İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın (İKSV) 20 yıldan beri düzenlediği Uluslararası İstanbul Bienali'nin 11.si dolayısıyla, Koç Holding bir basın toplantısı düzenledi.
Okurlarım bilmeyebilir: İKSV, ağırlıklı olarak, başta rahmetli Nejat Bey olmak üzere Eczacıbaşı'ların kurduğu bir vakıftır ve vakfın başında da aziz dostum sevgili Şakir Eczacıbaşı var. İKSV ile çok yakın ilişkilerim oldu. 1990'dan 2002'ye kadar, Vakfın önce Yönetim Kurulu üyesiydim, sonra hem Yönetim Kurulu hem de İcra Kurulu üyesi... Dolayısıyla İKSV'nin sorunlarını iyi bilirim.
Bu sorunların başında sponsorluk geliyor. Türkiye'de büyük sermaye henüz gerçek anlamda bir burjuva sınıfı oluşturmadığı için, sanat ve kültür konularına katkıda bulunmak şöyle dursun, ilgi bile göstermiyor;- elbette Koç, Sabancı ve Borusan Grubu dışında! Şakir Bey'in İKSV'ye sponsor bulmak için ne büyük çabalar gösterdiğinin yakın tanığıyım.
Koç Holding'in, 2007 yılından başlayarak İKSV'nin düzenlediği Uluslararası İstanbul Bienali'nin 10 yıllık sponsorluğunu üstlenmesi, bu bağlamda örnek sayılmalıdır. Mustafa ve Ali Koç, geçen pazartesi günü Les Ottomans'taki basın toplantısında, sanat alanında sponsorluğun 'riskli' oluşunu, büyük sermayenin çekincelerine bağladılar. Ali Koç, 2007 Bienali'nde bir sanatçının minareleri füze olarak sunuşunun tepkilerini, bu 'risk'lere ve dolayısıyla 'çekince'lere gerekçe gösterdi. Bir başka 'çekince'yi de Mustafa Koç dile getirdi: Daha çok sol entelektüel çevrelerden geldiğini sandığım 'sanatla kapital bağdaşmaz!' tartışmasını sağlıklı bul[duğunu]' bildirdi ve Koç Holding'in sanatçının düşünce özgürlüğüne herhangi bir müdahalede bulunmasının söz konusu olmadığını belirterek şöyle dedi: 'Biz, kamusal alanda güncel sanatın, vergi verenler tarafından desteklenmesini doğal buluyoruz.'
Koç Holding İletişim Direktörü Oya Ünlü Kızıl, Avrupa'da Rönesans'ın inşasında İtalyan kentlerindeki ticaret oligarşilerinin belirleyici olduğunu söyledi. Gerçekten de öyledir;- Rönesans'la tüccar sınıfının inşa edici ilişkileri göz ardı edilemez. Kızıl, bu sözleriyle, benim öteden beri ve ısrarla öne sürdüğüm bir meseleye değinmiş oldu.
Nedir bu mesele? Bu mesele, büyük holdinglerimizin, İslam Medeniyeti'ne ne kertede sahip çıktıklarıdır. İslam estetiğinin kamusal alandaki görünümü, Tanpınar'ın daha 1950'lerde dile getirdiği 'zevk hezimeti'nin giderek daha ağır ve vahim bir biçimde yaşandığını gösteriyor. Bu, İslam'ın bir medeniyet olduğu olgusunun göz ardı edilip geriye itildiğini, buna karşılık, onun sadece akaidden ibaret bir nasslar manzumesi olduğununsa öne çıkarılmakta olduğunu mu gösteriyor? Eğer öyleyse, İslam Medeniyeti'nin estetik simgelerini yeniden ne zaman temellük edeceğiz? Dolayısıyla, baştaki soruya dönerek tekrar sorayım: İslam Medeniyeti'ne nasıl sahip çıkacağız?- Ve elbette nasıl?
Türk burjuvazisi, İslam Medeniyeti'ne şimdiye değin sadece derleme, toplama ve sergileme bağlamında pasif bir katkıda bulundu. Sabancı Müzesi, Sadberk Hanım Müzesi gibi! Bu katkı, İslam Medeniyeti'nin yeniden üretilmesine ilişkin aktif bir katkıya dönüşmedi henüz...
Diyeceğim şudur: İslam estetiğinde görülen 'zevk hezimeti', İslam Medeniyeti'ne sahip çıkacak sosyal sınıfın bu meseleye el koymasıyla düzelme yoluna girebilir. Avrupa'ya bakalım. Oya Ünlü Kızıl haklı: Rönesans, elbette başka nedenlerle birlikte, ama başat neden olarak başta İtalya'dakiler olmak üzere Katolik ticaret oligarşisinin, Hıristiyan estetiğini yeniden üretmesi ve ona sahip çıkmasıyla gerçekleşmiştir. Barok'un, özellikle de Hollanda Barok'unun, Protestan burjuvazi ile olan ilişkisi nasıl göz ardı edilebilir?
Yanlış anlaşılmasın: Türk sermaye sınıfının modern sanata sahip çıkmasına, onu destekleyip katkıda bulunmasına asla karşı değilim. Ama, İslam Medeniyeti'ne sahip çıkacak bir İslam burjuvazisinin, bir İslamî estetik bilinçle, bu 'zevk hezimeti'ne de el koyması gerekiyor.






