Haberler

Kaybolan Boğaziçi''nde

Tarih: 3 Eylül 2007 Kaynak: Zaman Yazan: Selim İleri
Asıl Boğaziçi’nden eser kalmamak üzere. İhmal ve kayıtsızlık sonucu, hepi topu beş on tane gerçek Boğaziçi yalısı ayakta duruyor. Korular bakımsız; çeşit çeşit ulu ağaç git git ölmekte. Camiler, mescitler onarılmamakta.

1990’larda, Geçmiş, Bir Daha Geri Gelmeyecek Zamanlar’ın ilk ciltlerini, Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın’ı, Gramofon Hâlâ Çalıyor’u yazarken; artık hangi ciltte yer alacaksa, bir de, “Kaybolan Boğaziçi” bölümü düşünmüştüm. Fakat sonra yazamadım.

Yıllar çarçabuk geçip gitti. Geçen gün, o “Kaybolan Boğaziçi” için tuttuğum notlar, bir kez daha okumam gereken kaynakları işlediğim sayfalar karşıma çıktı, yepyeni kalmış, gerisi bomboş bir defterde.

Bir sayfada “Vecdî’nin dizesi” diye yazmışım; “bugün adını bile bilmediğimiz Vecdî’nin dizesi, adını bilmediğimiz, işitmediğimiz...” Ahmet Hamdi Tanpınar anmış o dizeyi:

Yeniden şu’lebâr-i sahil oldu köhne Kandilli...

“İkinci Dünya Harbi’ndeki karartma günlerinde Kuzguncuk’ta bir gece”, alıntıladığım dize, Tanpınar’a birdenbire çıkagelmiş. O geceyi âdeta Kandilli’yle haşır neşir geçirmiş.

Ertesi sabah gittiği Kandilli’de hülyasının en küçük bir izine rastlayamayacaktır, Huzur romancısı. Herhalde yıkık yıprak birkaç bahçe, göçen ahşap evler, sahilde bir iki yalı, üç beş kayıkçı Kandilli’nin mekânları ve insanlarıdır. Rıhtımlar kırılmış bir orgu andırır. Tanpınar, bir zamanlar o kadar şöhret bulmuş, sevilmiş Boğaziçi semtinin çökkünlüğüne şaşar.

Bir sorular külçesi… Boğaziçi neden tarihî çehresini koruyamıyor? Geçmişin silinip gidişi gerçekten zorunluluk mu? Zamanı, “bir iç medeniyet âleminden” değerlendirmemiz imkânsız mı? Büyük düğüm...

Fakat Tanpınar, yaldızlı tavanla, gümüş eşyayla, mermer alınlıkla fazla oyalanamayacağını söyler. Bütün o ‘eski’ şeylerde biz mâziyi değil, mâzide var olanın yerine koyamadığımız şeyleri arar ve boşlukta hissederiz kendimizi. Hatta bu düşünce bile bir sorudur. Öyle bir soru ki, boyuna tedirgin eder...

Notlarıma göz attım ama, işin içinden çıkamadım.

Duyarlı, iyimser, iyicil Ziya Osman Saba, Boğaziçi’nde çocukluğuna ilişkin gelgeç bir iki görüntüyü anmış. Zamanın geçişini yazıda çizide dondurmuş:

O zamanın Bebek Bahçesi’nde patinaj sahası varmış. Kaymak gibi çimento üstünde “uzun, geniş etekleri, ince belleri, şişkin göğüsleri, büyük ve tüllü şapkalarıyla oradan oraya kayan, kâh tek, kâh kavalyeleriyle uçan, uçuşan madam veya matmazellerin hepsi bugün artık” eski model dergilerinin sayfalarında solmaya devam ediyor...

Ziya Osman, Bebek Bahçesi’nde babasıyla birliktedir. Koyu yeşile boyanmış demir ayaklı mermer masada, bir şişe birayla bir tabakta iki dilim kaşar peyniri, yalın bir resim gibi anımsanır. Sonra iskele: Şirket vapurlarının numaraları ezberlenir. Makine dairesinden buharlı homurtular yükselir, kızgın hava yüzlere çarpar. Vapur kalkmıştır. Bebek günü sona eriyor. Sert, azarlayıcı söylemiyle vapur bacası ötüverir...

Yenimahalle’den Fırıldak Bahçesi’ne doğru yürüdüğünüzde, Boğaz’ın dinmeyen rüzgârına karşı boyuna, renk renk fırıldaklar döner ve çocuk düşlemine sevinçler bırakır...

Galiba en çok bu Fırıldak Bahçesi’ni kıskandım.

İstanbul’un çok değerli bir yazarı olduğuna inandığım Haluk Y. Şehsuvaroğlu, 2 Ağustos 1961 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, Boğaziçi uygarlığının mimarî açıdan tamamıyla göçmek üzere olduğunu açık seçik yazmış:

Asıl Boğaziçi’nden eser kalmamak üzere. İhmal ve kayıtsızlık sonucu, hepi topu beş on tane gerçek Boğaziçi yalısı ayakta duruyor. Korular bakımsız; çeşit çeşit ulu ağaç git git ölmekte. Kahveler birer ikişer yıkılmakta. Camiler, mescitler onarılmamakta. Taşlarının her biri sanat eseri mezarlıklar apar topar ortadan kaldırılmakta. Özetle Boğaziçi’nde bayındır her şey bir ayıp silinir gibi çarçabuk yok edilmekte.

1963’te Şehsuvaroğlu, aynı sorunlar çerçevesinde, görüşlerini, kaygılarını bir kez daha sıralar; hazin temennilerde bulu nur.

Yıkılan yalıların yerine çirkin beton apartmanlar yapılmaktadır. Kıyıları, kömür dağları ve akaryakıt depoları kuşatmıştır. Büyük çayırlar parsellenerek, taşra görünümlü yörekent mahalleleri haline getirilmiştir.

Hasip Paşa Yalısı -Neredeydi?- sahibi, Hasip Paşa’nın torunu “vefalı” Hâmi Bey, “ölünceye kadar büyük fedakârlıklarla, dede yadigârı yalıyı itina ile muhafaza etmiş”tir. Devletin burayı müze haline getirmesi en büyük dileğidir. Şehsuvaroğlu, vârislerin devlete baş vurmalarını önerir. Ümit etmektedir ki, eski eserlerin koruyucusu Millî Eğitim Bakanlığı Hasip Paşa Yalısı’na sahip çıkacaktır.

Vaniköy’de Mahmut Nedim Paşa Yalısı, paşanın kızı Samiye Bilhan ve oğlu Profesör Nebil Bilhan’ın çabalarıyla henüz ayaktadır. Ne var ki, ailenin yalıyı onartma imkânları yoktur. Benzer durum, Kanlıca’daki Saffet Paşa Yalısı’nda da yaşanmaktadır. Bu yalılara yardım eli nereden uzanacak?

Şehsuvaroğlu hazin temennilerini tekrarlayıp durmuş.

Notlarım arasında, ressamların eserlerinden yararlanma girişimlerim de var. Şöyle bir bilgiçlik yazmışım:

“Bu resimlerin Çallı’da, Hikmet Onat’ta, Ayetullah Sümer’de, H. Vecihi Bereketoğlu’nda, Hamit Görele’de belirip, Bedri Rahmi’nin bazı çalışmalarından sonra silinmesi, yalnız resim tarihimiz açısından değil, Boğaziçi’nin ressamda bıraktığı iz açısından da enikonu düşündürücü sayılmalıdır.”

Bu kez başka bir şey geldi aklıma: Andığım ressamların eserlerinde denizin rengi. Çünkü Boğaziçi’nde deniz boyuna renk değiştirir. O renk yelpazesini yazmak...

Sonra, ilk modern ressamlarımız, Boğaziçi’ni daha geniş görüngelerden alımlamışlardır. Buna karşılık -sözgelimi Şefik Bursalı’da- görünge de, çerçeveleme de daralır. Sanatçı, kısıtlanarak seçilmiş, alanı, göz erimi daraltılmış bir peyzajın ardına düşmüş gibidir.

Bu yeni zaman resimlerinde, Boğaz denizi, handiyse, enginlere, açık denize uzanamamaktan doğan boğunç duygusu kuşanmıştır.

On dokuzuncu yüzyılın sonunda, ressam, daha geniş bir görüngeyi kendiliğinden yeğlemiştir. Burada bir paradoks söz konusu: O zamanlar arınmışlığını iyi kötü koruyan doğa, sanatçının bastırılmış özgürlük istemine ses yöneltirken; git git anlamını yitiren görünüm, kasvetli bir içe kapanışı yedeğinde barındırmaya başlar. İlk Batılı ressamlarımızın eserlerinde Boğaziçi vahşi doğasıyla sereserpedir. Fakat hemen sonraki dönemin resimlerinde Boğaziçi yabanıllığını bütünüyle yitirir.

Givanian’ın görebildiğim bir iki resminde Boğaziçi ay ışığına sarınmıştı ve hülyalı bir dinginlik içindeydi...

Kaybolan Boğaziçi’nde, ara sokaklarda, kıyıdan uzaklaştıkça, tepelere doğru, dik yokuşlarda, yapayalnız bırakılmış evler görmüştüm, yıllarca, özellikle Anadolu yakasında, Kuzguncuk’ta, Beylerbeyi’nde, Çengelköy’de, Beykoz’a kadar. Bu evlerin son eski eşyaları -yaldızlı bir ayna, bağa ve sedef işlemeli bir konsol, pirinç karyola, billûr avize, hatta tabak çanak, kırık biblo...- er geç eskicinin eline düşmek zorundaydı. Öylece dağılıp gitti.

İkinci köprüden geçip, Anadoluhisarı’na saptınız mı, yolun sağında küçük ve içli bir mezarlık, yıkık devrik taşlarıyla, ulu ağaçlar altında kaybolmuştur.

Bana öyle gelir ki; Mehmed Rauf’un operaları, Nahid Sırrı’nın fıskıyeli havuzu, Bihter’in aşk-ı memnuu, Şair Nigâr Hanım’ın bir akşam kayıktan inerek birdenbire gençliğinin sona erdiğini hissedişi, alçak tavanlı odada ayna karşısında yaşmağını çıkarışı, süslerini bozuşu, nemli avlulara açılan deniz kapılarının çıngırakları, Abdülhak Şinasi’nin rüyaya benzettiği eski musiki, menekşe renkli sulardan yansıyan ışık dökülüşleri, camları kırılmış limonluklar, Ayetullah Sümer’in Boğaziçi’ne dair son yorgun peyzajı, Huzur’un kuru meşe yaprakları, rengârenk fırıldaklar, çocukların uçurtmaları, Nuran’la Mümtaz ayrılır ayrılmaz ışığı parlayan sokak fenerleri, hep bir arada, sarmaş dolaş, karmakarışık, orada gömülüdür.
Takvim
<<Haziran 2011>>
Pzt Sal Çar Per Cum Cmt Paz
    1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 30      
Haber Bölümleri
Haber Kategorileri
Yayınlanan haberlere günlük olarak yukarıdaki takvimden, haberlerin kategorilerine ise aşağıdaki listeden ulaşabilirsiniz.