Haberler

Paris'i Yeniden Yaratmak

Tarih: 20 Temmuz 2009 Kaynak: New York Times Yazan: Nicolai Ouroussoff Çeviren: Serzan Gök

Fotoğraflar: Naoki Honjo

İktidara gelene kadar Fransa'nın yeni Başbakanı Nicolas Sarkozy mimarlığın öncülerinden birisi olacak gibi görünmüyordu. Seçilmesini takip eden haftalarda Paris'te konuşmuş olduğum mimarlar Sarkozy'i, entellektüel kapasiteden yoksun bir kültürel beğeniye sahip olduğunu ima ederek, "Amerikalı" olarak nitelendirmişlerdi. Ama Fransa'da başbakanlık rolünü üstlenmek, o kişinin görkemli mimari vizyonlara sahip olmasına yol açıyor. Mesela eski başbakanlardan Georges Pompidou, Gaulist politikalarından ziyade inşa ettirdiği ve ismi verilen etkileyici proje ile hatırlanıyor. François Mitterrand da Paris şehrinde I.M. Pei'nin Louvre Müzesi'ndeki cam piramidi, devasa ulusal kütüphane ve Bastille Opera Binası gibi bir çok anıtsal yapının inşa edilmesine ön ayak oldu. Görünen o ki şimdi Sarkozy, Mitterrand'ı bile geçmek istiyor.

Elise Sarayı'na yerleştikten sonra Sarkozy'nin yaptığı ilk işlerden birisi önde gelen mimarlar ile toplantı yapıp, onlardan Paris'in yeniden tasarlanması için planlar sunmasını istemek oldu ve şunları söyledi: "Bu tasarımlar tabii ki gerçekçi olmalılar ama aynı zamanda iddialı da olmalılar." Başbakanlık görevine başladığı ilk yıllardaki ilk amaçlarından birisi çalışan sınıfın yaşadığı bölgeleri temizlemek ve de aynı zamanda daha yeşil bir Paris yaratmaktı. Bu dönemde Kyoto Protokolü'nün çevre temizliği şartlarına ilk uyum sağlayan şehir Paris oldu.

Atılan bu adımların sonucu bir yıl sonra Fransız tarihinin gördüğü en iddialı şehir planlama projelerinden birisi olarak karşımıza çıkmaya başladı. Richard Rogers, Jean Nouvel, Djamel Klouche ve Roland Castro gibi önde gelen mimarlar, alt gelirlilerin konut sorunu, eskimiş toplu ulaşım sisteminin tamir edilmesi, göçmenlerin yaşadığı banliyölerin yenilenmesi gibi konularda önerilerini ortaya koydular. Mimarlardan bazıları yeni tren istasyonları ve parklar gibi pratik çözümler önerirken, bazıları da, mesela Castro, başkanlık sarayının şehirin sınırına taşınması gibi daha provakif öneriler getirdi.

Mimarlar projelerini gelecek seneye kadar geliştirmeye devam edecekleri için bu planların en son nasıl şekil alacağı henüz belirsizliğini koruyor. Aynı zamanda Sarkozy de bu iddialı projeler için son sözünü söylemedi. Gerçekleşme şansları ne olursa olsun bu projeler Paris'in Paris olmasının anlamını sorgulamamızı sağlarken aynı zamanda eskimekten olan şehirlerimizin nasıl yenilenebileceği hakkında da bizleri düşünmeye zorluyor. "Altyapı" kavramı dünyanın dört bir yanındaki politikacıların çok sık kullandığı bir söz olmaya başlarken, bu planlar bize sürdürülebilir, daha katılımcı bir şehirin nasıl olabileceği ve de devletin burada nasıl bir rolü olabileceği hususlarında ipuçları sunuyor.

Yukarıda adı geçen mimarlardan Richard Rogers şu yorumda bulundu: "Sanıyorum ki şehirlerin hayatımızdaki önemini bir kez daha anlayacağız. Bütünsel ve sürdürülebilir şehir uygulamalarını Bogota'da veya New York'ta görebilirsiniz. Bu hususta Sarkozy tebriği hakediyor. Bugüne kadar şehirlerin önemi hakkında böyle samimi konuşan bir politikacıya rastlamamıştım. Sarkozy fiziksel ortamın insanların davranış tarzını değiştireceğinin bilincinde. İnanıyorum ki mimarlar da ona olumlu karşılık verdiler."

Şubat ayında akşam saatlerinde mimar Christian de Portzamparc beni Peripherique'nin kuzeyinde 40 katlı bir ofis binası olan La Tour Pleyel'e götürdü. Burası Paris'i saran banliyölerle şehiri ayıran dairemsi otoyolun yakınlarında, ihmal edilmiş bakımsız bir bölgede yer alıyor. Portzamparc dört yıl önceki isyanların çıktığı, iç karartıcı görünüme sahip toplu konutların yer aldığı La Courneuve bölgesine işaret etti. O zamanlar iç işleri bakanı olan Sarkozy'nin "kangrenin çoktan yerleştiği yerler" olarak nitelendirdiği bu yapıların bir kısmı çoktan yıkıldı bile.

La Tour Pleyel'den baktığım zaman buraların ne kadar ürkütücü bir şekilde izole edildiğini gözlemledim. Havalanına giden yol bu konut binalarını yeşil bölgelerden adeta bir yara gibi ayırıyor. Daha güneye bakıldığında, endüstriyel atıkların depolandığı bölgeler, Gare du Nord bölgesini adeta pas rengi bölmeler gibi sarıyor. Gare de l'Est bölgesine doğru yönelen diğer yapı kütleleri de bu köhne depo ve boş alanlardan oluşan endüstri bölgelerini kesiyor. Sen Nehri bile burada adeta kanayan bir yara gibi görünüyor. Son derece itici bir şekilde yer alan bu tür bıçak kesintileri ile şehir birbirinden izole edilmiş, ölmekte olan bölgelerden oluşuyor izlenimini veriyor.

La Tour Pleyel de şehrin izole edilmiş bir bölgesinde yer alıyor. 1970'li yılların başında inşaatlara başlandığında, yatırımcılar buranın La Defense bölgesine potansiyel rakip olacağını düşünmüştü. Place de l'Etoile bölgesinin hemen sonrasında ve de şehirin kuzey batısında yer alan La Defense zamanının gelişmekte olan iş merkezlerinden birisiydi. La Tour Pleyel bölgesinin iş merkezi olması için dört yüksek bina inşa edilmesi planlandıysa da, ekonomik krizlerden sonra proje askıya alındı. Sadece bir tane bina inşa edildi. Kalkınmak bir yana bu bölge boş depo merkezleriyle doldu ve de maalesef iyi planlanmamış hayallerden birisi daha rafa kalktı.

Portzamparc bu binadan şehre bakarken şu yorumda bulundu: "Bu yerleşim yerlerinin hepsi yapay olarak yaratıldılar. Patates tarlalarından başka hiçbir şeyin olmadığı yerlere bu binalar inşa edildiler. Bu yatırımları yapanların buralarda olanlara özen göstermek gibi bir amaçları yoktu."

Portzamparc ile binanın lobi bölgesine indiğimiz zaman, bir devlet yardım kuruluşu olan Caisse d'Allocations Familiales'in ofisinin önünde bir kuyruk oluştuğunu gördük. İşsizlik paralarını almaya gelen bu insanlara bakıldığında Fransız işçi sınıfının tüm katmanlarını farketmek mümkündü. Sıraya girenler arasında bir Arap erkek, bebeğini kucağında taşıyan Kuzey Afrikalı bir kadın, genç bir çift ve yaşlı bir Fransız vardı. Herkes sessizce sırasını bekliyordu. Lobinin geri kalanı ise boştu.

Portzamparc ihmal edilmiş bu bölgeleri, eğer ulaşım ağına başarılı bir şekilde bağlanabilirse, yeniden yatırım için potansiyel olarak görüyor. Şehiri çevreleyen bu bölgeleri diğerlerine bağlayabilmek için Peripherique bölgesinin merkezinden geçen, yükseltilmiş raylarda hareket eden bir hızlı tren hattı öneriyor. Şehirin en fakir bölgelerinden birisi olan kuzeydoğu Paris'e bir kimlik sağlayabilmek ve de şehirin uluslararası iş merkezi vasfını güçlendirmek için şehir dışından gelen trenlerin artık Gare du Nord'dan geçmemesi ve de Gare de l'Est'in kapatılması da önerilerinin arasında yer alıyor. Yine aynı projenin bir parçası olarak trenlerin şehrin tarihi kuzeydoğu merkezine, yani Charles de Gaulle Havaalanı'na yakın Gare Nord Europe bölgesine gelmesi teklif ediliyor.

Paris'in şu anda yaşadığı sorunların temelindeki unsur, aynı zamanda son derece sevilen, etkileyici bir şehir olması. Üçüncü Napolyon döneminde şehrin tekrar planlanmasından sorumlu olan Baron Haussmann1 Paris'in Ortaçağ'dan kalan bölgelerinin arasından geçen geniş bulvarlar açarak ve de Kartezyen (Dekart veya onun kuramlarına ait) bir düzen kurarak şehrin ışık ve temiz hava ile temasını sağladı. Haussmann'ın Paris'in vizyonu için öngördükleri, 19. yüzyılın en kapsamlı ve de etkisi en yaygın olan şehir planlamalarının başında geliyor. Etkilerini Buenos Aires, Budapeşte ve Şikago gibi şehirlerde bugün de görmek mümkün. Hatta Robert Moses'in2 bile Hausmann'ın şehir planlama stilinden etkilendiğini söyleyebiliriz. Ancak bunun sebebi Hausmann'ın radikal bir toplum mühendisi olması değildi. Paris'in son derece geniş bulvarlara sahip olmasının nedeni estetik kaygıların yanında aynı zamanda Üçüncü Napolyon'un iktidara gelmesini sağlayan 1848 devrimi gibi herhangi bir isyan sırasında ordu birliklerinin rahat hareket edebilmesine olanak sağlamaktı. Zaman içinde bu bulvarların kenarlarındaki kaldırımlar yeni gelişmekte olan burjuva sınıfına bir araya gelmesi için fırsatlar yaratırken (tiyatrolar, opera salonları ve o dönemde popüler mağazalar gibi mekanlara giriş amaçlı) fakirlerin şehir merkezinden dışarı göç etmesine yol açtı.

Yakın zamanda konuşma fırsatı bulduğum tarihçi Jean-Louis Cohen bu konuda şöyle bir yorumda bulunmuştu: "Haussmann'ın zamanında Paris'in burjuva sınıfı 'tehlikeli sınıflardan' bahsederlerdi. Bu sebepten Haussmann bu insan kütlelerini merkezden dışarı, şehirin kuzey ve kuzeydoğu kısımlarına doğru göç etmeleri için zorladı. Fakat bu uzun sürecek bir çatışma ortamına zemin hazırladı. Örnek vermek gerekirse Pompidou Binası'nın bulunduğu bölge, 1939 yılında o bölgedeki bakımsız binaların yıkılması ile yeni inşaatlara açıldı. İşçi sınıfını şehrin merkezinden dışarıya doğru yönlendirmek sık bir biçimde uygulanan bir politika oldu."

Bir sonraki modernizasyon döneminde, yani 60'lı ve 70'li yıllarda şehrin eski ve yoğun bir kentleşmenin olduğu Les Halles bölgesindeki görkemli çelik ve camdan inşa edilmiş pazarlarının bulunduğu yapının yıkılması gündeme geldi. 1971 yılında bu yapının yıkılması halen Paris tarihindeki en büyük trajedilerden birisi olarak kabul edilir - bir nevi New York'ta Pennsylvania Tren İstasyonu'nun yıkılması olayına eşdeğer görülebilir. Les Halles'ı saran birçok bar ve kafe de o dönemde yıkıldı. 70'li yılların başında, hükümet yüzlerce kilometrelik yeni otoyollar inşa etmeye karar verdiğinde, bu otoyollardan birisini Sen Nehri boyunca diğerini de şehirin eskiden savunmasını sağlayan surların yakına (şimdilerdeki Peripherique bölgesi) inşa etti. Bu inşaatlar sırasında birbirinin benzeri apartman bloklarının inşası için, şehirin doğu bölgesindeki birçok ahşap ve kerpiç tarihi ev yıkıldı.

Fransa'nın kültürel kimliğinin vazgeçilmez bir parçası olan tarihi Paris'in tehdit altında kalması karşı tepkiye de yol açtı. 1972 yılında Lüksemburg Bahçeleri'ne yakın bir bölgede La Tour Maine-Montparnasse adlı modern ve yüksek bir yapının inşa edilmesi tüm ülke genelinde büyük bir tepkiye yol açtı. Beş yıl sonra çok katlı yapıların şehir merkezinde inşa edilmeleri yasaklandı. Oldukça ihtişamlı çok katlı iş binaları sadece La Defense bölgesinde inşa edilmeye başlandı. Daha sonraları da çirkin ve modern olan tüm yapıların şehirin merkezinde inşa edilmesi istisnasız yasaklandı. Peripherique bölgesi ise Haussmann'ın tasarladığı şehir ile büyümeye ve genişlemeye devam eden modern banliyöler arasında bir sınır bölgesi oldu.

Şehirin gelişmesi aynı zamanda nüfusun yer değişmesi dönemine de denk geldi. 1919 yılında Paris dünyanın en yoğun nüfuslu bölgelerinin başında olup belediye sınırları içinde üç milyon kişiyi barındırıyordu. Bugün şehirin sınırları içinde sadece iki milyon kişi yaşarken çoğunluk ise - sekiz milyon kişi - banliyö bölgelerinde yaşıyor. Haussmann'ın ölümünden 100 yıldan daha fazla bir süre sonra eski Paris, Haussmann döneminden kalma cepheleri, kum püskürtme ile kaplanmış etkileyici binaları ile, dünyanın en iyi korunan ve güzel şehirlerinden birisi oldu. Doğrudur, zaman zaman çağdaş yapılar da şehir dokusuna ekleniyor ama bunların çoğunluğu şehir ile mimari uyuma sahip. Şehirin esas ruhu aynen korunmaya devam ediliyor. Etnik mahaller olan La Goutte d'Or ya da La Chapelle bile eski şehirin sınırları içerisinde kabul edilebilir.


Peripherique bölgesinde ve daha da ötesinde ise insana saygısı olmayan toplu konutlar, beton yığını ofis kuleleri ve Modernizm'in başarsızlığını simgeleyen ütopik yapılar ile bambaşka bir Paris yer almakta. Aslında Sarkozy'nin bir araya getirdiği mimarlar Haussmann'ın 150 yıl önce çözmeye çalıştığı problemlerin benzerleriyle karşı karşıyalar. Son derece geniş bir alana yayılmış, bakımsız ve de düzensiz bir şekilde gelişmiş bir metropol için çözümler üretmeye çalışacaklar.

Portzamparc ile buluşmamdan bir gün sonra Jean Nouvel beni, 1970'lerde 13. Arrondissement bölgesinde inşa edilen bir toplu konut projesi olan, Les Olympiades'e götürdü. 63 yaşında olan Nouvel Paris'in şehir planlama savaşlarında çoğunlukla yanlış tarafta yer aldı. 1960'lı yılların sonunda Les Halles'in yıkılmaması için mücadele verdi ama sonraları o yapının yeniden restore edilmesi yarışmasını kaybetti. (Paris'in modern dönemde sahip olduğu korkunç eserlerden birisi olarak kabul edilen ve bu yarışmayı da kazanan Forum de Halles aynı zamanda ağırlıklı olarak Arap kökenlilerin yaşadığı kuzey banliyölerine hızlı trenler vasıtası ile ulaşmak için önemli bir kavşak bölgesidir.) Oldukça geniş alana yayılan Les Olympiades toplu konutları, zamanının nüfusu artmakta olan orta sınıf Parisliler'i, öğretmenler, akademisyenler ve işçiler için inşa edilmişti. Bugün ise çoğunluğunu Çin kökenli göçmenler oluşturuyor. Oldukça geniş bir meydana asansör ile iki kat yukarı çıktıktan sonra ulaştık. Meydanın sonunda ise cephesindeki dökme beton panellerinin su sızıntıları ile paslandığı taklit bir modern yüksek yapı, öteki ucunda ise çok yüksek olmayan iki apartman kompleksi yer alıyor. 1980'li yıllarda meydanı daha sevimli kılmak amacıyla peyzaj düzenlemeleri yapılmışsa da yeşillendirme çalışmaları burayı daha da iç karartıcı bir hale getirmiş.

Nouvel beni kulenin tabanında yer alan bir grup dükkanın önüne doğru yönlendirirken şu yorumda bulundu: "Burada bir nebze de olsa hayat var." İçerde birbirinin benzeri sıradan birkaç kuaför, Çin restoranları, video dükkanları ve eczanelerin önünden geçtik. Koridorlar işlerinden evlerine giden insanlar ile doluydu. Mimari birikiminin verdiği tecrübe ile çevreyi inceleyen Nouvel mekanların ölçülerinin fena olmadığını; bazı duvarların yıkılması suretiyle daha büyük apartman daireleri yaratmanın mümkün olabileceğini belirtti. Meydanın bir kısmının yıkılması ile cadde ile daha iyi bir bağlantı kurulacağını da ekledi. Ama Nouvel esas problemin bu meydanın kurtulması olmadığını belirtti: "Esas problem buna benzer yüzlerce diğer yerleşim bölgelerinde neler yapılması gerektiği. Bu problemin kapsamının ne kadar geniş olduğunu farkedildiğinde çözümün ne kadar zor olacağı da farkedilecektir." Daha sonra ofisine döndüğümüzde helikopterden çekilmiş yüzlerce fotoğrafa bakarken Nouvel ekledi: "Şu aşamada mümkün olan tek çözüm stratejik birkaç yer seçip, oralarda bir takım çalışmalar yapmaktır. Sonrasında daha değişik bir şehiri hayal etmek belki mümkün olabilecek." Nouvel Paris'in dış sınırlarını harita üzerinde çizdiğinde ortaya yaklaşık 1.000 kilometre uzunluğunda bir sınır çıkıyor. Genelde birbirine benzeyen birkaç banliyö bölgesi bu çizginin içerisinde yer alıyor. Çizginin ötesinde ise tarlaların ve ormanların yer aldığı köyler bulunuyor. Nouvel'in planı daha belirgin ve keskin bir çizgi oluşturmak. Böylelikle son derece geniş alana yayılacak bir bahçeler ve tarlalar grubu bir nevi yerel çiflik marketleri gibi buralarda yaşayan herkese hizmet verecek. Böylelikle bu bölgelerde ikamet edenler domates yetiştirirken aynı zamanda çocuklarına da bakabilecek ve spor yapabilecekler - özetle tamamen farklı bir ekolojik hayatın gerçekleşmesi mümkün olabilecek.

Şehrin endüstriyel bölgelerinin yer aldığı kanal bölgeleri için de benzer öneriler getiren Nouvel buralar için estetik yönü iyi planlanmış peyzaj düzenlemeleri ile yeni konut inşaatlarının birbirine girdiği bir yapılanma öngörüyor. Les Halles'in yıkılmasından sonra şehirdeki pazar mekanlarının taşındığı ve Paris'in güneyinde yer alan iç karatıcı Rungis bölgesinde yıkılan eski Les Halles binasının çağdaş bir versiyonunun inşa edilmesi diğer önerilerinden birisi. Yakında yer alan Orly Havaalanı'nın çevresinde yurt dışından gelecekler ve o bölgede yaşayanlar için restoranlar ve kulüplerin açılmasını öngören Nouvel amaçlarını şöyle özetledi: "Eğer biz bu insanlara bir şeyler verebilirsek, o zaman onların da bu bölgelerde yaşamaları için bir nedenleri olacak. Tıpkı Paris'in merkezi gibi, bu bölgeler de kendi kimliklerine sahip gerçek ve yaşayan yerler olacaklar."

Şehri oluşturan bölgeleri tekrar bir araya getirebilmenin bir başka yolu da mevcut olanları tekrar değerlendirmek olabilir. Örneğin Richard Rogers'in önerisi bu amaç için altı adet ana tren hattını şehirin merkezine farklı noktalardan yönlendiriyor. Önerilen bu sistemdeki yerden yükseltilmiş ve dökme demirden inşa edilmiş tren istasyonlarının hareketli ve modern bir toplumun simgesi olması amaçlanıyor. Bu tren hatları şehirin dış kısımlarını birkaç parçaya bölüyor. Bu projeden sorumlu olan Mike Davies şu yorumda bulundu: "Bu tren hatları veya istasyonları bazen 300 metre genişliğe ulaşacak. Esas ilginç olanı bu tren hatları bir merkezden bisikletin tekerleğinin iskeleti gibi yol çizerek Paris'in dış ve iç bölgelerini birbirine doğal bir şekilde bağlayacak."

Rogers and Davies'in önerilerinden birisi de tren hatlarının bazı bölgelerde yer altına gömülmesi ve üzerlerine geniş alanlara yayılmış halka açık parklar inşa edilmesi. Park ile tren hattı arasında ve yeraltında başka teknolojik hizmetler de yer alacak: Su arıtma sistemleri, tren bakım bölümleri ve yeniden dönüşüm merkezleri gibi. Büyük bir alana yayılacak ışık kuyuları da parkın altından geçen trenlerin doğal ışıktan faydalanmalarına olanak sağlayacak. Bu projeler ile şehirin kalanından izole edilmiş ve çok az yeşil alana sahip yerleşim bölgeleri şehirin dokusuna katılmış olacaklar. Şehrin içindeki parklar ise şehrin sınırlarındaki yeşillendirilmiş bölgeler ile bağlantılı olacaklar.

Yukarıda isimleri bahsedilen mimarlar grubu içinde en genç olan 42 yaşındaki Djamel Klouche ise şu anda boş olan şehir bölgelerin potansiyellerinin neler olabilecekleri konusunu araştırıyor. Fakir ve çalışan sınıfların yaşadığı apartman bloklarının yıkılması yerine onları yeniden değerlendirmeyi amaçlıyor. Ona göre iç duvarların yıkılması ile daha ferah mekanlar yaratılabilir, daha geniş pencereler ise daha fazla gün ışığından faydalanma olanağı sağlayabilir. (Anne Lacaton ve Jean-Philippe Vassal gibi ünlü mimarlar da geçmişte benzer öneriler getirmişlerdi.) Klouche önerisine daha da açıklık getirdi: "Ben çok gürültülü bir cadde olan Strasbourg Bulvarı'nda yaşıyorum. Ama ağır ve modern camlar dışardan gelebilecek tüm gürültüyü kesiyor ve de bir anda bu mekan Paris'in merkezinde son derece lüks bir apartman dairesi oluveriyor. Daha az gürültü çıkaracak ve elektrik ile çalışan arabalar da bugün korkunç olarak görülen şehirin bazı bölgelerinin gelecekte oldukça güzel olmalarını sağlayacak."

Klouche idealist fikirlere sahip, mesela "her türlü sosyal sınıfın bir araya gelebilecekleri" ve otoyolların yanında yer altına yarı yarıya gömülmüş dükkanlar ve parklardan oluşan yapıların inşaatı ile "farklı sosyal sınıftan insanları bir araya getirme amacını" güdüyor. İddialı olan projelerinden birisi de şehir merkezinde, tıpkı Forum des Halles'de olduğu gibi, tren hatları ve çok katlı alışveriş merkezlerini Louvre Müzesi'nin altından geçirmek. Bu şekilde şehirde yaşayan ve de fakir bölgelerden gelen göçmenler ve işçiler, şehirin etkileyici sarayının altında turistlerle aynı mekanı paylaşabilecekler. Bu hususta Klouche şu yorumda bulundu: "Bu hedefin ilk aşaması gerçekleşti bile. Louvre Sarayı'na dışardan bakıldığında klasik bir yapı olduğunu ama içeriye girince çağdaş bir yapı olduğunu anlayabilirsiniz. Yeraltında inşa edilecek modern yapı ile yerin üstündeki tarihi eserin çok daha etkileyici bir şekilde birbiri ile iletişim kurmaları mümkün." Klouche'nin hayalleri belki hiçbir zaman gerçekleşmeyecek ama önerdiği çözümler kültürel çatışmaların nasıl çözüleceğine dair teori ile gerçeğin bir araya gelmesi için iyi bir başlangıç olarak görülmeli.

Paris ile ilgili bu çalışmaya Sarkozy tarafından davet edilenlerden birisi olan İtalyan mimar Bernardo Secchi bu konuda düşüncelerini şöyle özetledi: "Şehirde çoktan var olanlarla çalışmak zorundayız. Burası 10 ila 11 milyon kişinin yaşadığı bir şehir, o yüzden de yıkıp tekrar inşa edemeyiz. Ama yapabileceğimiz şey şehire sırtını dayayabileceği yeni bir altyapı inşa etmek. Paris'i kurtarabilmek için öncelikli olarak şehirin dışarıya doğru yayılmasını durdurmamız lazım. Bunun için de şehirin içinde boş alanları yaşanabilir bölgeler haline getirmeliyiz."

Sarkozy, on adet mimara Paris'in planlanması için işbirliği yapmasını ve gelecek için daha organize bir stratejiyi şekillendirmelerini istedi. Bu projelerin sonucunda kesinleşmiş bir planın çıkması kısa vadede zor görünüyor ki bu gerçekleşse bile mimarlık şehrin tüm sosyal planlarını tek başına çözemez. Ama ne olursa olsun Büyük Paris projesi şehir planlama konusunda alıştıklarımızın ötesinde bir kırılma noktasını temsil ediyor. 1960'ların ve 1970'lerin Modernist deneylerin dünya çapında şehirlerin dokularına zarar verdikleri yetmiyormuş gibi gelecek vizyonundan yoksun olmaları daha da başarısız olmalarına yol açtı. Tıpkı Çin ve Orta Doğu'da olduğu gibi çok büyük ölçekli şehircilik projeleri maalesef tarihi ama fakir mahallerin yeni inşaatlar için acele bir biçimde yıkılmalarına yol açtı. Bunlar olurken hiç kimse de bu projelerin birbiri ve şehir ile nasıl ilişkili olduklarına kafa yormadı.

Büyük Paris için önerilen planlara bakıldığında bir kez daha yönetimlerin daha özgür şehirler yaratabilmek için önemli rol alabileceklerini ve de mimarlığın bunu sağlamak için önemli bir araç olduğunu görmek mümkün.

1 Baron Haussmann: Esas ismi Georges-Eugene Haussmann (1809-1891) olan ünlü Fransız şehir planlamacısı. Üçüncü Napolyon döneminde Paris'in tekrar planlanmasında en büyük rol alan şehir planlamacılarının başında gelmektedir.

2 Robert Moses: New York'lu olan Robert Moses (1888-1981) Amerika Birleşik Devletleri'nin, özelikle New York eyaletinin, en önemli şehir planlamacılarından birisi olarak kabul edilir. Bazı özellikleri ile Baron Haussmann'a da benzetilen Robert Moses hayatının hiçbir döneminde halk oyuyla seçilmiş bir politikacı olmadıysa da 1930'lu yıllardan itibaren New York eyaletinde, özellikle New York şehiri ve Long Island bölgesinde, inşasını teşvik ettiği otoyollar, köprüler ve radikal şehir planlama projeleri ile ünlendi.

Konuyla İlgili Linkler
Takvim
<<Haziran 2011>>
Pzt Sal Çar Per Cum Cmt Paz
    1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 30      
Haber Bölümleri
Haber Kategorileri
Yayınlanan haberlere günlük olarak yukarıdaki takvimden, haberlerin kategorilerine ise aşağıdaki listeden ulaşabilirsiniz.