Haberler

Sislerin altındaki şehir...

Tarih: 20 Mayıs 2008 Kaynak: Radikal Yazan: Güneş Batum
Sisin altındaki Zagreb müzik ve sanat kokuyordu, şehre merhaba dediğimizde. Beş gün süren gezimiz sonlanırken müzik ve sanat dolu hissettik kendimizi...

Gezilerde otellerin mümkün olan en üst katlarını tercih ederim. Şehri “seyri alem” yapmak için olduğunu belirtmeme gerek var mı? Bilmem ama yukarıdan şehre bakınca söylendiği kadar varmış, Zagreb sis pus içinde. Ama bu başka bir sis olmalı. Sanki altındaki ışıltıları korumak için bilerek bir sis yumağına sokulmuş bu şehir. Şehir sakin ve dingin ancak bir o kadar da davetkâr. Doğu Bloku ülkelerinde görmeye alıştığımız geniş bulvar ve caddeleri, Alman etkisinde kalmış bina mimarileriyle donatmışlar. Biraz da Avusturya etkisi. Her binanın bir küçük geçidiyle arka bahçelerine ulaşabiliyorsunuz. Ulaştığınız her bahçede bir kahve ya da minik bir dükkanla karşılaşıyorsunuz. Ya da Zagreb’de çok bol olan resim galerileriyle. Yaklaşık 800 bin civarı nüfusuyla, aslında minik ama yaşadıkça büyüyen şehirlerden.

İlgimizi esas çeken ve görülmeye değer eski şehir iki kısımdan oluşuyor. Yukarı Şehir denilen 11. yüzyılda kurulmuş eski yerleşimle 18.-19. yüzyılda kurulmuş nispeten yeni yerleşim olan Aşağı Şehir. Ancak hepsi birbirine yürüme mesafesinde. Yürümekten en hoşlanmayan dahi zorlanmayacaktır, zira şehir dümdüz bir ovada. Tek yokuş, aşağı şehrin yukarı denilen kısma olan kısa bağlantısında. Onu da finiküler (teleferik) çıkabilirsiniz. Renkli işlemeli kiliseyi, Opatiçka caddesindeki şehir müzesini, Miletacka sokağındaki İvan Mestroviç heykel atölyesini ve müzesini gezdinizse, iyi bir yemeği hak etmiş demeksiniz ve eğer yer bulursanız tarihi “Pod Griçkim Topom” restoranda bir yemek yemelisiniz. Yer bulmanız zor olabilir zira masa sayısı beşle sınırlı. Belki biraz pahalı ama görülmeye ve yemeğe değer. Birer kadeh şarap ve iki porsiyon yemek için ortalama 250 Kuna civarı ödüyorsunuz. Kaz ciğerinden yapılmış pate oldukça iddialı. Restoran adını top atışlarından alıyor çünkü restoran 13. yüzyılda şehir kapılarını korumak için kurulmuş Lotrsçak kulesinin dibinde. Son bir yüzyıldır da tam öğle saatinde geleneksel top atışı yapılıyor ve tüm Zagreb halkı saatini bu atışa göre ayarlıyor.

Caz meraklıları için keyifli bir şehir. Örneğin hiç ummadığınız bir anda sokaktaki minik bir pasajın alt katında eski bir caz kulübüne denk gelip Dana Gillespie dinlemeniz mümkün. Teslina caddesindeki BP Jazz Club bu konuda en iddialıları. Yerel müzikleri denince de Abba, Beatles tadında müziklere ulaştığınız bu şehirde şu sıralar en meşhur olan şarkıcılar Massimo, Drazen Zecic folklorik tadında; Natali Dizdar ise daha pop, Miroşlav Skora albümünü ise iyi bir müzik dinleyicisi iseniz kesin satın almalısınız.

Yine bir merkezde olan Mareşal Tito meydanındaki 1894/95’te inşa edilmiş Hırvat Ulusal Tiyatro binasında mutlaka bir konser ya da gösteriye gitmenizi öneririm. Biz öyle yaptık ve Çaykovski’nin Kuğu Gölü balesini izledik. Baleye çok alışkın bir millet olmasak da etkilenmemiz kaçınılmazdı. Genelde siyah giyinmiş Hırvatların salonu doldurduğuna da tanık olacaksınız. Zira bu ülke insanı müziği seviyor ve kültür etkinliklerine yaşamında bolca yer veriyor. Tüm enerjilerini ve paralarını Noel’de harcamış olduklarını gözönüne alınca konserlerdeki kalabalıklar insanı kıskandırıyor adeta. Modern mimarisiyle dikkat çeken V. Lisinski konser salonunda da her güne ait bir konseri denk getirmeniz mümkün.

Hırvatistan nüfusu çoğunlukla Katolik. Dinine bağlı oldukları kadar milliyetçiliklerini de hissediyorsunuz. Avrupalının kibirli, burnu büyük havasını, güzel bir ırk olan Slav görüntülerine güleryüzü ekleyerek saklamayı iyi beceriyorlar. Yeri gelmişken bekar çapkın beyleri uyarmadan geçemeyeceğim. Zira dillere destan güzel kızları kendi ülkelerindeki yakışıklılardan kolay vazgeçmiyor ve kadını-erkeği ile uzun boylu ve düzgün hatları olan bu ülkede kadınlar güzel bulunmaya fazlaca alışkınlar. Yabancı merakı olmayan bu ülkede, Türk olmanın sempati uyandırdığını belirtirsek umutlarını kırdığımız çapkın beylere bir teselli olur belki.

Zagreb’de pazarlara da denk gelmenizi öneririm. Birisi Çarşamba günü katedralin arka kısmında Dolac meydanında kurulan ahşap elişlerinin, sepetlerin ve ucuza yiyeceklerin satıldığı pazar. Diğeri Pazar günü kurulan, Ilica Caddesi’ni batıya doğru takip edince karşınıza çıkan antikacı-eskici pazarı. Çok nadide ve ilginç eşyalar bulabileceğiniz bu pazarda fiyatlar genelde Kuna cinsinden ama avro olarak da satılabiliyor ve tam serbest pazar örneği. Bu nedenle sıkı pazarlık yapmanızı öneririm. Yiyecek kısımlarının da olduğu bu pazarların etrafında küçük kafeler mevcut ve atıştırmalık için oldukça uygun. Zaten şehirde karşınıza sık sık çıkan fırınlardan da çeşitli börek ya da ekmek çeşitleri karın doyurmaya yetiyor. Pazar denince karşılaşacağınız insanlar sizi şaşırtabilir, şapkalı, makyajlı kadınların büyük çoğunluğu İngilizce’yi akıcı bir üslupla konuşabiliyor. Bir kısmı güzel sanatlar akademisi mezunu olan bu kadınlardan bir tanesi vardı ki, dikkatimi çekmemesi mümkün değildi.

Yaşamını idame ettirmek için elindeki kıymetli eşyalarını satan ressam arkadaşının standında duran 1951 Zagreb güzeli Visnja Kajfes. Oldukça ilerlemiş yaşına rağmen bir kadın olarak kıskanma şansınızın dahi olamayacağı güzellikte. En önemlisi de makyajı ve süslü şapkasıyla vakur duruşunu hiç bozmayan Visnja adeta sahnede gibiydi. İlk kez gördüğü bizlerle sevgi üzerine sohbeti ise güzelliği kadar Hırvat kadınlarının güçlü ve kararlı hallerine iyi örnekti. Pazarda bir diğer etkili karşılaşmam ise sokak ressamı Nikola Juriceviç’leydi. İtalya Milano Üniversitesi’ndeki eğitiminin ardından İngiltere-Londra’da yaşamış. Mükemmel İngilizcesi ve italyancası olan bu adam kendisinden aldığımız minik bir resim için çay ikramıyla teşekkür etmeyi de ihmal etmedi.

Ayakkabı, çorap, kravat
Pazar denince alışveriş meraklılarına da iki kelam etmem gerekiyor. Ayakkabı cenneti olan bu ülkede her iki mağazadan birisi ayakkabıcı. Renk renk çoraplarını görünce bir tekstil ülkesinde yaşayan olarak hem kıskandım hem de hayıflandım ve dayanamayıp birden fazlasını satın da aldım. Hırvat denince, kravat kelimesini dünya literatürüne yerleştiren insanların memleketinde olduğumuzu hatırlamamak mümkün mü? Hırvatlar tüm dünyada kravatla savaştıklarını ve aslında kravat alışkanlığını dünyaya yayarak dünyayı esas ele geçirenlerin kendileri olduğunu boşuna söylemiyorlar. Preradoviceva sokaktaki Wanda kravatçısını önerebilirim. Wanda, kravatları yapan kadının ismi ve şimdi mağazayı kızı işletiyor. Fiyat olarak da genelde 60 YTL’den başlıyor. Belki çok alamazsınız ama hatıra olarak bir tane edinmek isteyeceğiniz kesin. Alışveriş kısmını kısa tutmak zorundayım. Zira benim pek vaktim olmadı ama kravat gibi sabun-koku mağazaları da görülmeye değer ve bilhassa hediyelik eşya mağazaları insanı içine çekiyor ve yol boyunca çeşitli kereler karşınıza çıkıyor. Yeşili bol bir ülke olduğundan belki de güzel-şirin şişelerdeki bir dolu bitki esanslı kokuyu satın almak istemeniz hiç şaşırtıcı olmayacaktır.

Zweigelt şarabı
Zagreb’e gelenlerin mutlaka göreceği yerlerin başında Kaptol yolu üzerindeki, şehrin en eski katedrali geliyor. Katedralin bulunduğu bölge turistik ve gezmeye değer. Etrafındaki restoranlardan ise Dizmus’u kesin öneririm. Çok iyi bir Hırvat mutfağıyla karşılaşacaksınız ve yemekle de Hırvatların Zweigelt şarabını tavsiye ederim. Son zamanlarda içtiğim en iyi şaraplardandı ve free shop’ta bulurum umudum da boşa çıktı, zira epey meşhur olan bu şarap meraklılarınca hızla tüketiliyormuş.

Sizi bilmem ama biz tüm keşiflerimizde Jelaçiç meydanına döndük ve meydandaki nostaljik kafelerde çayımızı keyifle yudumladık. İlginçtir çay bizdeki gibi siyah çay diye geçiyor ve belirtmezseniz bitki çayı geliyor. Kahve ise sadece espresso olarak algılanıyor. Kahvenin adı da Kava. Saraybosna’da da aynı terimle karşılaşmıştık. Türkçe ile ortak onlarca kelime olması da şaşırtıcı ama hoş. Osmanlı egemenliğinde yıllarca kalmış Sırp ve Boşnaklardan geçme bir etki olsa gerek.

Zagreb’de galeri ve sergiler epey bol. Adeta her köşe başında bir galeri mevcut. Hepsini tek tek gezmek için uzun soluklu bir zaman gerekiyor ve burada tek tek yazmak da mümkün görünmüyor ama en önemlilerinden Muzej Mimara’yı kesinlikle öneririm. Hem içindeki sergiyi hem de binayı gezebilmeniz için. Görmenizi önereceğim bir diğer galeri ise, şehrin doğu tarafındaki faşizm kurbanları meydanındaki, tasarımı heykeltıraş Ivan Mestroviç’e ait olan sergi binası. Galeri-sergi deyince de, eskiden şehri iki bölgeye ayıran nehrin geçtiği Radiçeva’nın paralelindeki Tkalçiçeva caddesinde, birbirinden ilginç moda evleriyle karşılaşacaksınız. Bunlardan biri Irena Sekez’in butiği. Irena dans meraklısı ve Türk olduğumuzu duyunca Mısırlı bir hocadan oryantal dans dersleri aldığını büyük bir heyecanla anlattı. Sadece oryantal değil Türk tangosundan da bahsedince bir anda bahçe içinde kendimi Irena ile dans ederken buldum.

Sisin altındaki Zagreb müzik ve sanat kokuyordu, şehre merhaba dediğimizde. Beş gün süren gezimiz sonlanırken müzik ve sanat dolu hissettik kendimizi. Görülmeye değer bir şehre bize sunduğu keyifler için teşekkür edip ayrılırken, çok eski bir dostla buluşamadan ayrılıyor hissine kapılmışlığımız nedendir, işte bunu halen bilemiyorum.
Takvim
<<Haziran 2011>>
Pzt Sal Çar Per Cum Cmt Paz
    1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 30      
Haber Bölümleri
Haber Kategorileri
Yayınlanan haberlere günlük olarak yukarıdaki takvimden, haberlerin kategorilerine ise aşağıdaki listeden ulaşabilirsiniz.