Ayrıca Yeşil Kent Mahallesi öyle gecekondulardan falan oluşmuyor. Ortada henüz bir plan, yol, sanıyorum kanalizasyon, yani alt yapı diye bir şey yok ama, tarım arazisi diye bilinen bu topraklar üzerinde dört katlı beş katlı binalar yükselmiş. Varsın sıvası olmasın, varsın çatısı olmasın. Mahalle geniş bir alana yayılıyor ve binalar arasında epeyce mesafe var. Burası pek kısa zaman içinde dolar. Başakkent ile Bahçeşehir'e komşu olduğu için bayağı seviyeli-pahalı-gözde bir semt olur. Ve bu iş uzun sürmez, yerel seçimler yaklaşırken inşaatlar bütün hızı ile sürüyor.
Haberde belirtildiğine göre yapılaşma 1989 yılında başlamış, bu gün arazide on bine yakın bina var. Kanunda kaçak yapı yapan ve yaptırana beş yıla kadar hapis cezası öngürülmesine rağmen mahalleye elektrik, su, doğalgaz ve telefon gelmiş.
Mahallede 600 sokak var ve hepsi çamur deryası halinde. Ne gam. Gün gelir onlar da düzelir.
İlginç bir noktaya parmak basan Muhtar Şükrü Baykara şöyle diyor: "Bana fakirlik belgesi almak için gelenler var. Gelenleri tanıdığım için onlara şöyle diyorum: Senin üç, senin dört katlı evin var. Bu mahallede fakir kimse yok."
Şimdi şu mahallenin vücut bulmasından çıkarılacak o kadar ders var ki saymakla bitmez.
Öncelikle ülkede kanun hakimiyetinin sağlanamadığını görüyoruz. Bu gibi durumlarda, yani rant paylaşımlarında kanun hakimiyetini sağlamak durumunda olanlar iki yoldan birini seçiyor. Ya yağmaya iştirak ediyor ki, bunun sayısız örneklerini görüyoruz; veya görmezlikten gelerek görevi ihmal ediyor. Çok nadir rastlanan bir iki idealist görevlinin ise başına gelmedik kalmıyor.
İstanbul'un "taşı toprağı altın" sözü boşuna söylenmemiş. Elli senedir Anadolu'dan büyük şehirlere göçenler şehirleri kendileri kurduğu gibi, onları yönetecekleri de kendileri seçiyor. Köyden getirdikleri kültür ile şehrin onlara dayattığı unsurları harmanlayıp kendilerine mahsus bir hayat tarzı kuruyorlar.
Bu hayat tarzı üzerinde çalışmak lazımdır. Bunun "yoksulluk kültürü" ile, gecekondulaşma ile, varoş edebiyatı ile ilgisi yoktur. Bu yepyeni bir oluşumdur ve Türkiye'nin istikbaline el koyacak şey bu hayat tarzıdır.
Aydınlar "mahalle baskısı" üzerinde tartışırken yüzyıl önceki ahşap İstanbul'un mahallelerini hatılıyor sanırım. Ve oradan neşet eden mahalle kültürünü, edebiyatını, hayatını. Bu aydınlar devekuşu misali başlarını kuma sokmuş, etrafta olup bitenlerden bihaber kimselerdir.
Meselâ Tunceli'de halka beyaz eşya dağıtılırsa AKP'ye oy çıkar sanıyorlar. Memleketi ve insanı tanımıyorlar.
Milliyet'teki fotoğraf; manevî değerleri, planı programı, kanunu-yasağı rafa kaldıran bir fotoğraftır. Meşhur bir şemsiye üreticisinin cenazesinde dağıtılan şemsiyeden bir tane kapmak için tabutu terkedip şemsiye peşinde koşanların fotoğrafıdır bu.
İnsanımız güç peşinde. Güce inanıyor, önünde eğiliyor. Kendi güçlü olursa ayakta kalabileceğini biliyor. (Bu doğal bir eğilimdir) Ve pratik-pragmatik sezgileri ile etraftan güç devşirmeye çalışıyor. Haksız sayılmaz. Çağımızda gücün hukuku işliyor; zengin arabasını dağdan aşırıyor, fakir düz ovada şaşırıyor.






