Sanat

Halil Altındere: Benim tarafımdan reddedilmemiş küratör yok

Tarih: 22 Eylül 2008 Kaynak: Radikal Yazan: Ayşegül Sönmez
Yayıncı, küratör, sanatçı Halil Altındere, ilk solo sergisiyle Yapı Kredi Kazım Taşkent sanat galerisinde... İçeriye girmemek şartıyla! Galeri sergi nedeniyle kapalı ama sergi, 24 saat açık. Altındere, evet yine muzip. Tüm üretimiyle, kitap, dergi, sergi, heykelleriyle çok değil birkaç sene sonra yerli avangardın önde gelen aktörü olarak tarihselleştirilecek Altındere, şimdiden bu solo sergisiyle birlikte en neo-avangard yerli sanatçımız olarak sisteme karşı ama sistemin tam da kalbindeki yerini, alnının teri, bileğinin hakkıyla alıyor...

Serginin ismi “bunun bir sergi olduğundan emin değilim...” Başka bir sanatçıya da referans veriyorsun. Ahmet Öğüt’e... Hayli ironik hatta kaçamak bir söz değil mi bu?

Ahmet Öğüt, yapıtının sanat yapıtı olup olmadığından emin değildi. Ben, bu sergimin sergi olup olmadığından emin değilim. Bu sergide daha önce yapıtlarımla kurduğum söylemi tekrarladığımı düşünüyorum. Seçkinci bir kitle tarafından mekân içerisinde hazır verilmiş şeyler yerine daha önce yapıtlarımla kurduğum dildeki gibi vatandaşın sıradan insanın ayağına yapıtı götürdük. Dizinin başlığı İstiklal serüveni. Bu teklif Rene Block’dan geldiğinde önce düşündüm ve hayır dedim. Mekânla ilgili bir şey yapmam çok zordu çünkü... Sonra bir sanatçı kurnazlığıyla içeri girmeme durumu aklıma gelince tamam dedim.

Peki İstiklal caddesi sence nasıl bir kamusal alan?

İstiklal caddesi aslına bakarsan benim evimle işim arasındaki mecburi istikametim. Ben Kızıltoprak’ta da yaşarken de evim oradaydı ama aklım hep buradaydı. Tuhaf, böyle heterotopik bir yapı. Ben hep bu yapıdan beslenerek iş ürettim. Hocamız Balkan Naci (İslimyeli) hep bize okulda şöyle derdi: “Kütüphaneye yani kente gidin.” İstanbul kenti sizin için bir kütüphane derdi. Çok önemli bir sözdü ve yıllarca hep bu söz kulağımda küpe oldu. Bu kent de beni hep besledi. Özellikle de yaşadığım ve çalıştığım yer, İstiklal caddesi benim o anlamda kütüphanem oldu. Hayatın birebir canlı olarak, birçok şeyin sanat gibi performatif olarak yaşandığı bir yer. Genç sivillerin yaratıcı bir eylemi, avazı çıktığı kadar bağıran bir deli, bir hokkabaz hepsi...

Peki gerçek mi gerçek bir ilüzyon mu? Yani bazen şüphe ediyorum acaba burası aslında bize özgürmüşüz yanılsaması yapan hayali bir alan mı diye?

Burası bizim özgürlük alanımız. Başka hiçbir yerde, bu kadar rahat hareket edemiyoruz. Sanat ortamı buraya sıkışmış gibi duruyor ama farklı dönemlerde farklı yerlerde sıkışabiliyor sanat ortamı. Bir ara Nişantaşı’na sıkışmıştı... Bir ara Asmalımescit’e... 1980’lerin banka galerileriyle, İstiklal, İstiklal’di ama özgürlük alanı değildi. O galeriler de ortamı dönüştürmedi. Hâlâ güncel konularda da hareketli sanatsal olarak birkaç kurum var ama burayı dönüştürdükleri söylenemez. Belki bu tür sokağa doğrudan müdahale eden işlerle bunu test edip deneyimledikten sonra bunu konuşabiliriz. Dolayısıyla bu tür işlerin çoğalması gerekir. Mutfaktan bahsediyorsan her şeyin aynı anda olabilmesi çok hoşuma gidiyor. Bir türkü barından çıkıp Jazz Stop’a giriyorsun, bir travesti barından Tarlabaşı yolun diğer kısmına gittiğinde esnaf gay barına gidiyorsun. Bazen ben bu durumu sanat yaparak yansıtmaya çalışmak istiyorum ama sonra vazgeçiyorum. Ben kendim galiba bu yüzden çok az üretiyorum. Diyorum ki bu adam şu an yürüyor performatif bir şey yapıyor bana göre, o kadar güçlü ki ben bunu yapamam. Gerçeği daha güçlü çünkü... O açıdan İstiklal caddesi çoğu sanat yapıtından, kendiliğinden daha güçlü olabiliyor. Yoksa onun ilüstrasyonunu yapmış olursun. Bunu istemem.

İstiklal ne harika, ne özgür, ne çoksesli derken İstiklal elden gidiyor. Tarlabaşı’ndan Sulukule gibi çingeneler kovuluyor. Bir yerler bize ilham verirken bu yerler kaybediliyor. Çelişkiler üzerine gitmeyi seven bir sanatçı olarak ne diyorsun?

Tarlabaşı’nı çok seviyorum. Orada nefes almak çok hoşuma gidiyor, Sulukule’de de öyle. İçim burkuluyor. Ama gidip o insanların belgeselini çekip sanat galerisine koymak içimden gelmiyor. Bunu yaparsam en iyisini yaparım. Çok iyi de yaparım ama bunu istemiyorum. Elbette şehirde bazı kaleleri kaybedebiliriz ama her zaman başka kaleler çıkacaktır. Kayacaktır. İstiklal caddesi tamamen gitse bile başka bir yer çıkacaktır. Bütün şehri kaybetmemiz mümkün değil.

Damien Hirst vakasına ne diyorsun?

Yayıncı, küratör olarak bir şeyler söyleyebilirim. Neyi kapatsam dönemi diyorum buna da... Sanatçıların kapısı böyle çalınıyor. Türkiye için böyle bu... 90’lı yıllarda İngiltere’de Saatchi, bir zamanlar Yahşi Baraz nasıl insanları çıkarıyorsa o da çıkarttı. En güzelini bu konuda Haldun Dostoğlu söylemiş. Sanatçı da galerici de kendi pozisyonunu unuttu, demiş. Çok katılıyorum. Sanatın manifestosu yok oldu, meta değeri önde.

Sen 1990’ların ikinci yarısındaki ilk çıkışında tamamen bunu dert etmiş birisin. Tuvallerle meta oldukları için dans etmiş bir adamsın. Tuvallerin üzerine sprey boya sıkmış birisin. Bugün kendini bu anlamda nerede görüyorsun? Senin de manifeston yok oldu mu?

İnsan kendini göremiyor. Yaptığı işlerin dili konuşuyor ama... O süreçten bugüne kadar kullandığın dile bakarak bunu konuşmak gerekir. Sanatsal serüvenimde bugüne kadar ben hep radikaldim, marjinalim demek istemiyorum, politik bir sanatçıyım demek hiç istemiyorum. ‘Halil her şeye karşı’ böyle bir şey yok. Bu bir pozisyon...

Peki o zaman şöyle sorayım: eleştirdiğin pozisyonun içinde, kendini onu inşa ederken buldun mu?

Ben daha önce yaptığım sergilere, yayınlara bakıyorum, yargılandığım davalarda yaptığım açıklamalara... Onun üzerinden bir şey çıkarmaya çalışıyorum. Belirgin planlar yapıp ona göre davranan tavır alan bir sanatçı değilim. Yaptığım üretimler, sergiler, yayınlar için planlı çalışıyorum. Davet aldığım sergilerden daha da fazla sayıda sergiyi reddediyorum. Benim iki CV’m var: biri, katıldığım sergiler, diğeri de reddettiğim sergilerden oluşuyor. Benim tarafımdan reddedilmemiş küratör yok. Bonami’den tut, aklına gelebilecek her isim...

Bu reddedişlerin belli ortak bir nedeni var mı?
Beni tanımladıkları yerde olmadığım için... Kolluk kuvvetlerine de, dini inanışlara da, milliyetçi her türlü öğeye etnik dahil karşı olduğum için yaptım bunu... Kimi zaman yargılandım. Bana, 90’larda çok sert işler yapıyordun şimdi yumuşadın diyorlar . Bunlar çok düz gazeteci soruları. Küratörlüğünü yaptığım ‘Gerçekçi Ol İmkansızı İste’ sergisiyle ‘Tabularla Dans’ işi, bana göre aynı. Aynı strateji aynı direnme, aynı ret var.

Rene Block da monografi kitabının önsözünde bahsetmiş. Bir sürü kimliğin var. Yayıncılık, küratörlük, sanatçılık... O zaman bir gazeteci Fuck the küratör diye bir iş yapıp küratör olmak nasıl bir şeydir diye de sorabilir, düz olarak....

2000 yılında Fransa’da residence’de yaptım ben onu... Küratörler, atölyeleri, dükkân gibi geziyorlardı. Ben de dedim ki, ben bunlara küfür edeceğim ve küfür ettiğim için beni sergiye alacaklar. Sistem bu, dedim. Küratörlere yalakalık ya da bir teorinin ilüstrasyonunu yaparak davet alamazsın ancak senin yaptığın iş teori olabilir, dedim. Altı ay sonra ödüllendirildim Manifesta’ya çağrıldım. Sen bir küfür ediyorsun, karşılığında sergiye çağrılıyorsun. Demek istediğim bu...

Ne kadar içinde bulunduğun koşulları hem siyasi hem estetik açıdan eleştirirsen eleştir bir şekilde onaylanıyorsun...

Çok doğru söylüyorsun. Bunu on sene önce de seninle konuşmuştuk. Yine konuşuyoruz aslında. Ben her zaman sana outsider olmadığımı söylüyorum. Brener’ler(Alexander Brener/Barbara Schurz) gibi sistem dışına inanmıyoruz. Sistemin içinde sistemle çarpışmaya inanıyoruz. Sistemin dışında olduğunu zannetme yanılsaması bohem loser sanatçı tavrıdır. Bu günümüzde mümkün değil. Çağın gerisinde kalmış ideolojik, estetik ve sanatsal tavırla bunlar olmaz. Sistemi kaşımak, tokatlamak, muziplikler yapmak gerekiyor. Traş ol, marka giy, rahat ol, kola içmem deme, öyle kapitalizmle çarpış...

İstiklal’in ortak belleğinden biri, Pala
Pala Şair’e kaybettiği itibarı geri vermeye kalkmak niye? “Hak ettiği itibarı vermek istedim” diyorsun sergi yazında... Pala Nuri’nin itibarı mı zedelendi?


İtibarını ben geri vermiyorum. 20 sene boyunca bu adam, burada bekledi. Farkına varmadan heykel gibi durdu. Benim belleğime kazınan tarafı bu. Hep fotoğraf çektirdi. Popüler ve medyatik olanı sevdi adam aslında... Bir sanatçı nasıl medyatik olmayı sever... Onun gibi. Hatta bugün bir gazeteci onun üstünde taşıdığı rozetlerin anlamını sordu. Bir anlamda bu adam bir belleği taşıyor, giyiyordu. Biz bu rozetleri heykel için tek tek toplarken rozetlerin aslına uygun olarak üretici firmalardan, futbol takımları ya da sivil toplum kuruluşlarından topladık. Pala’nın rozetlerinin her birinin birer hikâyesi var. Kimi firması kimi sivil toplum kuruluşu onunla birlikte görünsün diyerek ona rozetini vermiş. Böylelikle o, İstiklal’in de belleği olmuş. Ben onu heykel için seçerken yaşıyordu. Ben onu başta saydığım nedenlerden ötürü seçtim.

İstiklal serüveni içinde bir halk kahramanını, oraya mal olmuş bir figürle birlikte içeri girmeden projeyi yapmaya karar verdim.

Bir yandan da geçtiğimiz Haziran’da öldüğü için onu anmış da oluyoruz. Bu tamamen tesadüf... Ama Pala Şair heykeli onun anısına, hüzün verici bir şey değil! Bu sanatçı gibi yaşamış bir adamın yaşarken hissettiği şeyi insanlar yaşasın istiyorum.
Sanat
Takvim
<<Haziran 2019>>
Pzt Sal Çar Per Cum Cmt Paz
          1 2
3 4 5 6 7 8 9
10 11 12 13 14 15 16
17 18 19 20 21 22 23
24 25 26 27 28 29 30
Sanat Haberleri Kategorileri
Yayınlanan haberlere günlük olarak yukarıdaki takvimden, haberlerin kategorilerine ise aşağıdaki listeden ulaşabilirsiniz.