Haberler

Yeni New York

Tarih: 11 Eylül 2008 Kaynak: Financial Times Yazan: Edwin Heathcote Çeviren: Gizem Kahraman


Mohammed Atta, Dünya Ticaret Merkezi’nin Kuzey Kulesi’ne doğru Boeing 767’yle uçarken, mimarlığın bir şehri tanımlamaktaki gücünü belki de Manhattan’da yaşayan birçok insandan daha iyi biliyordu. Kahire Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nden mezun olan Atta, Hamburg’da şehir planlamada öğrenciydi.

Onun ve topluluğunun şehrin silüetinde bıraktığı boşluk ve New York ruhu, şehrin bina kültüründe en alışılmadık değişimlerden birini teşvik etti: Dünya şehirlerinin silüetlerini şekillendiren, sürekli olarak dünyanın farklı yerlerinde bulunan, birçok ödüller kazanan uluslararası mimarların katkılarını sağladı. Rogers, Piano, Nouvel, Herzog & de Meuron, Koolhaas gibi çağdaş mimarinin büyük isimlerinin hepsi şimdi burada inşa ediyor.

New York mimarlığa yeni uyanmış değil. Büyük ihtimalle, modern çağın herhangi bir metropolünden çok daha güzel ve dikkat çekici binalara sahip. Hatta, bir yüzyıldır çağdaşlığın şehri. Kent her zaman kendi mitolojisiyle saplantılı oldu. Ve uzun zamandır mimarlığı için kendi içine döndü. Empire State ve Chrysler gibi profilinde manyetik etkisi olan önemli anıtları, başka bir yerde neredeyse bilinmeyen, yerel mimarlar (Shreve, Lamb & Harmon and William Van Alen) tarafından tasarlandı. Müteahhitleri etkilerin bir karışımı olan alışılmadık bir ortak dil yarattı. Bunlar arasında: Izgara plan, demir çerçeveler, büyük tavan arası pencereleri, Art Deco Aztec stili, ışığın sokağa ulaşmasını sağlayan ve kanyon etkisini önleyen girintiler, demir yangın merdivenlerinin matrisleri göze çarpıyor.

Sonra, modernizmin kusursuz çizgileri Deco’nun azalan piramitlerinin yerini alırken, anadil, ucuz ve hızlı bir şekilde yapılan yüksek, dilsiz kuleler dikme mekanizmasına alçaltıldı. Sendikalara rağmen, ağır yönetmelikler ve hukuk davaları, “düşük ortak payda” mimarlığına ve yenilik korkusuna neden oldu. Yerel mimarlar sonucu biliyordu, müteahhitler tekelleşebilmek için çaba harcadılar ve yüklenici şirketler şehrin dışına bakmayı önemsemediler. Yarım yüzyılda, mimarisi alışılmış ve büyümesi engellenen bir hal aldı.

İkiz Kuleler bu geleneğin zirvesiydi, daha büyük, daha kalın ve dilsiz kulelerin tek dikkat çeken özelliği boyutlarıydı. Gökdelenler krizle birlikte yükselmeye devam ettiler: Empire State ve Chrysler Binaları Wall Street çöktüğünde tamamlandı, Rockefeller Merkezi Roosevelt’in 1930’lardaki anıtsal yapı çalışmalarının bir örneğiydi ve Dünya Ticaret Merkezi ağır borçlarla ve suçlarla boğuşan New York’un en zayıf döneminde bitirildi. Dünya Ticaret Merkezi büyük ve dilsiz olabilir ama bu Manhattanlılaşmış bir büyüklük ve dilsizlikti. Kuleleri o kadar çok yükseldi ki şaşırtıcı bir hal aldı. James Marsh’ın filmi Man on Wire’da, Philippe Petit kabloyla kuleler arasındaki boşluğu geçerken, kulelerin gücü bize bir kez daha hatırlatıldı. Ama bu boşluk 2001’de kulelerin yıkımıyla yaratılanla karşılaştırıldığında hiçbir şey değildi. Boşluk ve onu doldurmanın hikayesi, binaların ticari bir mekandan veya mülkten daha fazlası olabileceğini unutan bir şehirde, mimariye olan ilgiyi artırmak için bir katalizör oldu.



Lower Manhattan Development Corporation (Aşağı Manhattan Geliştirme Kurumu), yerel bir firma olan Beyer Blinder Belle’yi arazinin master planını yapmakla görevlendirildi. Onun heyecan yaratmasa da mantıklı olan altı önerisi protestoya neden oldu: Gerçekten bu arazi daha fazlasını mı hakediyordu? Geliştiriciler yarışmaya zorlandı ve sert bir tartışmadan sonra, Polonya doğumlu, Alman asıllı ve bir zamanlar New York’lu olan, hafıza ve trajedi hakkındaki düşünceleri, Berlin’deki Yahudi Müzesi gibi etkileyici binalarını şekillendiren avangard mimar Daniel Libeskind seçildi.

Libeskind’in 11 Eylül’ün acımasızlığını gösteren krateri korumaya yönelik orjinal fikrinden vazgeçildi. Onun yerine Libeskind’in kristal gökdeleni, Larry Silverstein''ın gözde mimarları olan Skidmore, Owings & Merrill (SOM) tarafından Dubai veya Guangzhou’ya aitmiş gibi görünen şahsiyetsiz ticari bir kuleye dönüştürüldü. Arazi için planlarının mimari hırstan yoksun olduğuna dair üstü kapalı bir onayla Silverstein, Norman Foster, Richard Rogers, Fumihiko Maki gibi uluslararası yıldızları arazinin etrafına kuleler inşa etmekle görevlendirdi.

Sadece 10 yıl önce, bu tip uluslararası bir mimari karışım kabul edilemezdi, sadece yerel mimari kabul görüyordu. Şimdilerde ise kendi imajına esir olmuş kent diğer kentlere bakmayı öğreniyor. Önemli yabancı işverenlerden Silverstein sadece New York’lu diğer büyük geliştiricileri takip etti.

Bu değişimin sebeplerinden biri ise 11 Eylül’e meydan okuyarak kuleleri canlandırma azmi. 11 Eylül suçlularından Muhammed Atta ve işbirlikçileri yüzünden ise kulenin formu mahkum hale geliyor. Son gelişmelerin ayırt edici özelliği olan artan tasarım bilinci ve ticaret teşviği ile değişim kısmen gerçekleşti.

Ama bu gelişim uluslararası mimarinin benimsendiği kentler olan gelişen, dinamik Londra ve Berlin’den Abu Dabi ve Tokyo’ya kadar birçok kentte gizli büyük bir krizin de işaretiydi. New York’ta ise durum bu değil. New York’ta dinanizmle titreyen yaya yollarında büyük bir hücum gibi olan sıkışıklıktan dolayı sokaklardan dumanlar çıkıyor. Şimdi ise 11 Eylül’den dolayı, finans merkezi ya da üstü örtülmüş soylulaştırma gibi üstünlükle ilgili güvensizlikden dolayı kent şaşırtıcı kibrini kaybetmiş görünüyor. Artık New Yorklular kendi yurttaşlarına güvenemiyor ve dünya mimarlığının güvenilir radikallerine başvuruyor.

Şu anda New York’taki büyük anonim şirketleri ve kültür enstitüleri aynı çizgi üzerinde yer alıyorlar. Şehrin merkezindeki yeni kuleleri tasarlamak için öncelikle Hearst Anonim Şirketi, Foster Ortaklığı ile birleşti ve Art Deco kent binasının gövdesinden gelişen bir kesme kule inşa edildi. 2006 yılında açılan bina bilindik boş kutulardan oldukça farklıydı, yaşayan bir elmas kafesi andırıyordu. Daha sonra Renzo Piano tarafından tasarlanan New York Times Binası ise nerdeyse görünmez bir gökdelendi.



Ve kültürel yapılar. Yoshio Taniguchi’nun minimalizmle yeniden şekil verdiği MoMA. Bu yeni müze binası Bowery binasıyla parlayan Japon mimarisinin parlak zekalarından SANAA tarafından yapıldı. Ve tabii ki apartman projeleri. Manhattan’ın geliştiricileri bunun için öncelikle star mimar arayışına girdiler. Jean Nouvel’in Andre Balazs için tasarladığı 40 Mercer, karlı bir ün kazanmayı sağlayan Herzog & De Meuron’un, Ian Schrager için tasarladığı, melez kahverengi kumtaşı, loft ve apartman projesi, 40 Bond, SoHo’nun eski püskü endüstrisini de etkilemeye başladı.

Fakat gerçek değişim henüz başlamadı. Üç gökdelen halen çağdaş mimari içinde çok merak uyandırıyor ve tartışılmaya devam ediliyor. Oyun, Fransız mimar Jean Nouvel’in tasarladığı 75 katlı kafes sistemden yapılan MoMA kulesi ile başladı. Strüktürü açık bırakılmış olan bina tamamlandığı zaman konstrüksiyonun iç güzelliği de açığa çıkacak.

Herzog & de Meuron’un Tribeca’daki Leonard Caddesi Gökdeleni (proje önümüzdeki ay yayınlanacak), şehrin silüetine yeni bir hareket getiriyor: Kristal kutular yığını ve bu yığının sıkıştırdığı Anish Kapoor’un ilginç heykeli.

Bir de Rotterdam’dan, Office for Metropolitan Architecture’ın (OMA) One Madison Park’ı. Bu eksantrik ve akıllı bina, izdiham kültürünün karakteristik Manhattan mimarisine katkısını değerlendiren, 1978 tarihli enfes Delirious New York kitabını bize getiren Rem Koolhaas’ın projesi.

OMA’nın Metropolis, Dada ve Busby Berkeley arasında, piramitlerden ve zigguratlardan oluşan yeni bir dünya öneren kışkırtıcı projesi, Manhattan etkisi taşıyor. Şehrin karakteristik özelliklerine uygun ama tamamen ters yönde merdivenler ve teraslar göze çarpıyor. Komşu binalara doğru sendeleyerek eğilen gökdelen, temiz hava sirkülasyonu için geniş mekanlar yaratırken, çevredeki yapıların ışık almasını engellemiyor.

1960’ların başında ortak ifadenin patlama yaşamasıyla Manhattan mimarisinde görülen entellektüel, strüktürel ve estetik kaygı eksikliğini geri getiren One Madison, dünyanın en ünlü mimarlık ofislerinin yaratıcılığının doruk noktasını oluşturuyor. Şehri tanımlayan rolüyle proje, mimarlığa karşı takınılan tavrı biraz öteye götürüyor. Peki bu yeniden tanımlama New York’un karakterini geliştirecek mi, yoksa kötüleştirecek mi?

Farklılığıyla ve çeşitliliğiyle övünen birçok kozmopolit kentte olduğu gibi New York da en azından her gün, sağlam bir yapı ve garip rastlantısal bir güzellik sunuyor. Karmaşık demir yangın merdivenleri dokusunun, hot dog standlarının ve yangın musluklarının renklendirdiği sokaklarının, yükseltilmiş demiryolu sisteminin, ihtişamlı ölçüleriyle engebeli kent silüetinin ve pejmürde manzarasının uyumu ve sağlamlığı kanıtlanmış. Fakat gün geçtikçe şehrin yıpranmış, fonksiyonel ve etkileyici kaldırımları giderek soluyor.


High Line
Kaynak: Dillerscofidio.com


Yapım aşamasında olan High Line’ı canlandırma projesi, New York için oldukça önem taşıyor. Proje süreci kentin birçok sorununa çözüm kaynağı olacak nitelikte. Diller, Scofidio ve Renfro’nun Field Operations ile birlikte tasarladığı ve düzenlemesinde biyolojik çeşitlilik sergileyen egzotik bitkilerin kullanıldığı lineer park, bina yoğunluğuyla dikkat çeken Chelsea için olumlu bir gelişme. Çünkü park, bir konstrüksiyon üzerinde yükseliyor ve yayalara “Geçilmez” tabelalarıyla karşılaşmadan bölgenin sadece tüketime değil üretime de katkıda bulunduğu günlere ait endüstriyel yapıların arasında gezintiye çıkma imkanı tanıyor. Etrafını saran konut kuleleri ise, her ne kadar kullanıcıya farklı maceralar vadetse de bölgeye kişiliğini kazandıran yapıların kalitesine sahip değil.

New York’ta güncel tarzları ve “terkedilmişliği”, göz alıcılık ile sıradanlığı bir arada tutan şey, kentin karmaşık yapısı. “Flat Iron” olarak adlandırılan Fuller Binası ve Guggenheim Müzesi gibi öne çıkan yapılar, sert mizaçlı, anonim ve “günlük yaşama ait” başka yapılar tarafından çevreleniyor. Sadece binaların dikkat çekmesi ve bir bütün olarak bölge farklılıklarının zamanla önemini yitirmesi ise katı bir yaklaşım. Bu yapıların bulunduğu bölgelerin “potansiyel kuleler sergisi”ne dönüşebileceği, bu konuda ortaya atılan düşüncelerden biri. Star konut kuleleri sisteminin gittikçe daha yavaş işlemesi ve dairelerin eskisi gibi hızlı satılamaması bu düşünceyi doğrulasa da, kule trendinin hala devam ettiği söylenebilir, en azından şimdilik.

İkiz Kuleler’in kaybı, New York’un ifşa olması ve dünyaya karşı korunmasız kalması anlamına geliyor. Kentin kendini algılama biçimini değiştiren bu dönüm noktası, 1949 yılında E.B. White tarafından öngörülmüştü. Soğuk savaş başlangıcından önce kaleme aldığı bir makalesinde “Kent, tarihinde ilk kez yok edilebilir durumda. Uçakların bir kez uçması bile kuleleri yıkabilir, köprülerin çökmesine neden olabilir, bu rüyayı sonlandırabilir,” diyen White, “Dünyada, tüm kentliler her an yok olma ihtimalinin sertliğiyle yaşamak zorundadır, New York’ta ise bu gerçek diğer kentlere göre daha yoğun. Çünkü zaten New York diğer kentlere göre daha yoğun bir yapıda, bir hedef olarak her zaman öncelik taşıyor ve sapkın hayalleri olan kişileri cezbediyor,” sözleriyle makalesini bitiriyor.

White’ın öngörüsünün gerçekleşmesi için 50 yıldan fazla bir süre yeterli oldu. 11 Eylül’deki patlama sadece bu kehanetin akıllardan silinmeyecek bir sahnesini yaratmakla kalmadı, kuleler kentinin yeni bir bakış açısıyla algılanmasına da neden oldu. Hızla değişen New York’un “Manhattansı” imajını korumak ise önemli hedeflerden biri olacak. Bölgeyi yeniden inşa eden yabancılar, kentin ruhunu bir şekilde tekrar yakalayabilmeli, her ne kadar Amerikalılar bunu başaramamış olsa da. Bu, New York için kritik bir dönem: İstikrarlı olmalı ve “diğer her yere” benzeme tehlikesinden korunmalı.
YorumlarYorum Sayısı: Henüz hiç yorum yapılmamışBütün yorumları forumda okuyun!
Bütün yorumları forumda okuyun!
Takvim
<<Haziran 2011>>
Pzt Sal Çar Per Cum Cmt Paz
    1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 30      
Haber Bölümleri
Haber Kategorileri
Yayınlanan haberlere günlük olarak yukarıdaki takvimden, haberlerin kategorilerine ise aşağıdaki listeden ulaşabilirsiniz.