Sanat

‘Galeri sanki yatak odası gibi’

Tarih: 17 Kasım 2008 Kaynak: Radikal Yazan: Ayşegül Sönmez
Aralık ayının 20’sine kadar Frankfurt’ta Middendorf galerisinde kişisel sergisi devam eden sanatçı Ekrem Yalçındağ, on sergiliğine Amerikan Hastanesi’nin tam girişinde yer alan ve hastaneye ait olan yeni sanat galerisinin küratörü oldu... Galeri, girişinde asılı neon Operasyon Odası yazısıyla bir galeriden çok gece kulübünü andırıyor. Hele şu sıralar Sandra Mann’ın Day Life adlı sergisi için yaptığı Maria Therese adlı genç kız odası enstalasyonu ve dünyanın dört bir yanından çektiği urbanesk fotoğraflarla hastanede olduğunuzu size unutturabiliyor... Ta ki sergiyi gezen önlüklü ve elbette gözlüklü, sabolu birtakım doktorlara rastlayıncaya kadar...

Kaygı, sanatın temeli, ölüm, o trajik yazgıyı değiştirememek... Bir hastanede sergi yaparken hastane fikriyle, hastanenin de ölümle kaygıyla ilişkili olmasıyla filan nasıl boğuştun?

Evet, bu galeri zaten anlam olarak yüklü olan bir yer. Doğrusu benden bir sergi yapılması istendiğinde, önce durdum. Bir sergi yapabilmem için oradaki koşulların hazır olması lazım. En önemli şey ışıklandırma değil. Yer değil. Duvar değil. Orada ne olduğu, o mekânın kimliği... Bu kimlik duvarlar da değil. Orada ne gösteriyorsan oranın kimliği, o, oluyor. O yüzden baktım ki ilk yaptıkları sergi Antik Çağda Tıp Malzemeleri sergisi. Dolayısıyla kirlenmemiş bir mekan vardı karşımda.
Şimdi ben çok büyük bir gönül rahatlığıyla bu işin içerisine girdim. Çünkü inandığım insanlar var orada. Özellikle Erhan Bulutçu... Filmi çok iyi tanıyan, hareketli resmi çok iyi tanıyan, onun arşivini yapan ve onunla ilgilenen bir isim, tutkuyla ilgilenen birisi. Dolayısıyla güvenmem için bir sürü neden vardı. Sonuçta hastanede temel şey, bana kalırsa, güven kavramı. Çünkü oraya iyileşeceğine olan güvenle gidiyorsun. Dertlerin var ve oraya gittiğinde çare bulacaksın. Ama tabii ki bu mekân riskliydi. On sergilik bir anlaşmayı bu riski görerek yaptım. Mekânın ismini ‘Operation Room’ diye değiştirdim. Hastaneyi çağrıştıran bir kavram. Aslında sanat galerisi kalıbından uzaklaştırıp, oranın bir operasyon alanı olduğunu altını çizdim. Öte yandan burası hastane diye oraya uygun şeyler yapma gibi bir fikrim yok. Benim için önemli olan, oranın içerisine koyacağım şey. On sergi planladım. On sergide de mümkün olduğunca birbirini tekrar etmeyen, karakter olarak farklı sergiler yapmaya çalışacağım. İşte video, fotoğraf, enstalasyon sergileri, duvar resmi... Mümkün olduğunca kendi içerisinde hareketli olan sergiler yapacağım.

Peki bir sanatçı olarak sana sormak istiyorum mesela. Bir sanat galerisi nasıl bir mekandır? Yani tedirgin mi eder biraz?

İzleyici olarak sanat mekanında tedirgin olmuyorum ama hep bir sergiye, bir galeriye gittiğimde sanki özel bir alana gidiyormuşum duygusuna kapılıyorum. Ben sanatçı olarak da galeride iş kurduğumda, sanki yatak odasında gibi hissediyorum kendimi. Bir sergi yaptığımda, o serginin benim yatak odam olduğunu, düşünüyorum. Oturma odası değil, mutfak değil... O yüzden başka galerilere de gittiğimde sanki yatak odasına gidiyormuşum gibi hissediyorum. Belki tedirginlik oradan geliyor, ürkütmeyeyim, uyandırmayayım, rahatsız etmeyeyim gibi... Bir sessizlik hali. Bendeki duygu bu.

Senin işlerine gelirsek resim yapıyorsun, kendini ressam değil, sanatçı olarak tanımlıyorsun. Peki resim yapan bir sanatçı olarak resimden beklentin nedir?

Ondan bir beklentim yok ama onunla mutluyum, onu biliyorum. Çünkü onunla uğraşmayı seviyorum. Yani medium olarak resim, yüzey olarak resim, malzeme olarak boyayla uğraşmayı seviyorum. Onunla ilişkiden çok zevk alıyorum. Belki yatak odası hissine uyan bir şey bu da. Bu ilişki hakikaten önemli bir şey. Erotik hatta cinsel bir ilişki... Çok özel... Dolayısıyla resimden beklentim, bu ilişki ve o ilişkinin süreci, ve sürekliliği.

En son Frankfurt’ta yaptığın solo sergindeki ‘yatak oda’nda neler vardı?

4,4.5 metreye 12 metrelik tek parçalık bir duvara bir resim yaptım. Benim kullandığım, kendi geliştirdiğim motifleri doğrudan duvara çizdim. Sonra onu da akrilik boyayla boyadım. Kırmızı bir resim. O duvarda 30 tane motif, 765 tane de kırmızı renk var. Yani kırmızının tonları var. Serginin adı ‘red, kırmızı,rot’ da renk farklarını, renk nüanslarını vurgu olsun diye üç dilde...

Motif işin içine girdiği andan itibaren gelenekle ilişki başlıyor. Sen, gelenekle kurduğun ilişkiyi nasıl tanımlıyorsun?

Tabii ki ilişki içerisindeyim. Onu benim arşivim, kütüphanem, gerektiğinde oraya dönüp açıp baktığım, yararlandığım, bilgi edindiğim bir alan olarak düşünüyorum geleneği... Bu gelenek, benim için bir görsel kültürdür ve görselliğin olduğu günden bugüne kadar her şey benim bilgi alanım içerisinde, benim arşivim olduğunu düşünüyorum. Ulaşabileceğim her yerde, o benim arşivimdir. İhtiyacım olduğunda oraya döner bakarım ama benim için alıntı yapmamak önemli yani orijinallik çok çok önemli. O uzun geleneğin içerisinde yeni sadece bana ait bir şey yapmaya çalışıyorum. Ama bunu yaparken de bir dil, kullanılabilir bir dil oluşturmak istiyorum.

30 motifi tekrar ederek üretirken tekrara yüklediğin anlamı konuşalım ve oradan da süslemeye gelelim... Süslemeden bugün ne anlıyoruz ve ne anlamalı? Boşluk korkusunu mu?

Bizdeki problem süslemenin sanat olduğuna dair içerik dolmadı. Orada bir eksiklik var. Kuram eksik... Bu alanın en önemli kitabı Riegl’nin Stilfragen kitabı mesela... Onun çevrilmemesi büyük bir eksiklik ki Wilhelm Worringer’in Soyutlamayla Özdeşleyim kitabından yola çıkarak yazıyor. Öğrencisi de aynı zamanda. Ernst Gombrich de Sanat Kunst und Ornament, Sanat ve Ornament’i yine karşı tez olarak yazıyor. O iddia ne? Alois Riegl, ilk kez ornamentin aslında kişisel üslup olduğunu kanıtlamaya çalışıyor kitabında ve örnek olarak da dönemleri ele alıyor. Bir akantüs motifinin Mısır, Antik Yunan döneminde nasıldı ve günümüze kadar nasıl değişiklikler göstererek geldiğine bakıyor. Aslında ornamentin tıpkı sanat gibi bireysel üslup olduğu iddiasını ilk kuramlaştıran kişi.

Şimdi mesela süsleme, tezyini olana dair Batı ve Doğu arasında Batı’lının ve Doğu’lunun bakışı arasında nasıl bir fark olduğunu düşünüyorsun?

Maalesef insanlar övünerek bizde süsleme var diyor ama bunun çağdaş sanatla bağlantısı, Matisse gibi büyük ve kolay bir örnek olmasına rağmen kurulmamış. Yazılmamış...

Frankfurt’ta yaşıyorsun. Lokal sahnemiz için soruyorum, İstanbul için. Nasıl buluyorsun? Gerçekten Batılıların dediği kadar enerjik geliyor mu sana?

Yani çok fazla heyecanlandığımı söyleyemem. Birçok nedeni var. Lance Armstrong, Tour de France’ı kazanan kişi, onun çok çok önemli bir sözü var. “Eğer koşullar iyiyse başarı bekleyebiliriz” diyor. Koşulların iyi olması; iyi atölye, iyi malzeme, gösterilecek iş, ona bakacak insanların olması yani bütün bunlar o koşulların bir parçası ve bence o koşullar eksik. Tabii ki bienal rüzgârını göz ardı edemeyiz. Ama o bienalin rüzgârı, her iki yılda bir kere çok sert esiyor. Hortum gibi... Ondan sonrası bu hortumun enkazını toplamakla geçiyor. Sadece o dönemde, o yoğunlukta ne varsa patlatılıyor. Ondan sonrasına bir şey kalmıyor. Bu bana ok az geliyor. Çünkü İstanbul Bienali dediğimiz sonuçta bir sergi ve o sergiyi Frankfurt’ta her üç ayda bir görüyorsun. İşte Berlin’de bir ayda dört kere görüyorsun. Dolayısıyla yeterli değil. Küçümsemek için söylemiyorum ama koşulların eksik olduğunu anlatmak için söylüyorum.
Sanat
Takvim
<<Haziran 2019>>
Pzt Sal Çar Per Cum Cmt Paz
          1 2
3 4 5 6 7 8 9
10 11 12 13 14 15 16
17 18 19 20 21 22 23
24 25 26 27 28 29 30
Sanat Haberleri Kategorileri
Yayınlanan haberlere günlük olarak yukarıdaki takvimden, haberlerin kategorilerine ise aşağıdaki listeden ulaşabilirsiniz.