Haberler

Sydney Opera Binası ve Sydney Bienali

Tarih: 28 Ağustos 2008 Yazan: Yeşim Kamile Aktuğlu
Vakit Sydney Opera Binası''nı ziyaret vakti. 21 Haziran 2008 Cumartesi akşamı, hani her yer kalabalık gibi ama ölçek Avusturalya ölçeği. Trafik soldan, ama fark etmez, nasılsa her vakit her yöne bakmak gerekli. Hatta böyle bize göre ters trafikte keyif ve eğlence dorukta olabiliyor. Aslında dersiniz ki Oxford Street boyunca uzanan iki katlı yol dekoru gibi algılanacak, hani Cape Town’da Newsland’da yürürkenki gibi, ama değil, çünkü binalar 1901 tarihli halen daha yaşamın içerisindeler. Tamam caddeler çok şeritli, ama iki kat sayesinde insan ölçeğinde bir şehir gibi size hoşgeldin diyor. Önceki beş günde gerek yağmurdan gerekse plajda yürümekten ıslanan hasır ayakkabılar bir anda iki parça halinde servise devam ederken siz yapıştırıcıyla yapıştırdım sanarak ama temkinli yürürken bir taraftan da içinizdeki ses tarafından yeni bir ayakkabı alınması gerekliliğini bildiriyor. Tabii ki öndeki gelecek beş günün hatırına yeni bir ayakkabı arayışına girdim, aslında ihtiyacım vardı ama bir taraftan da Avusturalya halkını, yaşamını doğal olarak yaşayarak öğrenmek amacıyla davrandım ve bodrum katta bir spor ayakkabı satıcısından bir spor ayakkabı aldım. Memleketteki fiyatları bilmek alışverişi kolaylaştırıyor, keyifli olan bodrum kata inip, tek mekanda servis veren ayakkabıcı dükkanında alışverişim sadece on dakikadan kısa sürmüştü. Yeni ayakkablarımla Hyde Park’a varıp, Anzak Anıtı’nın yanından geçerek doğru istikamette dev gövdeli ağaçların ortasından cilalı parke taşları ile kaplanmış ana aksından Sydney Opera Binası’a doğru ilerliyordum. Çok katlı yapılarla az katlı yapılar, yanyana oldukları yol kenarlarında bana “hoşgeldiniz” diyorlardı ve sonunda Sydney Opera Binası’na yaklaşıyorum. Ve işte, karanlıkta beyaz beyaz havalanmaya hazır kuşlar topluluğu karşımda duruyor. Ne mi hissettim, “yaşasın meslektaşlarıma küçük bir fark attım” dedim. Sydney’de olarak mı, o birşey değil... Esas fark az sonra geliyordu çünkü hedeflemiştim: Milano’da kaldığımızda iki gecede bir La Scala’ya giden ben, Londra’da Royal Albert Hall’a giden ben, esas farkı az sonra girmeyi planladığım Sydney Opera Binası’taki bir performansı seyrederek yapacaktım. Soluk soluğa afişlere bakıp, ücretin 69 Avusturalya Doları olduğu yazıyordu, ama gişedeki bayan biletin 35 Avusturalya Doları olduğunu söyledi. Ben de şaşırmadım çünkü bugün serinin üçüncü ve son günü olarak, sandalyelerin boş olmasındansa olabildiğince dolu olması tabii ki herkes açısından olumlu bir durumdu. 2003’te Londra Hyde Park’taki Oscar Niemeyer’in Serpentine Galerisi Pavyonu’nda Zaha Hadid ve Peter Cook’un Oscar Niemeyer’ın tasarım yaklaşımını tartıştığı akşamüstü sohbetinde biletler 1 Sterlin’e satılınca konuşmadan beş dakika önce girişin serbest bırakılmasıyla bir anda sandalyeler dolmuştu. Bu, aslında İngiliz kültüründe tipik bir çözüm olarak gerçekleşirken Avusturalya’da da aynısıyla karşılaşmak beni şaşırtmadı, ama normal halkı şaşırtıyordu.

Performans öncesinde Opera Binası’nın kafeteryasını da deneyimleme şansını kullandım, brüt beton oldukça geniş açıklıkta geçen ve ele gelen nervürlerle taşınan üst döşeme kirişleri altında karanlık ve kasvetli gözüken atmosferde renkli yiyecekler ortamı hareketli kılıyordu. Derken bir sürü basamaklarla ulaşılan büyük müzikal salonuna girdiğimde, “nasıl olur bu” diyerek bir an bütünü algılamak için durdum, çünkü çok büyük bir mekanda o ana kadar hiç görmediğim bir biçimdeki tavan düzenlemeleri karşısında oldukça fazla etkilendim. Salonun en üst kotundaki oturma yerinde konumlandıktan sonra etrafı incelemeye başladım. Konser başladığında ise piyanist Emanuel Ax için “Mozart bu kadar güzel mi seslendirilebilir,” diye düşündüm. Üç parça sonra ara verildi. Denizin görülebildiği camla kaplı alanda yansıma çok güzel engellenmişti. Cepheyi taşıyan çelik taşıyıcılar olan daire kesitli boruların düz levhalarla birleştirilmesi ile cam cephenin taşınması çok estetik olarak çözülmüştü. Konser salonunun brüt beton taşıyıcıları ile birleşme detayları ise daha bir güzeldi. Tam salona geri dönerken fark ettiğim ahşap kaplamalarda ise çeliğin, brüt betonun, ahşabın lamine diyebileceğimiz cinsinin birlikteliği en güzel şekilde sergileniyordu. Sadece mimarın Jorn Utzon olduğunu bildiğim binada konser sonrası basamaklardan inerek çıkışa doğu ilerlerken, bu kez de üst örtünün ön germe beton kaburgaları ile hayal edebileceğim en estetik şekilde birleşmesini izliyordum. Son dakikada girdiğim tuvaletlerin dekorasyonu, hem tuvalet hücreleri, hem de lavabo birimleri ile gerçekten bir mimarın eseriydi. Salona girdiğim andan beri bir mimarın o muhteşem kurguları tasarlayan ellerini, zekasını, dünya görüşünü hep yanımda hissettim.

Zemin kattan aşağı indiğinizde bu sefer de deniz kenarındaki barlar ile karşılaşıyorsunuz. Tekrar yukarı çıktıktan sonra girişten ayrılıp su kenarı boyunca devam etmek, açık bir kafeteryada yenilen bir cheese cake ile halkı, yaşamı ve oraya ait birşeyleri tanımak çok güzeldi. Mevsimin orada kış olduğunu da hatırlatmak gerek. Geceleyin otele dönüş yolunda Londra’dakinden farklı olarak, tüm gençler sokaklara taşarak Cumartesi gününü kutluyorlardı ve bir o kadar da polis arabası yola paralel park etmişti, komik bir şehirdi. İlanlarda “Bu bölgede içki içebilirsiniz”, “Hyde Park’ta ağaçlara sarılabilirsiniz, ama tırmanmayın” gibi levhalar vardı.

Ertesi gün Pazar’dı. her yerde en hoşuma giden yerler olan kitapçılar ve kırtasiyeciler vardı. Yine Sydney yaşamını tanımak adına, ilk kitapçı dükkanından içeri girdim. Üç katlı kitapçının her katında müşteri vardı. İkinci el kitapların bulunduğu katta gezerken, bir baktım yere boylu boyunca uzanmış bir bey bir kitabı inceliyor, “Pardon, öğrencilerime ‘bir Pazar sabahı bir kitapçıda nasıl araştırma yapılır’ı tanımlarken göstermek için bir fotoğrafınızı çekebilir miyim,” dedim. Gülümseyerek “Tabii,” dedi. Piramitler hakkındaki bir kitabı inceliyordu. Aramızda geçen bu küçük sohbet bile iki kişinin bu karşılaşmayı unutmasını imkansız kılacaktı.

Giriş kapısına inen çelik merdiveni fotoğraflarken çok tatlı yaşlı bir bayan yanındaki genç bayana acaba orda kahve içip bireyler yiyebilecekleri bir yer olup olmadığını sordu. Baktım genç bayan cevap vermiyor, ben cevapladım yukarıyı işaret ederek. Onun yanından da gülümseyerek ayrıldım, çünkü bayan da bu güzel tesadüf karşısında gülümsüyordu.
Yine yola düştüm, çünkü dediler ki, eger Hyde Park’ı solda bırakıp denize kadar yürürsem tam o noktadan Sydney Opera Binası ve arkasındaki Harbour Bridge çok güzel görünürmüş. Kısa bir mesafe değildi, ama bir güneşli bir Pazar günü yaşandığı için her taraf devasa ağaçlarla ve bir sürü insanla doluydu. Yarı yolda bir müze karşıma çıktı, 18 Haziran’da başlayan ve 7 Eylül’e dek sürecek olan Sydney Bienali’nin önemli etkinliklerinin sergilendiği mekanlardan biri olduğu için hemen girip kafeterya mekanını kontrol ettim. Tekrar yola koyulduğumda etrafta piknik yapan genç çiftler, aileler vardı. Bir Pazar günü Arnavutköy’den Bebek’e yürürken rastladığım yolda piknik yapan yurdum insanından biraz değişik piknik yapıyorlardı. Sydney Opera Binası’nın ve Harbour Bridge’in her açıdan fotoğrafını çektim. Geri dönerken müzeye tekrar uğradım. İlk mekan esas sergi salonuydu. Avusturalyalı ressamların resimlerinin sergilendiği bir sürü salon gezdim ve Bienal sergilerine baktım. Müzeden çıkıp Darling Harbour’a doğru ilerlemeye başladım. Su kenarındaki yeni yapılaşmada, Wagamama bile üst kata konumlandırılmıştı, alt katlarda ise bar kafeler vardı. Tabii yanan sobalar sayesinde dışarda oturulabiliyordu. Geri döndüğümde, karşı kıyıya üzerinden tek raylı demiryolunun geçtiği ahşap bir yaya köprüsüne ulaştım. Karşı kıyıdaki, alışveriş merkezi ve müze girişi çelik malzemenin farklı ve güzel kullanımı ile geceye renk katıyordu. Tam “Köprüden sağ ve sol yakaları seyretmek çok güzel,” diye düşünürken kongre merkezini farkettim. Ancak fotoğraf makinamın şarjı bitti. Sürekli şarj aleti ile dolaştığım için, önemli olan fişi takacak priz bulmaktı. Baktım kongre merkezinde standlar kuruluyor. Yerde prizlerin olduğunu farkettim, hemen fişi takıp şarjı beklemeye koyuldum, çünkü hem kongre merkezi, üstelik de konsol çıkan bir kapalı mekan olarak çok çok önemliydi. Sonunda onları da fotoğraflamayı başardım.
Geri dönüş başlamıştı. Liverpool Sokağı’nda ilerleyip Oxford Sokağı’na ulaşınca gerisi dümdüz gideceği için oldukça rahattı. Bir Sydney gecesi daha bitmişti. Ertesi sabah havaalanı servisi otele gelip beni aldı. Neredeyse ona yakın otelden müşteri aldıktan sonra ve havalimanına vardık. Singapore Airlines ile 7 saati aşacak olan yolculuğum başlamıştı. Sydney sonrasında görüntüde sadece çorak topraklar ve tuz çölleri vardı. Ben yemeği reddedip, uykuyu tercih ettim ve tüm yolculuk boyunca uyudum. Singapur’da aktarma yaptıktan sonra eve dönüşüm bir iki gün daha sürdü. Eve vardıktan sonra Sydney Opera Binası hakkında okumaya ve öğrenmeye başladım. Mimar Jorn Utzon 1957 yılında açılan mimarlık yarışmasında ödülü kazandığında 38 yaşındaymış ve tanınmıyormuş. Danimarkalı olduğu için, tasarımını ancak gördüğü fotoğraflardan yola çıkarak gerçekleştirmiş. Komik olan ise jüri üyelerinden biri olan Eero Saarinen’in değerlendirmeye geç geldikten sonra “Seçilmeyenlere de bir bakayım,” deyip ve Jorn Utzon un eksizlerini görmüş olması. Sonuçta Jorn Utzon seçilmiş ve çalışmalar başlamış. Bir ara hükümet değişmiş ve yeni hükümet o vakte kadar olan harcamaları inceleyip çok fazla bularak işi durdurmuş. Jorn Utzon da istifa ederek memleketine dönmüş. Aradan geçen on yıl içinde milli piyangodan gelen paralar ile inşaat tekrar başlamış ve 1973’te Kraliçe II.Elizabeth binanın açılışına gelmiş. Açılışa katılmayan Jorn Utzon’ın gönlünü alarak işe yeniden dahil etmişler. Şu anda mimar oğlu Jan iletişimi sağlamaktaymış ve Jorn Utzon gelecekteki olası yenileme çalışmaları için 93 sayfalık bir tasarım kitabı hazırlamış.

Jorn Utzon, bugün 90 yaşında bir mimar olarak, dünyaya yaptığı katkı ile hepimiz için doğru bir örnek mimardır. Onu tanımak için, bir kez Sydney Opera Binası’ta bir performans seyretmek gerekiyor ya da seyredenlerden dinleyip hayal etmek gerekiyor.

Kaynaklar
1- 21-22-23/ 06/ 2008, Sydney-Avustralya ziyareti,
2- http://www.bos2008.com (Biennale of Sydney 2008)
3- http://www.sydneyoperahouse.com (Sydney Opera Binası)
4- http://whc.unesco.org/en/list/166 (World Heritage)
5- http://www.pritzkerprize.com (Laureate2003)
6- Reichold, K., Graf, B., 1999, “Buildings that changed the World”, Prestel, Germany, p.168-169
Takvim
<<Haziran 2011>>
Pzt Sal Çar Per Cum Cmt Paz
    1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 30      
Haber Bölümleri
Haber Kategorileri
Yayınlanan haberlere günlük olarak yukarıdaki takvimden, haberlerin kategorilerine ise aşağıdaki listeden ulaşabilirsiniz.