Haberler

Türk Solu ve CHP'nin Seçimlerdeki İşi Ne Kadar Zor!

Tarih: 23 Mart 2009 Yazan: Baran İdil



Çok zor!

Çünkü Türkiye'de gerek ahlaki açıdan, gerekse toplumsal bilinç açısından son 15 yılda çok şey değişti. Evrensel ve ülkesel tüketimin destek mekanizmaları, liberal kesimlerce hem çok güçlü bir şekilde, hem de sürekli olarak desteklenirken, Türk solu kelimenin tam manasıyla "uyudu"! Dünyada sol oylar kapitalizmin güçlenmesi paralelinde zayıfladılar. Ancak bu düşüş %3-5 oranlarındaydı... Bizdeki gibi %10-25 düzeylerinde olmadı. Bunda sol kesim ya da partilerin, toplumu bilgilendirme ve bilinçlendirme sürecinde bilimsel (ya da gerçekçi) olamamalarının ciddi payı olduğunu düşünüyorum.

Sol kesimde, geçmişte de bugünküne benzer hatalar hep yapılırdı. Örneğin, Karabük - Safranbolu kent planını yaptığım dönemde (1974) hem genel hem yerel seçimleri Karabük'te AP kazanırdı. Oysa Karabük işçisi Kocaeli'deki gibi montaj işçisi değil, solcuların tanımıyla "üretken ve bilinçli" ağır işçi idi. Nedense İzmit'te CHP kazanırken "bilinçsiz" diye nitelenen montaj işçilerinin oylarını, Karabük'te AP kazanırken solcularca "bilinçli" kabul edilen işçilerin oylarını alıyordu. Daha ilk yerel incelemelerimde gördüm ki, Demir Çelik İdaresi'nin işçileri (ki sayıları ihtiyacın 2-3 katı idi ve çoğu, kelimenin tam anlamıyla "mütegalibe" idi) sendika yönetimindeki kooperatiflerce, ikinci bahçeli evlerine sahip oluyorlardı. Çarşı içinde ve belediye arkasındaki sendika kıraathanesinde iş yeri giriş-çıkış kayıt cihazı olduğu söyleniyordu ve sendika yöneticileri işe gitmiyorlardı. Devletin fabrikasındaki bu duruma karşın, çok ucuza ve sendikasız çalışan "özel haddehane" işçileri ise sola oy veriyorlardı.

Bu durumu saptamak benim 15 günümü almazken, günübirlik uzaklıktaki Ankara'nın "sol entelleri" durumu yerinde ve gerçek boyutları ile öğrenmek yerine, işçi türlerinin sol bilinci üzerine özel mantıklar (!) üreterek durum değerlendirmesi yapıyorlardı.

Geçenlerde Mimarlar Derneği'nde, Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkan Adayı Murat Karayalçın'la yapılan bir söyleşiye katıldım. Kendisine, 5 yıl önceki seçimde İ. Melih Gökçek'in TV'ye çıkmadan çok önce yaptığı seçim konuşmalarını hatırlattım. O konuşmalar özetle şöyle idi: Gökçek rüyasında gördüğü "dans eden semazen", "kale üzerine konmuş Boeing 747 yolcu uçağı" vb figürlerini mimarına anlattığını ve onları projeleştirdiğini söylüyor, üstelik mimarlık adına tümü birer soytarılık olan "projeleri" iftiharla TV'de anlatıyordu.

Batı dünyasında bunu yapanlara belki deli gömleği giydirirlerdi ama Türkiye'de insanlar bu projeleri kös kös dinliyorlardı. Aslında diğer adaylar için bu durum, tam da "işlenecek bir maden" değerindeydi. (Muammer Karaca yaşasa bu projelerden 5-10 parodi çıkarırdı) Ancak başkan adaylarından hiçbiri bu soytarılıklara temas bile etmedi. Ayrıca -benim Mimarlık Dergisi'ndeki makalem hariç- basında da yeterli tepkiye rastlamadım.

Daha da acıklısı, sonunda Gökçek halkın %52'sinin oyunu aldı. Durum şunu gösteriyordu: Ankara halkı ya bu projeleri ciddiye alacak kadar nitelik kaybına uğramıştı ya da işin kültür boyutuyla -her Türk gibi- ilgilenmiyordu. Basın ve görsel medya ise soytarılığın farkına varamayacak kadar kültür alanından uzaktı.

Sayın Gökçek bu kez, geçmişteki projeler gibi sunumlar yapmıyor. Ankara'nın bulvar kültürünü yok eden kavşak ve katlı yolları ile "metro konusundaki başarısızlığını" dahi unutturduğundan çok emin gözüküyor. Ulaşım yatırımları açısından yaptığı hatalar, plancı ve ulaşım uzmanlarınca "ancak kendilerinin duyacağı yükseklikteki seslerle" yerin dibine sokulurken, halk yapılan bu işleri neredeyse kutsuyordu. Bu öyle matrak bir kutsama ki, hadi özel oto sahipleri ve şoförlerin alkışları bir ölçüde anlaşılabilir, ancak Altındağ gecekonduları ve varoşlardaki arabasız fakir insanlara ne oluyordu?! Bu "komşuda pişer bize de düşer" gibi bir duygu anlaşılan!

Aslında bundan da öte, bir şartlanma ve beyin yıkanmasından bahsediyorum. Ankara halkının çok önemli bir kesimi "özel otoya dayalı bir kent ulaşımının" ne kadar vahim ve çözümsüz bir seçim olduğuna inanmıyor. Kentin yeşil alansız olamayacağına inanmadığı gibi. Çocukların okula giderken ezilip ölmeleri dahi, medeniyetin doğal hastalıklarından biriymiş gibi algılanıyor. Bu kazalar bile, musibet sayılıp da nasihat yerine geçemiyor.

Halk, yasaların sermayenin kent topraklarını yağma etmesini önleyememesini, kendi yapacağı "küçük yağmacılık ümidini arttırması nedeniyle" hoş karşılıyor. Zaten kendi de, fırsat buldukça, kendi çapında aynı işi yapıyor. Bunun adına herhalde "yağma kültürü" denir. Ve maalesef bu kültür hepimizi değişik ölçeklerde sarmalamış durumdadır.

Hal böyle iken, CHP uzunca bir süredir "böyle havaların kurdu olan sağ partilerin taklitçisi" gibi bir davranışı benimsemiş görünüyordu. Oysa sağın kullanmakta usta olduğu "popülist yöntemleri" kullanamayacağını da göstermiş idi aslında...

Sanıyorum ki Türk solunun "nasıl bir evrim geçirmesi gerektiği" üzerinde kafa yoran düşünür ve politikacılar, öncelikle Türk halkının yıkanan beyinlerinin "yıkanırken ne ölçüde kirletildiğini" doğru tespit etmelidirler. Çünkü böyle bir tespitle Türk Solu bu pisliği temizlemek için, başka bir değişle halka beyinlerinin kirletildiğini anlatabilmek için, Türkçe'de nasıl sözcükler ve nasıl bir terminoloji üretmek gerektiği gibi, bir "alfabe çalışması" yapmak sorunuyla karşı karşıya olduğunu anlayacaktır. Bunun ne kadar zorlu bir iş olacağını düşünebiliyor musunuz? Çoğu kavramların anlamını değiştirdiği ya da yitirdiği ve daha da önemlisi, halkın entelektüel kesime aşırı bir kuşkuyla baktığı böyle bir statüde, Türk solunun işi ne kadar zor...

Çok zeki, yaratıcı ve belki de çok profesyonel kişi, uzman ve organizasyonlara ihtiyacı var solun: Politik tiyatro, politik mizah ve edebiyatın hareketlendirilmesi için teşvik edilmesi ve finanse edilmesi gibi politikalara gerek var. Profesyonel editör, karikatürist, metin yazarı, belki rapçi müzisyenler gibi unsurlar seferber edilmelidir. Kanımca seçim konuşmaları dahi profesyonelce hazırlanmalıdır. Espriler, fıkralar üretilmeli ve internetle yaygınlaştırılmalıdır. Özetle, sıradan halka yalnız doğruların anlatılması değil, beynindeki yanlışların yanlışlığını da anlatmanın yolu bulunmalıdır.

Kentlere başkan adayı seçiminde dahi, o kişilerin neden özel olduğunu halka açıklamak çok önemlidir. Örneğin, bana göre, İstanbul ve Ankara adayları için şunlar söylenebilir:

İstanbul belediyesi halkın alt yapı ve ulaşım sorunlarına çözüm beklentisine rağmen, "en çok dürüstleşmeye ihtiyaç duyulan bir görünüm" sergiliyor. Şöyle ki, İstanbul Belediyesi "üçkağıtçı" yapısını, 50 yıldır ve arttırarak sürdürüyor. 50 yıldır, ülkenin hiçbir kenti ile kıyaslanamayacak ölçüde, "müzmin bir ahlaki rahatsızlık" yaşıyor. İstanbul'da ahlak ve yasadışılık, öylesine örgütlenmiş ki bunu çökertmek aşırı zor bir iş. Ve bu durumu şimdiye kadar hiçbir belediye yönetimi düzeltemedi. En fazla, onlarla bazı dengeleri kurma konusunda anlaşma sağladı. (Tabii bedelini ödeyerek) Bu durum İstanbul 700 bin nüfuslu iken de böyle idi. 15 milyon nüfus olunca sorun nerede ise geometrik dizi şeklinde büyüdü. Namussuzluk, kent topraklarını "olabilecek en yoğun şekilde kullanmaya odaklandığı" için ne kentsel arazi kullanmayı, ne de kentsel ulaşımı kontrol edebilmek, en güçlü ve bilgili belediye başkanları için dahi çok zor, hatta olanaksız gibidir. İşte böyle bir statüde, İstanbul'da hiçbir sorun "namussuzluk örgütlenmesini çökertmek ve yağma mekanizmalarıyla savaşmaktan" daha önemli gözükmüyor.

Özetle benim bildiğim 50 yıldır gelişmekte olan bu "yasadışı örgütlenmeyi etkisizleştirmek ve İstanbul halkındaki bu yasadışılık alışkanlığını kıramazsanız", İstanbul'un ulaşım dahil hiçbir ciddi sorunsalına kalıcı ve ciddi çözümler getiremezsiniz. İstanbul Belediyesi'nin ana sorunsalını böyle değerlendirdiğinizde, Kemal Kılıçdaroğlu seçiminin çok ciddi bir anlamı vardır. Yoksa, bir miktar şahsen de tanıdığım Kadir Topbaş konularına çok hakim ve kaliteleri olan bir başkan.

Tabii İstanbul Belediyesi'nin sorunsalına CHP nasıl bakar bilemem...

Ankara Belediyesi'ne gelince: İstanbul için yaptığım yorumdan sonra, insana Bektaşi'nin şarap hikayesi gibi "İ. Melih markası dışında hangi ismi seçerseniz seçin, olur!" diyesi geliyor. Ancak şarap hikayesini halka anlatmak, kanımca hiç de kolay değil. İzlediğim kadarıyla şu ana kadar ne CHP'nin, ne de Murat Karayalçın'ın, halkın üzerindeki ölü toprağını uçuracak güçte etkinlikler yaptığı kanısında değilim.

Yalnız Ankara'da değil, Türkiye ölçeğinde başlayan metro ve yaylı sistem eğiliminin ateşleyicisi olan, Karayalçın'ın Ankara'da başlattığı metroya 15 yılda 1 m ilave yapamayan İ. Melih'in, ulaşım açısından "yanlışların en yanlışı" denebilecek otoyol uygulamalarıyla, nasıl olup da % 50 oy aldığını unutmamak gerek. Kent planlaması kurumuna, planlı gelişime ve alt gelir gruplarına hizmet sunma konularında Karayalçın'ın saygın uygulamalarına karşı, planlama ve mimarlık kurumlarıyla bir türlü barışamayan İ. Melih başkanın % 50'lik başarısı, yukarıda değindiğim gibi, olayların halka anlatım biçimini çok ön plana getiriyor.

Atatürk Cumhuriyeti'nin başkentinde İ. Melih'in yaptığı tüm yanlışların başarı olarak değerlendirilmesine karşı bir çözüm bulunmasını umar, gece-gündüz yaşayan yaya alanlarını, kültür alanlarını, bir türlü bitmeyen konser ve opera tesislerini, yeşil alanlarını, metro ve toplu ulaşımını yetersiz bulduğu için şikayet eden ve "baş kaldıran" bir Ankara halkının geri dönmesini dilerim.

YorumlarYorum Sayısı: Henüz hiç yorum yapılmamışBütün yorumları forumda okuyun!
Bütün yorumları forumda okuyun!
Takvim
<<Haziran 2011>>
Pzt Sal Çar Per Cum Cmt Paz
    1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 30      
Haber Bölümleri
Haber Kategorileri
Yayınlanan haberlere günlük olarak yukarıdaki takvimden, haberlerin kategorilerine ise aşağıdaki listeden ulaşabilirsiniz.