Arkitera Diyalog

Mehmet Konuralp

Mehmet Konuralp ve Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü Kompleksi Üzerine Söyleşi

Betonart 2004/01, sayfa 38-51

Mert Eyiler: Mehmet Bey, Carlo Scarpa''nın mimarlığı ve sizin mimarlığınız arasında yakın bir ilişki var gibi geliyor bana, yanılıyor muyum? 

Mehmet Konuralp:
Esasında tabii Scarpa’yı karşıma koymak da enteresan... Scarpa’yla, muhakkak bir yaklaşım, belki de karakter benzerliği var; ancak ben Scarpa’dan çok etkilenmiş ve Scarpa’yı enine boyuna etüd etmiş bir mimar değilim. Tabii ki çok iyi biliyorum, çok da takdir ettiğim bir mimar, fakat bire bir daha yakın takip ettiğim insanlar var. Mesela, Frank Lyod Wright’ı çok daha yakın tanıyorum. Bütün binalarını gezdim, bütün detaylarını inceledim. Steven Holl, yine, oldukça yakın takip ettiğim mimarlardan... Scarpa’yı da Louis Kahn kadar takip ettiğimi söyleyebilirim mesela.

ME: İhsan Bilgin, sizin Kahn kaynaklı bir brütalist tavrınızdan, Kahn''la olan dil benzerliğiniz olduğundan bahsediyor. Katılıyor musunu? 

MK:
O görüşünde haklı. Kahn’da, dış kabuktan sonra, mekan içindeki hacimleri ayrı komponentler gibi görme yeteneği var. Mesela, Pakistan Meclis Binası’na ya da Fort Worth’taki müzeye baktığın zaman, içeride onu görebiliyorsun. Salk Institute’de de dışarıda bir mekan kuruyor ama bu daha ziyade konteynır bazında. Konteynırdan sonra içine giriyor. İçeriyi de aynı bir bavulun içine yerleştirir gibi, kaplıyarak, toplayarak, kendine göre başka bir mekan kurgusu haline getirebiliyor, yani beraber düşünmesi gerekmiyor. Bende de öyle bir tavır sözkonusu olduğu için, İhsan Bilgin onu yansıtmaya çalışmış olabilir. Ders verirken de aynı şekilde, etaplama ile proje prosesi yaklaşımındayım, yani bir şeyi iyice sağlam bir yere bağlıyorum, ondan sonra ikinci etaba gidiyorum.

Ömer Kanıpak: Projelerinizde vaziyet planını birinci etap mı görüyorsunuz bu anlamda?

MK:
Bu etaplamanın bence prensip olarak genelleştirilmesi mümkün değil. Binaya göre, duruma göre değişebilir. Bazen odadan başlayabilirim, odayı sağlama alırım, sonra bir şey düşünmeye başlarım.

ME: Bir konut projesinden konuşurken başlangıç noktası olarak odayı kabul ediyorsunuz diyebilir miyiz?

MK:
Bilemem..Programına, şartlarına, yönüne göre değişebilir..

ÖK: Yani kesin bir hiyerarşi yok.

MK: Ben klasik düşünce prosesi olarak bahsetmedim bu durumdan. Benim bahsettiğim, belli şeyleri olgunlaştırarak yürüdüğüm için, geriye döndüğüm zaman hep sağlam bir yere dönebildiğim. Zaten dönemediğim zaman sıfıra kadar kesip atıyorum. Mimari yaklaşımımda güzelleştirme ve yahut da bir işi tahsi etme yok. Rasyonel olarak yürüyorsa gider, yürümüyorsa tekrar sıfıra dönerim. Ancak bir şey daha var; ben binanın ve yahut da herhangi bir mekanın hem şeklini, hem de, gerekiyorsa parapetinin detayını da aynı anda düşünürüm. Yani proje bittiği zaman komple biter...

ÖK: Bütün yapıya hakim olma çabasındasınız aslında..

MK:
Yapının herşeyine hakim olmak. Merdiveni düşünürken korkuluğunu asla sonraya bırakmam, korkuluksuz merdiven benim için bitmiş olmadığı gibi, üstüne ekleme olduğu zaman da geçerli değildir.

ME: Etaplamaktan kastınız, yapısal bir parçalama değil.

MK:
Daha sonra, çok partiküler yerlerde, Scarpa gibi, işi mimarlıktan ustalığa döndürmeye başlıyorum. Problem görüyorum, problemi çözereken yoğun bir çaba harcayarak, onu ciddi bir endüstriyel tasarım gibi ele alıyorum.

Mesela, Nişantaşı’ndaki Sabah Gazetesi. Çift taraflı çalışan kapılar, karşıdan gelenin yüzüne çarpabileceğinden, orada oldukça çalıştım. Eskiden kullandığımız mikalı cetveler vardı, üzerlerinde incecik, beyaz, şeffaf mika vardı, onunla çizilirdi. Ben onu öyle kullandım ki, kapının arasından olduğu gibi dışarıyı görmeye başladın, veya içeriyi. Bir başkası kocaman bir cam açabilirdi...

Ya da, atv Binası’nda yarattığımız büyük boşluk, geniş bir atrium gibi oldu.. En alt katta çalışan insanın da, üzerine yukarıdan bir şey düşmesi korkusu var. Bunun üzerine, parapetlerin üstündeki ahşap detayı bombeli yaptım ki yukarıda çalışan kahve fincanını ya da kitabını koymasın, kitap düşmesin aşağı, anlatabiliyor muyum? Yani hep problem... Görmezsen mimarlık yapamazsın. Veya bir konuyu çözmek için, kendini o konunun kullanıcısı gibi, ‘kullanmaktan ötürü, acaba bir eksiği var mı; bugüne kadar yapılmış olup da unutulmuş bir parçası var mı?’ diye düşünmezsen, o mimaride orjinal bir şey çıkartman, yaratıcılığın meyvasını alman mümkün olmuyor.

Bu, ders verirken ağırlıklı olarak üzerinde durduğum bir konu. Proje olarak konut yaptıracaksak, ben ne bir konut örneği gösteririm, ne konut hakkında bilgi veririm, ne de konutun tarihçesini veririm. Ben talabeye şunu söylüyorum: Bana yaşadığınız konutla ilgili ama müsbet, ama menfii otuz tane gözleminizi yazın. Bazısı on tane yazabiliyor, bazısı otuz iki tane yazıyor.

Mesela yemek masası...Yemek masası başka neler için kullanılabiliyor? Yemek masasının üstünde kardeşiyle ders çalışıyor mu? Babası akşam 7’de gelince yemekten evvel bir rakı içiyor mu? Annesi üstünde dikiş dikiyor mu? Yani bir satıh multi fonksiyonel olarak, nasıl kullanılır?

Bilhassa küçük evlerde, aynı mekanı ve aynı aygıtı dönemsel olarak birsürü fonksiyona ayırt etmek. Aile olarak kapının dışında ayakkabılarınızı çıkarıp eve ayakkabısız mı giriyorsunuz? Giriyorsunuz.. O zaman bu ayakkabıların sayısı misafir geldiği zaman yirmiye çıkıyor. Bu arada elektrik söner ve sen de yukarıdan gelirken takılırsan bunlara, bu kazanın sebebi kim? Ayakkabının çıkartılması Japonlarda ve Budizm kökenli sosyal yapılarda da geçerli, mesela Taylandlı da ayakkabısını çıkarır eve girerken, çorapla gezer. O zaman bunların da ev kurgusunda yeri var mı, yok mu ? Var. Mesela postacı mektubu nereye atıyor? Kapının altından atıyor, sen de çamurlu ayağınla basıyorsun elalemin mektubunun üstüne...

Problem mi, problem... Bunları saydığın zaman, otuzu buldu mu, buldu... O zaman sen evi zaten yaptın.. Konut zaten çıkıyor kendiliğinden. Bu ne demektir, bina demektir.. Bunun üstüne bina yapmak, makyaj yapmak olur, bina yapmak değil.

ÖK: Binayı çizerek çözmeye başlamaktansa, bütün sorunları liste halinde yazarak başlamak aslında çok doğru bir yaklaşım.

MK:
Çünkü beyin ele kumanda ettiği zaman netice alıyorsun.

ME: Yazmaktan kasıt, bir edebiyatçı tavrıyla değil, mimarca biz ona program diyoruz.. Bütün bu ihtiyaçlar, eksikler ya da fazlalar için..

MK:
Program değil bu, bu ‘perception’, algılama yeteneği. Baktığın zaman o problemi orda teşhis etmek. Program; yapılacak olan miktarlar, kuantiteler, ekonomisi...Otuz sual-cevap da algılama yeteneğini kullanmasını sağlamak için verilmiş bir ödev.

ME: Kişisel gelişim için sanırım...

MK:
Tabii, zaten ben bunu universalize edemem ki... Senin otuz tane bulacağın problemin belki onu ortak olacak, gerisi senin kendine ait problemler olacak... Gözlediğin zaman ne kadar çok boşluk-mimarca değil, insanca- ya da müdahele ihtiyacı yakalarsan, onu mimariye dönüştürmek hem daha sağlıklı, mimariye daha yakışır bir üslup olur; hem de sonuç getirir. Öbür türlü mimarinin adı mimaride kalıyor. Mimarlık mesleği, anlam bakımından, bir doktorun, veya benzeri mesleğin teşhis kabiliyetinden öteye bir meslek değildir. Yani karşındaki problemin teşhisini doğru yaparsan, ‘senin karaciğerinde biraz büyüme var’demek gibi birşey olur.

ME: Bu tasarlama sürecinin etaplara ayrılıyor olması ve bunların hiyerarşisinin olmaması bilgisi çok değerli. Daha sonra bir adım daha atıp, etaplardan herhangi birinin ,biraz daha özelleştirilmesi seçiliyor. Burda tabii ki kişisel bir tercih yapmak gerekiyor, yani siz bir tanesini seçiyorsunuz, size birisi ‘şunu’ demiyor.Dolayısıyla, vaziyet planı ölçeğinde kararları alırken, yapının bütününün kararını vermiş oluyorsunuz. Korkuluk kararını da vermiş oluyorsunuz, yüzeyden suyun alınması bilgisinin kararını da vermiş oluyorsunuz, aydınlatma elemanının ne olacağının kararını da vermiş oluyorsunuz. Ancak son yapılarınızda, bunların yer değiştirdiğini, yani önemli bulduğunuz detayların artık yapının önüne geçtiğini okumaya başlamıştım.

MK:
Yapının önüne geçti derken, orda benim görüşüme uymayan bir kelime kullanıyorsun. O da şu; yapı nedir ki onun önünde veya arkasında başka birşey olsun? Yapı bunların tümü değil mi? Sen hala yapıya yapı, detaya detay diyorsun, öyle bir kavram yok..

ME: O etaplar ve önem derecesi bilgisi üzerinden, cidarlar gelebilir mi mesela ?Buradan bir adım daha atıp betonarme bir yüzeye gelmek, hatta betonarme malzemeye gelmek, ve burdan da brütel bir dile gelmek istiyorum. Göztepe’deki apartmanlar sizin ilk yapılarınız. 30 yaşındasınız ve Türkiye’de kurduğunuz ilk büro. Bundan önce İngiltere’de çalışmalarınız var.

MK:
Var tabii, ama daha evvel Alpay Aşkun’la Geyve’de ve Ali Fuat Paşa’da yaptığımız Yapı Kredi binaları var. Onlar brüt beton değildi. O zaman brüt betona cesaret edemiyorlardı.Yapı Kredi’nin daha sonraki binaları brüt betondur. 

ME: Göztepe’deki apartmanlarda ilk blokla ikinci blok arasında zaman farkı var mı ?

MK:
İlk önce, ortadaki, köşe olmayan bina, sonra da köşe bina yapıldı. 

ME: O iki yapı arasında bir dil farkı var, bu cepheye çok yansıyor ve yapının da kimliğini değiştiriyor. Yani bir tanesi A, bir tanesi B yapısı gibidir, peki bu kadar farklı bir bilgi nasıl çıktı?

MK:
A-B değil, tercihleri sadece sen yönlendiremiyorsun..Mesela birinci yapıyı yapan müteahhitin brüt betona girme olasılığı yoktu, böyle birşey düşünmek bile mümkün değildi..Bunun üzerine, büyük bir risk alarak o binanın dolgu malzemelerini tuğla yaptım. Geri kalanını beton olarak denemeye karar verdim. İkinci binada ise, betonun Türkiye’deki şartlarını daha yakın takibe aldım.Aslında 1960’larda İngiltere’de betonun alasını döküyorduk biz.

ME: Dolayısıyla betonarmeyle ilişki aslında oralardan geliyor..O dönemde Türkiye’de öyle bir iş yapılıyor muydu? Yani Behruz Bey’den sonra betonarmeyi ilk olarak kullandığınızı söyleyebilir miyim?

MK:
Evet. Söyleyebilirsin tabi. 

ME: Peki, Turgut Cansever''in Karatepe Saçakları bu anlamda ilk yapı olabilir mi?. Çünkü Karatepe Saçakları sizden önce yapıldı. Adana’da, Hitit Döneminden kalma antik bir kalıntı üzerinde beton saçak var.Yapı olarak konuşuyorsak onun bir örtü olmasından öte onun iyi bir yapı olduğunu söyleyebilirim. Orada ayrıca bir Kazı Evi var, o da brüt bir yapı olarak ayakta duruyor. Sıralama yapmak anlamında değil; demek ki, o dönemde dil olarak öyle işler yapılıyordu.

MK:
Onun arkasında yatan esas neden dil değil. Adana’da Saçak ve Kazı Evi’ndeki betonun kullanımı, o günkü şartlarda oraya sıvayı dahi götüremeyecek sınırlamanın sonucunda, zaruretten doğmuştur. Behruz Bey’in ve benim yaptığım; brüt betonu binada ‘ciddi’ malzeme olarak kullanmaktır... O zaman, 1940’larda, 1950’lerde pek çok baraj da yapıldı Türkiye’de..
Betonun orada ciddi bir estetik mülazayla, veya bir yapı malzemesinin inancıyla kullanılmış olduğunu sanmıyorum.. Türkiye’de beton bırakılmış çok yapı var, o devirlerde.

ME: Ama ona beton bırakılmış dersek fazla hafife almış oluruz. diye düşünüyorum..

MK:
Zaten, Brütalizm ve Brüt beton adını 1958-59’da İngilizler ortaya çıkardı. Brütalizm ismini verense Reyner Banham’dır. Brütalist mimarinin öncü kabul edilen binalarının başında da Maisons Jaoul geliyor. Auguste Perret, betonarmeyi ilk olarak kullanmış, teçhizatla, demirle betonu beraber çalıştırmış. Şimdi biz nasıl yeni malzemeler araştırma, üretme noktasındaysak; teflon, petek malzemeler, ya da çeşitli cam ürünleri ile cephe, ya da mekan yaratmaya, ya da bina yapma çalışıyorsak, o da o günün şartlarında aynı şeyi yapmış... Yoksa beton Romalıların da çok kullandığı bir malzeme, brüt beton kavramı farklı birşey ..Hatta Romalılar başka birşey daha yapıyorlar, Tekirdağ Rodos’tan gelen özel bir toprak kullanıyorlar. O toprağın bir eşi de meşhur Pantheon Tapınağı’nın yapıldığı toprak. Theodoros’un kardeşi Roma’da doktor. Pantheon’u devamlı inceleyerek buraya bilgi veriyor. Yapının bütün davranış biçimi, kubbenin nasıl çatladığı, drum’ın, yani kaidesinden sonraki açının çatlamadan dolayı ne olmaması gerektiği üzerinde yazışmaları var karşılıklı. Tekirdağ civarlarında, Rodos’ta buldukları topraktan getiriyorlar. Ondan, çekme gerilmesi çok yüksek tuğla yapılıyor. Sonra o tuğlalar alınıyor, eziliyor ve harç yapılıyor.Onlar bir nevi çelik gibi çalışıyor, diğerleri de basınca çalışıyor, yani betonarmenin şu andaki çalışma prensibi. Orada o malzemeyi pulverize edip, ya da blok olarak kullanarak yarattıkları ayrı bir denge. Çekme ve basınç mantığı Roma’dan, antikiteden beri var.

ÖK: Cidar meselesine.dönersek... Betonarme hem strüktürü kuran teknolojinin kendisi, hem de bir dil olarak da kullanılabiliyor; brütal bir dil. Sizin ilk yapılarınızda o brütal dil çok daha keskin ve net görünürken, git gide değişiyor. Mesela Atk’da binalar kaplanmaya başlanıyor. Bu değişim neden ileri geliyor?

MK:
Şimdi, bilhassa Türkiye’de her şey mimarın elinde ve seçiminde olmayabiliyor. Bunu bana çok sordular, esasında ben malzemeci değilim. Malzemeyle mimarlığı klişeleştirerek bir etiket, ve yahut da bir söylev yaratma peşinde değilim. Tadao Ando, bana sorarsan, yer yer, zaman zaman monotonlaşıyor, yani can sıkmaya başlıyor. O renksizliğin yeknesaklığı zaman zaman insanı boğuyor. Ancak, mekan kurmadaki becerisi onu örtüyor ve Japon olmasından dolayı presizyon çalışma yeteneği, betonu o halde vurgulamasına imkan veriyor. Mesela Louis Kahn onu Pakistan’da beceremedi. Le Corbusier; umurunda değildi. Asla detaycı olmayan bir adamdır, çok kabadır detayları. Birkaç tane çok güzel apartman içi detayları var, Ancak genelde, Marseilles’a, Chandigarh’a bakarsan, paspaylarının döküldüğünü, demirlerin paslanmaya başladığını görürsün...Nitekim, Göztepe’nin yeşile boyanmasındaki sebep de, donatının ortaya çıkmasıdır. Mecburen tamir gördü; 1972’den bu yana.. Tabii o zaman dökülen betonun kompak kullanılması mümkün değil; vibratör yok, şu yok, bu yok... O teknolojiyle, tokmakla dışarıdan vurarak; kayganlığını arttırmak için de turyağ- sıvı bir el sabunu vardı -kattık betonun içine. Kalıp tahtaları da o zaman böyle değil. Kalıp tahtası olmadığı için... O zaman Kadıköy’deki bütün köşkler yıkılıyor, hepsi Karadenizli’lerin elinde, bizimki de dahil.. Bir metamorfoza girdi Kadıköy, rezil olmaya doğru, sonunda oldu. Sökülen döşeme tahtalarını aldım, ve kalıp yaptım, cidar yaptım ve onunla döktüm. Onun için kalınlıkları 8 cm.dir.

ÖK: İlginç bir süreklilik var. Köşkün tahtalarından binanın kendisinin çıkması...

MK:
Sonra, 1980’lerde Amerikan Hastanesi’ni brüt beton yaparken , artık çirozlar çıkmıştı. Çirozlar çıktığı için daha ritmik kalıp detayları vardı, ama çirozları sökerken patlatıyorlardı. Ben de onları görmek istiyordum, şimdi hala Tadao Ando’nun yaptığı gibi. Onun için sistem ve sökme detayı geliştirdim.

Ömer Yılmaz: Biraz da Karayolları Binası’ından bahsetsek? O bina yarışma mıydı yoksa özel olarak mı size geldi?

MK:
Yarışma değildi, Karayolları bana bizzat verdi.Başka birkaç yapımı görmüşler. Binalar etap etap, onların isteğine göre yapıldı. (Plan üzerinde yapıları göstererek) Bunu istediler, bunu yaptık, sonra bunu istediler..Sırayla yapıldı. İlk olarak şimdi Çevik Kuvvet’in kullandığı bina yapıldı. İşletme Müdürlüğü, Yemekhane, Lojmanlar ve Araştırma Müdürlüğü aynı anda yapıldı. Kule daha sonra yapıldı. Onun yerine ufak bir bina yaptım.. Temelleri döküldü, birinci kata çıktı, sonra Ankara’dan, Ulaştırma Bakanlığı’ndan sanırım, talep geldi, İstanbul Metrosu’nun yapımında da metruyu ve 17. Bölge Müdürlüğü’nü bu binaya yerleştirmeyi düşünüyorlardı. Onun için 74’lerde biz metroyla çalışıyorduk biz. Bu binalardan birinin alçak, diğerinin yüksek olmasının sebebi, birinin metro binası olarak, diğerinin de Karayolları’nın kendi binası olarak kullanılacak olmasıydı. O zaman devlet binalarında inanılmaz kısıtlamalar vardı, mesela 200 lümenlik ihtiyaç 50’ye indiriliyordu, kireçten başka boya sürülmüyordu. O dönemde yaptık bu binaları.

ME: Kabul ettirmede zorluk çektiniz mi peki?

ÖY: Aynı dönemin aslında diğer devlet binalarına da bakmak gerek.Örneğin Sedad Hakkı Eldem’in Zeyrek''teki SSK Binası da aynı zorluklarla mı yapıldı?

MK:
Yalnız Zeyrek’in devleti ve yahut da kurumu korkutacak bir tarafı yok ki.. Ben burda A’dan Z’ye Türkiye’nin ne duyduğu ne işittiği işlere kalkıştım... Mesela ısıcamı kullandığım için Ankara’dan bana mektup yazdılar, niçin iki tane camı arka arkaya kulandım diye..(Gülüşmeler) Gülüyorsun ama hiç gülüncek bir şey değil ki.. Bülent Ecevit beş tane lambadan üçünü kapattırıyor, ben iki tane camı arka arkaya kullanıyorum, olacak şey mi bu ..

Sonra kalkıyorum, renkli cam istiyorum, güneş kesici...Bu nedir diyorlar.. Gidiyorum Paşabahçe’ye toplantı yapıyorum, o zaman ithalat, söz konusu değil. Paşabahçe’nin Pinkington ile burada lisans anlaşması var. Pinkington lisansıyla cam yapıyor, drop?glass’ın başındayız daha Türkiye’de. Ben diyorum ki, burada renkli cam yapalım. O zaman ilk çıkan camlardan, ismi antisolar reflex gibi bir şeydi, tabi herkesin dili tutuluyor.Binanın maketi Saffet Bey’in masasının arkasında duruyor, gelen giden bu nedir diye bakıyor nedir bu diye..Tel mi olacak diyorlar.. O arada o zamanki müdürleriden biri ‘Pinkington’da ithalat yok ama takas var’ dedi. Dolayısıyla Paşabahçe parayı getireceğine, mal takası yapmış gibi oldu, yani ben sana cam veriyorum, Pinkington’la sen de bana cam ver... Sonra ısıcam yaptıracağımız için, Paşabahçe ilk defa ısıcam tesisi kurdu.

Onunla da kalmadık, asma cepheli dedik, asma cephelinin ‘a’ harfi yok Türkiye’de... Asma cephe dizayn ettik Aksoy Alüminyumun sahibi, Hamdi Aksoy’la beraber. Bina çok yüksek olacağı için alüminyumun renginin de hoş durmayacağını düşündüm. ‘Burada simsiyah bir şey görmek istiyorum’ dedim, o benim iç kararımdı, duygusal bir karardı belki ama...Camların da siyah olması gerektiğini düşündüm. O zaman alüminyumun eroksali bile zor bulunuyordu..İsviçre’de Sandoz firmasıyla temas ettim. Onlar alüminyum üretimi için silika pulvar üretimine geçmişlerdi. Onlardan deneyimlerinin sonucunu aldık, alüminyumların düşeyde kullanılması gerektiğini söylediler. Yatayda güneş soldurucu etki yapabiliyor. Nitekim oldu, boyayı getirttik, banyo yaptırttık.. Yani renkli alüminyumu ilk defa ben yaptım Türkiye’de.

OY: Mehmet Bey, vaziyet planındaki bütün yapılar betonarme mi?

MK:
Hepsi beton, ama sıvalı. Aslında biz bunları sıvamadan,tamamen brüt olarak yapmayı isterdik tabii. O zaman 2490 ihale kanunuyla binaları laz bir müteahhite verdiler. Mecburen ihaleye çıkarılmış binalar. O zaman bizim tecrübesizliğimizin de çok büyük etkisi oldu, yapacak olan kişinin yetersizliğine rağmen düz çatıda ısrar ettik. Onlar da çatıya ruberoid yerine herhalde zifte kartonu batırıp sürdüler. Üç gün sonra, bina daha bitmeden seller girdi içeriye. Bunun üzerine Karayolları da hepsinin üzerine ondulini çekti, binaları tanınmaz hale getirdi... Binaların eski çizimlerine bakarsak, hepsi brüt beton olarak tasarlandı, noktaları, derzlerine kadar... Buna rağmen dökülen beton çok kötü oldu, biz de kumlu malzemeyle, biraz da betona benziyor diye sıvamaya uğraştık ama...İki ay falan sonra rezalet bir şey çıktı ortaya..Cici bici oldu, parapetler alüminyuma dönünce, yukarıdaki orijinali brüt beton olan parapet de alüminyuma dönünce... Karayolları binaları benim açımdan, planlama olarak virtüözü temi kullandığım yapılar dizisidir. Ama yapıların imalatı sırasında, bütün kurnazlıklarım ve manevralarıma rağmen, ihale kanununu aşamadım. Bugün bir devlet yapısının nasıl bir neticeyle biteceğine daha ilgi gösterilir. O gün öyle bir şey söz konusu değildi. Karayolları Genel Müdürlüğü, Cahit Bey, Rıdvan Bey, Saffet Bey’in o zaman bu binaya çok önem vermelerinden dolayı, bu dediğim yenilikleri Türkiye’ye getirebildim..

ÖK: Karayolları kompleksindeki tüm binalar toplam kaç senede tamamlandı ?

MK:
1972’de temel attık, 1974’te kuleye başlandı. 1976 buçukta da kule bitti.

ME: Mehmet Bey o zaman biz, eğer bir sakıncası yoksa şöyle kurabilir miyiz? Göztepe’deki apartmanlarınız, Karayolları, Maçka Sanat Galerisi, Amiral Bristol Hastanesi, Sağra Evi, Sabah, betonu ustalıkla kullandığınızı düşündüğüm binalar..İyi ki de kullandınız ve bizim için de böyle bir yol açıldı. Burada bunu öne çıkaran şey yapılardaki diliniz, yapılardaki cidarlarınız benim için. Ya da yapma biçiminiz aslında. Çünkü yaptığınız şey, ya da koyduğunuz şey, hem bir duvar olmaya başlıyor, hem bir strüktür olmaya başlıyor, hem de yapının ta kendisi olmaya başlıyor. Göztepe’deki apartmanlarda sergilediğiniz dil, sizin oraya gelişiniz, çok muhalif, olağanüstü... Karayolları’ndaki tutumunuz, yani o dönemin koşullarını düşünürseniz, yine muhalif, elinize sağlık. Sağra evinde o coğrafyaya uzaydan gelmiş gibi konan o kutuyu yerleştiriyor olmanız yine muhalif ve çok güzel...

MK:
Ama o uzaydan gelmedi ki, orada aldığım bütün tedbirler, o yörede alınması gerekli tedbirlerinin çağdaş bir sentezi. Orada başka hiçbir şey yok. Yani ben modern mimarlık yapmaya gitmedim burdan.

ME: Söylemeye çalıştığım, sizin 1969’da ‘yapı yapmaya başlıyorum’ dediğinizdeki dille, 1990’da Sabah Binası’nı yaptığıniz dil arasında bir kopukluk yok. Yirmi yıl boyunca bence brütel tavrınız, kullandığınız teknoloji, hem de kullandığınız malzeme nerdeyse aynı olmaya başlıyor. Malzemeci bir mimar olmadığınızı, yapılarınızın kimliğinin bu olmadığını biliyorum.

ÖY: Ben Mert’e katılmıyorum, Sabah’la Karayolları’nı da birbirinden tamamen farklı binalar olarak görüyorum. Ancak, Nişantaşı’ndaki Sabah binasını ben de anlamıyorum, o binadaki yapma biçiminizi. Öteki binalarınızı rahatlıkla tanımlayabiliyorum..Ancak herhalde büyüklerimizin bildiği vardır, herkes övgüyle bahsediyor o binadan..

MK:
Sizin burada,takip etmediğiniz bir olgu daha var, mimaride geçerli olan. O da context... Teşvikiye Caddesi’ni infill ritmine ve infill düzeyine bakıp, Sabah’ın binasıyla ondan biraz ilerdeki siyah ....?. binayı birbirleriyle karşılaştırdığınız zaman, Teşvikiye Caddesi’ne uyum sağlayıp sağlamadığı üzerinden başlarsanız, benim depar noktamı irdelemeye başlarsınız. Şimdi bir köyün içinde, cepheler nasıl 4 m, 5 m, 6 m gibi, ama devamlı olarak küçük, belli modüllerle yapılmışsa, buradaki bütün bu apartmanlar da o şekilde bölünmelerle ifade edilmiş durumda. Bu bölünmeleri taşıdığın zaman ne oluyor, bu caddenin ritmik bir notası oluyor.

ÖY: Peki o ritmik notayı mutlaka yakalamak mı gerek?

MK:
Tabii. Ben şunu söylüyorum, patern dediğimiz bir şey var, kültürel bir oluşum var. O oluşumun devamlılığını, aynı Ordu’da yaptığım gibi, yörenin özel olarak, bana verdiklerinden ben bir sonuç çıkararak sağlıyorum. Teşvikiye Caddesi’nin bana verdiklerinden çıkan sonuç o.

ÖK: Zaten en başından söylediniz, oradaki ritmi devam ettirmek.

MK:
İnfill. Bugün Prag’da ayakta alkışladılar o binayı. Hemen hemen dünyadaki sayılı infillerden bir tanesi. Prag’da onun alkışlanmış olması ciddi bir meseledir benim için.Yani, şehir dokusunun yenilenmesi,vücudun tamamını ele alıp, bir erkekten dişi, dişiden erkek yapmaya giden bir süreç değil. Doku yenilenmesi, bütün o paternin içindeki yerin, çağdaş bir üslupla, ama yine de o paterne uyumlu olarak devamını sağlamaktır.

Beceri yıktığın yere sen kendi kafana göre birşey yapmak değildir. Renzo Piano’nun Paris’te yaptığı müthiş bir infill. Stirling’in New York’da yaptığı infiller..Hepsi aynı, birden bire stil değiştirmiyor. Uyumu yuvarlak pencere yaparak değil, modüler olarak sağlıyor. Burada Apartman dizisinin, partizasyonun verdiği bir ritim var... Ben orda üç parseli ele geçirdim diye kendime bir grand ?palazo yapmak durumunda değilim, her biri bir parsel boyutunda bir ritim oluşmuş burada, bu ritmi ifade etmek zorundayım.

Yani, mimarlık, benim anladığım ve anlatmaya çalıştığım kadarıyla biraz lokomatif olmak ve yahut da bir narsisnus kompleksi, sendromuna düşmek değil. Biraz arkadaki furgon olmak ve önde giden vagonları ve lokomotifi arkadan seyretmek mimarlıkta daha doğru bir yaklaşım gibi geliyor bana.. O zaman izlemeye başlıyorsun.. Çünkü alçak gönüllük diye bir şey var, bu meslekte şart.

ÖY: Bana öyle geliyor ki alçakgönüllü olarak iş yapma devri dünyada da bitti, Türkiye’de de bitti.

MK:
Hayır, alçakgönüllülük bir izleme ve gözleme yeteneğini sonuna kadar götürebilmekten kaynaklanıyor. Ben ‘silik bina yapayım, veya binamı kimse görmesin’ gibi bir mimari anlayıştan bahsetmiyorum. Her yerde kendini ispat edip, makro düzeyde bir narsist edasıyla iş yapmak bence yanlış. Mesela, Zaha Hadid’in son yaptığı o galeri. Cadde boyutu, ölçek ve dolayısıyla algılama uzunlukları, mesafeleriyle Zaha Hadid’in orda yaptığının bana göre bir mahsuru yok. Mimarisini beğenirim, beğenmem, ayrı. Ama öyle bir maceraya ben de girebilirim orda, mekanlar, genişlikler, trafik, oraya öyle bir heykel koymaya müsait.

ÖK: Bir şey sorabilir miyim burada, sizin o lokomotif olmak değil tersi, son vagon olmak cümleniz... Bence bu alçakgönüllülük ya da ağırlık diyelim... Orada sergilediğiniz dil, son vagon değil, en iyi ihtimalle yan yana gidiyorsunuz...

MK:
Orada da bir sürü problem vardı, onları yine de oranın ihtiyacı sonucu, orada kullanabileceğim imkanları sonuna kadar kullanarak çözdüm. Bu kadar basit... Burada da aynısı oldu. Yani benim mimari yaklaşımımda hiçbir değişiklik yok

ME: Evet mimaride yaklaşımınızda değil de, yapma biçiminizde. Mesela cephe değil cidar tarif etmek; ya da yüzey tarif etmek.. Zaten öyle bir şey kuruyorsunuz ki ayağa kalktığı zaman, bitmiş oluyor. ,

MK:
Ben mimaride bir tek ders öğrenmedim, çok ders öğrendim, repertuarımda çok ders var. Ben öyle stilist mimar falan değilim ki, yerinde nasıl doğru görüyorsam cevabı öyle veriyorum. Yaptığım villalarda da o var. Bir düzine villa yaptım. Çok farklı üsluplarım var. Yani üslupların hiçbirinde nostalji yok; yerine göre çok farklı detaylar, görünümler, mekan kurguları var...

ME: Projelerinizdeki mekan kurgusu, duygu olarak, aynı. Birindeki kapalılık ve içedönüklük ve diğerindeki açıklık arasındaki dil aynı.. O zaman sadece kabuk mu değişiyor, ya da patern mi değişiyor, yoksa yüzey mi değişiyor ?

MK:
Tabii, akşam yemeğe giderken giydiğin ceketle sabah kahvaltıda giydiğin pijama aynı mı? Elbiselerin ne olduğu mühim değil.. Ben bazen bir malzemeyi denemek için de elime alıp oynuyorum, bunların hepsinin kısıtlı da olsa birer eksperimentel yüzeyleri var. Her binada bir miktar dozuna bakıp o bina üzerinde deneme yapıyorum...

ÖY: Sabah binası size iş olarak 1970’de gelseydi, Göztepe’deki apartmanları yaptığınız sırada..

MK:
Aynısı çıkardı. Nişantaşı’ndaki binayı yine böyle yapardım, kesinlikle inanmıyorum başka türlü yapacağıma...Zaten ben o binanın karkasını teslim aldım, yani binayı sıfırdan inşaa etmedim.Ancak tavizim yoktur, sorumluluğun yüzde yüzü benim. Bir alt yapı vardı mecburen, mesela ortayı deldim, belki kendim yapsaydım delmeyebilirdim..

ÖY: Betonarme malzemeyi seçerken, aslında neredeyse belirleyici bir teknolojiyi işaret ediyorsunuz. İyi bir kalıp sisteminiz yok, ama yine de ısrar ediyorsunuz bu konuda, elde edeceğiniz ürünü bilerek...Betonarme hem bir malzeme, hem bir duvar, hem de bir teknoloji olmaya başladı. Tüm bu seçimleri yaparken ne düşünüyorsunuz?

MK
: Brüt betonu 1973’te kullanmamda biraz da Türkiye’yi daha yeni tanımakta olmamın getirdiği tecrübesizliğin etkisi var...Yoksa denememiş olsam daha mı iyi olurdu diye zaman zaman düşünüyorum. Bazı şeyleri prematüre doğurmak da yanlış. Tamam, İngiltere’de çalıştığım süreç içinde brüt betonla gayet rahat oynadık, tüm teknolojisini biliyordum, ama buraya gelip de böyle bir kahramanlık yapmanın, doğru olup olmadığını da bilemiyorum.

Tabii Behruz Çinici için o kadar değildi, çünkü Behruz’un arkasında ciddi bir üniversitenin, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nin, rektörün, Ankara’nın sorumluluğu vardı. Bir üniversitenin ciddiyeti içinde oradaki müteahhitin yapacağı yanlışı görmek de mümkün. Betonu, özellikle ağır asmolen binalarda, kalıplara dökerken, bir yerden başlayıp ileriye doğru dökersen alttaki dikmeler ağırlıktan dolayı yavaş yavaş böyle gider, sonra sen de onunla beraber havaya uçarsın. İşçiler de dökmeye devam etmişler, dökerken ağırlığını vermeye devam ediyorsun, alttaki ayaklar da yamuluyor ve alttan kopuyor. Altı kişi beton demirlerine asılı havada kalmış üçüncü katta.. Zor indirdik hepsini aşağıya.. Yani o bilinçsizlikteki adamların sonuçta böyle bir binayı ortaya çıkartması için benim aldığım risk, biraz da, tabiri caizse cahil cüreti.

Bir yapı bir sürü faktörün birleşmesinden ortaya çıkıyor. Çapraz kontrol; Foster’ın ‘On Foster-Foster On’ diye bir kitabı çıktı. O da helikopter pilotu, benim gibi.. O da, bütün göstergelerinin çapraz kontrolü ve hepsinin beraber idare edilmesiyle çıkan sonucun mimari için birebir geçerli olduğunu söylüyor. Yağ basıncıyla, irtifala, hızlı düşmekle, haberleşmeyle... Hepsi bir bütün. Bir tanesini az ve ya çok olamaz, ya da birini sonraya bırakamazsın. Aynı anda hepsini kontrol etmelisin.Aynı şey mimari için de geçerli...

ÖK: Teknoloji geliştikçe brüt betonun da uygulama imkanı arttı. En azından Türkiye’de biraz daha gelişti Ancak tam tersine, bu sefer her şey kaplanmaya başlandı, gökdelenlere beton döküp, granitle kaplıyoruz..

MK:
Yalnız; brüt beton görüntüsü için brüt beton teknolojisi gelişmedi. Beton teknolojisi, yüksek düzeyde beton kalitesi elde etmek, betonun direnç gücünü fazlalaştırmak için gelişti, ve gelişiyor.. Şimdi Almanya’da, dökülen D225’den çok daha yüksek betonlar var. Bu betonların hiçbirisi brüt beton yapmak için oluşmuyor. Ancak, o düzeyde beton kompaklaşıp, viskozitesi yüksek olunca, performansı açısından, aynı zamanda sathı da iyileşiyor ve güzelleşiyor. Bizim zamanımızda betonu döktüğün zaman, eline alsan, bisküvi gibi kırılırdı.

ÖK: Ama şu anda , bütün teknolojiler gelişirken, geri planda sanki bunlar yokmuş gibi, her şey kaplama üzerine gelişiyor.

MK:
Beton satıhlarının çeşitli şekillerde desenlendirilmesi, kullanımına uyumlu olarak detaylanması ve ya dizayn edilmesi, henüz Türkiye’de olmuyor. Belki de, kuyruklu yıldız gibi teğet geçen bir konu. Mesela patenti Norveçlilere ait olan, Kango Hammer’la yaptığımız taramalar... Betonu yukarıdan aşağı değil, aşağıdan yukarı pompalayarak, yükselterek çıkartıyorsun, dolayısıyla her gözleme deliğinde duruyor, ve o deliğin üstünden basılıyor. Orada bir derz oluşturuyor, sonra da yıkanıyor, agregasının çıkmasıyla, yüzlerce çeşidi oluşuyor. Sandblasting dediğimiz metot var, oregon pine var, asitle onun damarlarını iyice açıp, onu iç kalıp olarak kullanıp, muazzam bir tahta patenti yaratmak. Ya da ondule?? aralarına çıta koyup içine motif yapabiliyorsun, kendi resmini çiziyorsun, koyuyorsun, kabartma, rölyefin çıkıyor..

ÖY: Eski Sovyetler Birliği Cumhuriyetleri’nde çalışan bir arkadaşım var. Yapım sistemi olarak prefabrikeyi kullanıyorlar, betonarme bilmiyorlar. Biz betonarmeyi biliyoruz, bizde, işi olmayan her adam inşaat işçisidir ve bir şekilde kalıp çakabilir. Betonarme şu an geleneksel malzeme haline gelmiş durumda. Buna rağmen bu durum mimariye bu yansımıyor, daha doğrusu çok az yansıyor. Ters bir durum var, çok iyi gelişmesi gerekirken öyle olmamış.

MK:
Beton köfte ekmek gibi bir şey, olmayan yer yok ki... Diyarbakır’da da bina yaptığımız zaman beton yapıyoruz., burada da, başka yerde de. Beton şu anda, 21. yüzyılın başında, envanter, fakat bozguncu rolü de oynamış olan bir malzeme... Ancak apartman teknolojisi, apartmanın gelişmesi, betonla, başa baş malzemeyle oluştu, yani şapkayla kafa birbirine çok güzel uydu, ve süratli bir nüfusa karşılık betonla bina yapıp, o nüfusu bir an evvel bir çatı altına, toplama ihtiyacı denk getirildi. Mesela betonu cephede kullanmanın betonu kullanma konusunda çok fazla ehemmiyeti yok.

Aslında betonun genel kullanımının irdelenmesinde yarar var, asmolende, yastık kirişlerde, iskelet bina yapımında, masif kitle yapımında... Bu kullanımların toplumdan götürdüğü kadar, topluma neler kazandırabileceğinin tartışılmasında yarar var. Betonun mukavemetiyle beraber, bilhassa deprem bölgelerinde daha ciddi mimar-mühendis kavramında, ulaşılmış, mimarlık değeri de taşıyan, sentezleşmiş herhangi bir sonuç yok. Bence konunun, küresel boyutu,önemi, ciddiyeti ve içinde bulunan durumundan. Birkaç kişinin yaptığı üç beş binayla bir bilimsel tartışma boyutuna varmak mümkün değil. Ancak bugün böyle bir tartışma mümkün olmalıdır derim ben. Çünkü Türkiye’yi esas ilgilendiren konu bu.

Mehmet Konuralp
Söyleşiler
Diyalog Arşivi
Dönem içindeki Diyalog'ların listesi aşağıdadır. Ayrıtılara ulaşmak için ilgilendiğiniz Diyalog'u listeden seçiniz: