Haberler

Kuyucuk''un Kuşları

Tarih: 16 Haziran 2008 Kaynak: Açık Radyo
Ömer Madra: Ekolog, tropik biyolog, ornitolog (kuşbilimci), koruma bilimci, doğa fotoğrafçısı, Stanford Üniversitesi Biyoloji Bölümü Çevre Bilimleri Merkezi’nde araştırma görevlisi olarak görev yapan Dr. Çağan Hakkı Şekercioğlu konuğumuz. Çağan Şekercioğlu Kars’ın Kuyucuk Gölü’nde yürüttüğü ekolojik restorasyon projesiyle, Whitley Doğa Vakfı (WFN) tarafından verilen ve çevre alanında dünyanın en önemli ödüllerinden biri olan, bu yılki Whitley Gold Ödülü’nü aldı. Sizinle biraraya gelmekten çok mutlu olduğumuzu söylemeliyiz.

Çağan Şekercioğlu: Aynı şekilde ben de.

ÖM: Bu ödülün önemini bir de sizin ağzınızdan duyalım.

ÇŞ: Whitley Ödülü esasında bir projeye destek olarak veriliyor, yani verilen miktarın hepsi bizim Kuzey Doğa Derneği’nin Kuyucuk Gölü’nde yaptığı projenin masraflarına gidecek. Whitley Ödülü bir projeye destek olarak verilse de aslında bir bireye veriliyor. Esasında ben iki ödül aldım, biri Whitley Ödülü, ki bu ödülün sponsoru William Brake Vakfı, öbürü de Whitley Gold Ödülü. Ödül töreninde iki kez ödül verildi, ben iki kere çıkıp konuşma yaptım.

Whitley Ödülü epey rekabet sonucunda verilen, ince eleyip sık dokunarak verilen bir ödül. Bu sene 100’den fazla başvuru oldu, her sene de öyle oluyor, bunlardan 11 finalist seçiliyor, daha sonra bu finalistlerden daha fazla materyal isteniyor, bazı sorular soruyor heyet. Soruları bana Şubat’ta yolladılar, “bazı sorularımız var, bunları da cevaplar mısınız?” diyerek. Yine 2-3 sayfa yazdım yolladım. Daha sonra cevap geldi; “Tebrikler, finalist oldunuz, şimdi projenin güzel bir özetini yazın. Basına yansıyacak bir konuşmayı da hazırlayın, olur da seçilirseniz diye” dediler. Haber verilmiyor çünkü. Görsel malzeme istediler çok miktarda. Bizim görsel malzememiz yeterli değildi, Yaban TV de, tam zamanında denk geldi, çekimler yaptılar, onları da yolladık. Daha sonra yine bir sürü diğer formlar vs. çok emek gerektiren bir süreç oldu. Aslında para ödülü çok gibi gözükse de bu tip projeler için çok büyük bir miktar değil, bize zaten 2 yıl içinde parça parça verilecek bu miktar, yarısı şimdi yarısı da bir yıl sonra değerlendirmeden sonra verilecek. Ancak Kuyucuk’un bütçesini karşılayacak bir miktar ki esas Kuyucuk’un korunması için yapılacak çit vs. için gereken para, orada köyde pansiyon yapılması vs. için yeterli değil, çünkü bunlar daha da büyük miktarlar.

ÖM: Kuyucuk’tan bahseder misiniz biraz?

ÇŞ: Kuyucuk Gölü Kars’ın en önemli sulak alanı, özellikle kuşlar için, şimdiye kadar 164 tür belirledik, 200’ü geçecek kuş türü eminim. 30 binden fazla kuş saydığımız oldu aynı günde.

Burası önemli bir doğa alanı ve önemli bir kuş alanı dünya çapında. Biz de bu gölün korunması, araştırılması, ekolojik restorasyonu ve bölgede doğa turizminin gelişmesi amacıyla bir proje yürütüyoruz. Ayrıca çevre eğitimini de içeren bir proje.

ÖM: Siz Stanford Üniversitesi Biyoloji Bölümü Çevre Bilimleri Merkezi’nde de öğretim üyesi olarak çalışıyorsunuz.

ÇŞ: Stanford’daki pozisyonum bana çok serbestlik veriyor, araştırmama önem veriyorlar, o yüzden ders verme zorunluluğum yok, yani istediğim zaman veriyorum. O açıdan yılın çoğunu arazide geçirebiliyorum, bunun da çoğu Kars’ta geçiyor zaten.

ÖM: Küresel iklim değişikliğiyle kuş türlerinin tükenmesi arasındaki ilişkiye dair bir makaleniz var, ondan da biraz bahsedebilir miyiz?

ÇŞ: 2004 yılından beri çalıştığım bir projeydi, bilim dünyasında ilk kez kuşların soylarının tükenmesi ihtimali ile, deniz seviyesinden yükseklikleri arasındaki ilişkiyi gösterdim. Bu çok sıkı bir ilişki ve bu da tabii doğrudan insanın aklına küresel ısınmayı getiriyor, çünkü kuşlar hava ısındıkça, daha serin yüksek yerlere hareket etmek zorunda kalıyorlar, tabii sadece kuşlar değil, içinde yaşadıkları bitki örtüsü de. Bu da demektir ki kuşların irtifa olarak dağılımı giderek daralıyor. Benim gösterdiğim ilişki de bu daralmanın kuşların ve bitkilerin soylarının tükenmesi riskini arttırdığını gösteriyor. Neredeyse birebir, %97’lik bir korelasyon var, ki ekolojide böyle bir korelasyonu görmek hemen hemen imkaânsızdır, çok sıkı bir ilişki var yani. Farklı iklim değişikliği ve habitat yokolması senaryolarını birleştirerek, 60 farklı olasılığa göre 2100 yılında kaç kara kuşunun soyunun tükeneceğini hesapladık ve bu konuyla ilgili makalem Conservation Biology dergisinde 2008 Şubat ayında yayımlandı. Buna göre ortalama bir senaryoda kara kuşlarının %5-6’sı 400-550 tür. Fakat en kötü iklim değişikliği senaryosunda 2500, yani kara kuşlarının %30’unun yokolabileceğini hesapladık 2100 yılına kadar. Bu da korkunç bir senaryo. En kötü dediğim senaryo bile, dünya iklim değişikliği panelinin gerçekçi olarak belirlediği bir senaryo, yani öyle uydurma bir senaryo değil. Onların hesapladığı olasılığa göre bu en kötü 6.4 derecelik ısınmadan daha fazla ısınmanın olma ihtimali bile %17. Yani bu ‘en kötü’ denen senaryo bile gerçekleşebilir.

ÖM: Zaten 6 dereceyi bulduğu zaman dünya yüzünde yalnız kuşlar değil, bütün canlı türlerinin de %90’ından fazlası muhtemelen yok olacak.

ÇŞ: Maalesef öyle.

ÖM: 251 milyon yıl önceki permiyan krizine bakacak olursak...

ÇŞ: %95’i yok olmuştu bilinen canlıların.

ÖM: Makaleniz Steven Schneider’ın da ortak imzasını taşıyor, bizim de takip etmeye çalıştığımız iklimbilimcilerden biri.

ÇŞ: Zaten kendisi hem hocam hem de yakın dostum.

ÖM: Türkiye’de de bir kitabı Varlık Yayınları’ndan yeni yayımlandı Türkçe olarak, o da etkilendiğimiz bir yayındı. Makalenizdeki grafikte gösterdiğiniz gibi, tam bir korelasyon var iklim değişikliği ve soy tükenmesi arasında, ‘merdiven’ mi diyordunuz buna?

ÇŞ: Evet, ben buna, “soy tükenmesine giden yürüyen merdiven” diyorum, çünkü hava ısındıkça, yürüyen bir merdiven gibi, kuşlar sağ taraftan, yani tehdit altında olmayan kısımdan tehdit altında olan merdiven kısmına çıkıyorlar, daha da ısındıkça en sola gidip yürüyen merdivenden yok olma uçurumuna düşüyorlar.

ÖM: NASA’dan James Hansen da bir makalesinde bunu söylemişti zaten, “çeşitli hayvanlar, kutup ayıları da mesela gezegenden düşüyorlar” diyor.

ÇŞ: Bu kuşlar da dağdan düşüyorlar, çünkü dağın tepesine doğru gidiyorlar hava ısındıkça, en sonunda dağ bitince artık gidecek yerleri kalmıyor; ki biz de buna göre hesapladık. Dünya çapında binlerce tür için, her birinin 60 ayrı dağılım haritasını hesapladık GIS metodlarıyla. Yüzbinlerce harita çizildi bunun için, bu haritaları da makalenin diğer yazarları John Fay ve Scott Lorry yaptılar. Çok zaman alan, korkunç bilgisayar kapasitesi gerektiren bir analiz oldu; binlerce türün her biri için 60 ayrı gelecekteki dağılım haritası çizilip ona göre hesaplandı kaçının yok olacağı.

Gökşen Şahin: Biz aslında galiba kuş türlerinin yok olmasının ne demek olduğunu çok anlamıyoruz, ama bunun bir zincirin parçası olduğunu düşününce aslında %30 kuş türünün yok olması bu zincirin tamamen dağılması anlamına geliyor.

ÖM: Hayat zinciri kopmuş oluyor değil mi?

ÇŞ: Doğru. Esasında bu benim diğer bir araştırma konum, kuşların ekolojik görevleri üzerine, şimdiye kadar yayımlanmış en detaylı, kapsamlı incelemeyi, derlemeyi yayımladım. Dünya Kuşları Ansiklopedisi’nin 11. cildinde, önsöz olarak, davet üzerine yazılmış bir yazı. Önsözü kısa bir şey olarak düşünseniz de çok detaylı derlemeler oluyor bu ansiklopedinin her cildinin önsözü. Zaten 16 cilt çıkıyor, her biri için bir konusunun uzmanı ornitologdan istiyorlar bir önsöz yazmasını bir kaç yıl öncesinden. Benim bu yazdığım derleme 26 bin kelime ve 620 referanstan oluşuyordu: Kuşların Ekolojik Görevleri diye. Bunun özet bir derlemesini de Trends in Ecology & Evolution adında önemli bir ekoloji bilim dergisinde de yayınladım. Kuşların farklı bir çok görevi var, böcek temizliği, meyveleri yiyerek tohum yayma, bitkileri tozlaştırma ve besin maddelerinin taşınması. Yani dışkı yoluyla özellikle besin maddesi konusunda fakir, tropik adalara, çöl bölgelerine besin maddesi taşıma gibi işlevleri dahi var. Yani kuşların hiç tahmin edemeyeceğimiz işlevleri var.

ÖM: Hayat zincirinin çok önemli unsurlardan elbette birisi.

ÇŞ: Kesinlikle. 2004’te yayımladığım diğer bir makale, daha küresel ısınma bu kadar gündemde değilken, doğal habitat alanların yok olması ve avcılık, ya da kedi gibi bir bölgeye ait olmayan canlıların bölgeye dışarıdan gelmesi gibi, daha bilindik sebeplerden 2100 yılına kadar kaç kuş türünün yokolacağını hesaplamıştım. Bu küresel ısınma ile ilgili olan makale de öyle ortaya çıktı, çünkü o makale bayağı ses getirdi, CNN’de filan yayınlandı ve sonra arayan gazeteciler, “küresel ısınma da mı bunun sebepleri arasında mı?” diye sordular, ben de küresel ısınma açısından elimizde yeterince veri yok” dedim, ama bunun üzerine düşünmeye başladım, “bu ilişkiyi nasıl bu hesaba katabilirim?” diye. Sonra bu yürüyen merdiven ilişkisini keşfettim, her neyse o ikinci makale öyle ortaya çıktı. Fakat o ilk makalede benim cevabını bulmak istediğim en önemli soru, “ekolojik gruplar arasında bu kuşların hangileri daha tehdit altında?” idi. Ortaya çıkan sonuç, leş yiyen kuşların en çok tehdit altında olan kuş grubu olduğuydu. Bu da makale yayımlandıktan sonra maalesef doğrulandı; makale yayımlandığı sırada, Hindistan’daki akbaba nüfusu son 10 yıl içinde büyük bir azalma göstermişti, nüfusları %99’a varan sayılarda azalmıştı. Makale 2004 yılında yayımlandı, geçen sene de Türkiye’de de bir zamanlar yaygın olarak bulunan, küçük akbaba -ki beyaz, çok güzel bir akbaba türüdür- 2007 yılında, aniden “emniyette” statüsünden, 3 kategori birden düşerek “dünya çapında tehlikede” kategorisine indi ki şimdiye kadar sadece akbaba türüyle bir kaç deniz kuşu bu şekilde azalmış. Bu çok kritik bir düşüş.

ÖM: Katastrof gibi bir şey değil mi?

ÇŞ: Kesinlikle katastrof ve tam anlamıyla bir felaket, çünkü bir canlı türünün nüfusunun 10 yılda %99 oranında azalması hemen hemen hiç görülmeyen bir şey, çok ciddi bir sebebi olması lazım. Hindistan’da bunun sebebi, diclofenac adında bir antienflamasyon ilacı, yani ödem indirici. Bu insanlarda da kullanılıyor, ama ineklere, sığırlara da öok yaygın olarak veriliyor veterinerler tarafından ve Hindistan’da bu ilacı alan ineklerin leşleri akbabalar tarafından yeniliyor ve akbabalar besin zincirinin en tepesinde olduğu için bu ilaç yüzünden böbreklerinin çöktüğü ortaya çıktı. Şimdi Hindistan’da bu ilaç yasaklandı, ama tabii piyasadan kalkması çok uzun yıllar alacak. Maalesef yasaklandıktan kısa bir süre sonra, Tanzanya’da Serengeti’nin meşhur akbabalarının olduğu yerde, bu ilacın kullanımına izin verildi geçen sene. Yani bir yerde kontrol altına alınıyor, başka bir yerde yeni bir sorun çıkıyor.

ÖM: İlaç firmalarının da bunda etkisi olsa gerek.

ÇŞ: Kesinlikle. Bu ilaca alternatif, aynı işlevde hiçbir zarar vermeyen hatta, benim dostum Ahmet Kütükçü’nün akbabaların rehabilitasyonunda kullandığı, meloksikam adında bir ilaç da var. Yani alternatif de mevcut, fakat buna rağmen...

ÖM: Tabii üreticinin çıkarları doğrultusunda böyle oluyor herhalde. Serengeti, dünyanın en büyük koruma alanlarından biri değil mi?

ÇŞ: Evet. Tanzanya’da ve diclafenac kullanımı için izin yeni çıktı geçen sene. Belki Serengeti’nin akbabalarını da 10 yıl sonra göremeyeceğiz.

ÖM: Peki Türkiye’de bu durum nasıl?

ÇŞ: Bizde kelaynak nüfusunun yok olmanın eşiğine gelmesi 60’lardaki yaygın DDT kullanımı yüzünden oldu. Bu böcekleri yedikleri için zehirlendiler. Az önce, “Türkiye’de diclofenac kullanımı durumu nedir?” diye sordunuz, ben de ilk kez Açık Radyo’da değineceğim, dostum Ahmet Kütükçü ile daha yeni tartıştığımız bir konu. Ben de merak ediyordum aynı sorunun cevabını, öğrendim ki diclofenac kullanımına bundan yaklaşık 3 yıl önce Türkiye’de izin verilmiş. Giderek hem yasal, hem de el altından, yani izinsiz kullanımı hızla artıyor diclofenacın. Türkiye’de, ineğin, sığırın ölüp doğada bırakılması ender rastlanan bir durum, ama ender de olsa oluyor. Koyunlar bu şekilde ölüp doğada bırakılabiliyor, mesela kurt saldırıyor, ya da soğuktan ölüyor. Daha 2 gün önce Kars’ta bir dostumla konuşuyordum; kendisi kamyonun devrildiğinden ve 40 koyunun öldüğünden ve maalesef bunları yolun kenarında bırakmak zorunda kaldığından bahsetti. Güzel bir örnek size. El altından diclofenac kullanımı Türkiye’de hızla arttığı için bizdeki akbabaların da bu tehditle karşılaşmaları an meselesi. Belki de sayıları zaten azalıyordur ve biz araştırma eksikliği nedeniyle henüz farkına varamadık, o da yüksek bir ihtimal.

ÖM: Neden “el altından kullanılıyor” diyorsunuz, zaten izin verilmiş?

ÇŞ: Belli kısıtlamaları var tabii, ilaç piyasada, satılmasına izin var, ama belli kısıtlamaları var, tüketilen bir besin maddesinde belli miktarın üzerinde kullanılması yasak, bunların kısıtlamaları var. Veterinerlere danıştım bu konuyu, istatistikleri bekliyorum şu anda. Öğrendiğim kadarıyla, çobanlar “bu faydalı bir şey” diye mümkün olduğu kadar elde edip her çıkan sorunda koyunlara şeker gibi veriyorlar. Aynen bu ifade kullanıldı zaten “şeker gibi veriliyor, dağdaki, yayladaki ufak bir bakkaldan bile almak mümkün” denildi bana.

ÖM: Hem Tarım ve Köyişleri Bakanlığı hem de diğer bakanlıklar nezdinde de bunun yasaklanması yönünde, böyle sakıncalarının olduğunu belirterek mücadele etmemiz gerekiyor belli ki.

ÇŞ: Tabii, ama dediğim gibi, bu henüz gayrıresmi bir açıklama, ilk kez size bu konunun üzerine eğilinmesi gerektiğini vurguluyorum, bu konuda uzmanlarla da görüşülmesi mühim. Bahsettiğim veteriner dostum Ahmet Kütükçü aynı zamanda yaban hayatı rehabilitasyon uzmanı, yani akbabaları, kurtları tedavi edip doğaya bırakan bir kişi, kendisiyle bu konuyu inşallah görüşebilirsiniz.

ÖM: Çok önemli bu. Ben kendi adıma söyleyeyim, Silent Spring yani Sessiz Bahar kuşağıyım ben, Rachel Carson’ın o kitabı okuduktan sonra çevrenin korunması diye bir şey olduğunu fark ettik.

ÇŞ: ABD’de çevre hareketini başlatan o kitaptır.

ÖM: 68 kuşağının el kitaplarından biri sayılır, o açıdan da sizin de “kuş cıvıltısının olmadığı bir dünyaya doğru” diye nitelendirdiğiniz durum, benim kafamda da böyle bir çağrışım yaratıyor. Türkiye’nin çevre meselelerinde bir gerilemeye doğru gittiğine dair konuşuyorduk, biraz da bu konudan bahsedelim.

ÇŞ: Maalesef. Yale Üniversitesi’nin her 2 yılda bir çıkardığı, Dünya Çevre Değerlendirmesi, raporu var, her ülkeyi, daha doğrusu veri olan ülkelerin çoğunu, farklı kategorilere göre değerlendiriyor çevre konusunda. Yaklaşık 30-40 farklı değişkene bakarak, bunların toplamından bir endeks hesaplıyorlar. 2008 Dünya Çevre Değerlendirmesi (Environmental Performance Index) yeni yayımlandı. Maalesef Türkiye 2006 yılında yaklaşık 150 ülke arasında 46. iken -ki bu da iyi bir sıralama değil- 2008’de 72. sıraya düşmüş. Yani 2 yılda 150 ülke arasından 26 sıra geriye gitmişiz ki bu kadar hızlı bir gerileme çok az ülkede görülür.

ÖM: Beyaz akbabalardaki düşüş gibi bir şey.

ÇŞ: Aynen öyle, aynı hızla biz de böyle bir gerileme göstermişiz.

ÖM: Neden oluyor?

ÇŞ: Bu indekse ben baktım, Türkiye’nin en geri kaldığı kategori biyolojik çeşitlilik kategorisi. Zaten o kategoride 4 ayrı alt kategoriden oluşuyor, korunan alanların durumu, canlıların durumu şeklinde, hepsinde biz dünyada en geri ülkelerle beraberiz. Yani ilk 100’de bile değiliz, o kadar gerideyiz, 120, 130. sıradayız. Mesela hava temizliği, su temizliği konularında o kadar kötü durumda değiliz, hatta bazılarında iyi durumdayız; fakat doğal zenginliğin, canlıların korunmasında en geri ülkelerle bir aradayız maalesef, Afrika’nın en fakir ülkeleri ile biraradayız o kategoride.

ÖM: Büyüme ideolojisiyle de bağlantılı herhalde, yani her şart altında, herşeye rağmen büyümek, sınırsız büyümek.

ÇŞ: Zaten ‘sınırsız büyüme’ diye bir şey yok, o insanların kendini kandırması. Bakteriler de sınırsız büyüyeceğim diye yola çıkarlar, sonra aniden nüfusları çöker, bu sigmoid büyüme eğrisidir. Bunu maalesef bir çok grup zamanında görmüştür, mesela Mayalar bütün etraftaki ormanları yok edince aniden çöküp yokolmuşlardır. Bu tarihte tekrar tekrar tekerrür eden bir durum, fakat tarihten dersini alamayanlar, “sınırsız büyüyeceğiz” diye yola çıkıyorlar. Başka gezegen yok ki sınırsız büyüyelim. Şu anda benim öğretim üyesi olduğum Stanford Üniversitesi’nde taa 97’de, doktora hocalarımdan biri olan Peter Vitousek liderliğinde yayımlanan bir makalede, insanların dünya biyolojik üretiminin, fotosentetik üretiminin zaten yaklaşık %40’ını tükettiği bundan 11 yıl önce göstermişti Science dergisinde çıkan çok ünlü bir makale. Bu analiz tekrar yenilendi ve şu anda durum insanların dünya biyolojik üretiminin %50’sinden fazlasını insanların tükettiğini gösteriyor. Dünyayı bitiriyoruz artık.

GŞ: Bir yandan ormanları da kestiğimiz için artık fotosentetik üretim de azalıyor zaten.

ÇŞ: Kesinlikle. Fotosentetik üretimin kendisi de azalıyor, olanın çoğunu da biz tüketiyoruz, bu canlıların %50’den azını bırakmışız zaten demek, yakında hepsini de tüketeceğiz bize de kalmayacak.

ÖM: Bunu “bir yağma” olarak tabir ediyor, E.O. Wilson.

ÇŞ: E.O.Wilson da benim Harvard Üniversitesi’nde hocamdı, ben onun kitaplarını okuyordum lisede, Stephen C. Wood’un kitaplarını okuyordum, zaten o yüzden de Harvard’a başvurdum, büyük bir şans eseri, ikisi de hocam oldu. Benim Harvard’da ilk tanıştığım hoca E.O.Wilson’dı, doğrudan ofisine gittim ve” benim lisans danışmanım olur musunuz?” dedim, o da “çok yoğunum, maalesef artık doktora öğrencisi dahi kabul etmiyorum, ama çok memnun oldum geldiğine, Türkiye’den ilk öğrencimsin” dedi. Güzel bir sohbet ettik, bana The Diversity of Life kitabını imzalayıp vermişti Harvard’daki ilk günümde.

ÖM: Ben de The Creation adlı kitabını hatmetmekle meşgulüm.

ÇŞ: Bravo.

ÖM: İnsanın içini çok açmıyor doğrusu.

ÇŞ: Maalesef öyle.

ÖM: İşte bu kitapta ‘yağma’ kelimesini kullanıyor.

ÇŞ: ‘Yağma’ kelimesi çok doğru, çünkü geleceği düşünmeden, kalacakları hesaplamadan, büyük bir hızla yok ediyoruz. Doğal kaynakları kullanmayalım denmiyor, ama herşeyde olduğu gibi tutumlu olmak lazım, nasıl insan banka hesabını son hızla tüketmezse, geleceğini emekliliğini düşünürse, dünyanın kaynaklarını da aynı şekilde bir düşünmemiz lazım.

GŞ: Bu konunun etik başka bir yanı daha var; biz insan türü olarak diğer canlıların yaşam hakkını ellerinden alma lüksünü kendimizde görüyoruz gibi.

ÇŞ: Etik konusu benim için de bir çok insan için de en önemli olan şey.

ÖM: Wilson da tamamen bunu vurguluyor.

ÇŞ: Etik kısmı esasında işin en temel kısmı, fakat maalesef bir çok insana bir şey ifade etmiyor, biz de çevre ahlakı olmayan insanlara “en azından kendini düşün, çocuklarını düşün” şeklinde anlatıyoruz. Çünkü öyle bir kısmı da var.

ÖM: Doğmamış kuşakların hakkı da gasp ediliyor.

ÇŞ: Artık öyle kötüye gidiyor ki, artık şu anda hayatta olan insanlar da etkilenmeye başladı küresel ısınmadan; örneğin görüyoruz, yeni hastalıklar kuzey iklimlere, güney iklimlere, yani tropik dışı bölgelere yayılıyor. Mesela daha geçenlerde İtalya’da, daha öok Kenya’da görülen, sanırım ‘çutaçunga’ diye bir ismi olan tropik bir hastalık aniden bir salgın olarak ortaya çıktı, 2000’den fazla kişi buna yakalandı. Hiç beklenmedik bir olay, ama iklim aniden bu hastalık için uygun hale geldi ve İtalya’ya ait olmayan kaplan sivrisineği denilen bir tür de kazara ya da ticaret yoluyla, su yoluyla İtalya’ya geldi ve yerleşti. Bu, Orta Asya sivrisineği, tropik bir sivrisinek. Bölgeye ait olmayan vektör geliyor ve iklm değişikliği nedeniyle de bölgeye ait olmayan tropik hastalık geliyor, ikisi de bir arada olunca İtalya’da tropik hastalık salgını ortaya çıkıyor. Bir makalede okudum, Türkiye’de de, sıtma, şark çıbanı vakaları, 90’larda, özellikle de GAP’ın yapılmasından sonra büyük bir hızla artmış.

ÖM: Şimdi de Kırım-Kongo kanamalı hastalığı var.

ÇŞ: Evet, hiç bilmediğimiz hastalıklar ortaya çıkıyor; Kırım-Kongo hastalığını kim duymuştu 2 yıl önce? Küresel ısınmanın en büyük etkilerinden biri de, bilinmeyen, daha önce tropik bölgelerde rastlanan ender hastalıkların, ya da sıtma gibi yaygın hastalıkların daha önce görülmedikleri yerlerde görülmeye başlaması ve önemli bir etken haline gelmesi.

ÖM: Ve tabii öldürücü bir etken. Bir de aklıma şu geldi; Mumbai’de, Parsiler, tapınaklarında, örf ve adetleri uyarınca, dini inanışları uyarınca ölülerini akbabalara bırakıyorlar “sessiz kule” (dhakma) diye adlandırdıkları kulelerde; ancak akbabaların nüfusları çok düştüğü için bu konuda ciddi bir sıkıntı yaşanıyormuş. Çok acayip bir hikaye.

ÇŞ: Bu, hiç tahmin edilmeyen kültürel etkilerine bir örnek, yani kuşların yokolması dini pratiklere dahi etki ediyor, çünkü inanç gereği ölülerini “sessiz kule” denilen kulelerde akbabalara bırakıyorlar, akbabalar bunları tüketiyolar. Bunlar bir Zerdüşt mezhebi, kutsal olarak bilinen toprak, hava, ateş ve suyla yok edemiyorlar ölülerini, o yüzden doğal halde, doğaya bırakıyorlar ve akbabalar bunları hızla tüketiyor. Hindistan’da şimdi akbabalar yokolduğu için dhakmalarda ölüler üst üste birikiyor. Bunun bir görüntüsü basına sızdırıldı, büyük bir skandal ortaya çıktı, yüzlerce ölü büyük bir çukurda birikmiş durumda ve ne yapacaklarını bilemiyorlar Parsiler bu konuda. Yani dini bir kriz ortaya çıkmış durumda akbabalar yokolduğu için.

ÖM: Temel bir anlayış sorunu olduğundan söz edebiliriz herhalde. Türkiye’de Başbakan bile, “doğa insanlığın hizmetine boşuna mı akıtıyor nehirleri denizlere?” diyebiliyor, bunun kadar yanlış bir anlayış zor bulunur herhalde.

ÇŞ: “Doğadaki bütün kaynaklar insanların kullanması içindir, başka canlıların hiçbir önemi yoktur” anlayışı çok bencilce bir anlayış, halbuki doğa ile insan uyum içinde yaşamak zorunda. Zaten insanlar istediği gibi, düşüncesizce kullandığında, denge bozulunca, sonuçlarını da, acısını da yine insanlar çekiyor.

GŞ: Yani insan doğanın sahibi değil bir parçası aslında bunu öğrenmemiz gerekiyor.

ÇŞ: Öyle, biz de canlıyız, doğa da canlı, biz o doğal dengenin dışına bir yere kadar çıkabiliriz, sonra hepsi başımıza çöker.

ÖM: Amerika’da bile artık çok görüldüğü gibi büyük barajlar inşa ederek büyümenin yanlış olduğu, mesela koca Kolorado’yu kurutabileceği anlaşıldı. Halbuki Türkiye’de orada yapılan hataları tekrarlama eğilimi var gibi görünüyor. Buna ne dersiniz?

ÇŞ: Kesinlikle evet, biz de maalesef iki kötü sürpriz haberle bu durumdan haberdar olduk; bunlardan biri, üzerinde çalıştığımız Aras Nehri’nde yapılacak bir baraj projesi hakkındaki haberdi, bizim çalıştığımız kuş araştırma ve eğitim merkezini, bu çok önemli alanı da su altında bırakacak bir baraj diye duyduk. Öbürü de zaten kararını gördüğüm Kars Çayı Barajı, resmi kararın kopyasını aldım; 2009’da başlayıp 2015’te bitirilecek diye planlanıyor. Kuyucuk Gölü’nü doğrudan tehdit etmese de, Kars Çayı’nın ekosistemini değiştirecek ve böylece sulamalı tarıma geçilecek bölgede ve bu da Kuyucuk Gölü’ne tarlalarda kullanılan gübre nedeniyle, gübreli suyun nitrat fosfatın göle akmasına, dolayısıyla gölde etrofikasyona yol açabilecek bir tehlike.

ÖM: Oksijeni yok ediyor.

ÇŞ: Evet, yani gölü öldürebilecek bir tehlike. Gölün etrafında sazlık olmadığı için herhangi bir koruma faktörü de yok bitki örtüsü olarak.

ÖM: Demek ki bununla da mücadele etmek zorundayız.

ÇŞ: Evet sürekli bir şeyler çıkıyor.

ÖM: Bizimle beraber olduğunuz için çok teşekkür ederiz, temasımızı sürdürmek isteriz doğrusu. Hem çalışmalarınızdan hem de sohbetinizden yararlanmak isteriz.

ÇŞ: Çok teşekkürler.
Takvim
<<Haziran 2011>>
Pzt Sal Çar Per Cum Cmt Paz
    1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 30      
Haber Bölümleri
Haber Kategorileri
Yayınlanan haberlere günlük olarak yukarıdaki takvimden, haberlerin kategorilerine ise aşağıdaki listeden ulaşabilirsiniz.