Haberler

"Sentetik Malzemeler Olmaksızın Modernizmin Varlığından Söz Edebilmek Mümkün Değil"

Tarih: 8 Mayıs 2008 Kaynak: Building Design Derleyen: Gül Keskin

Jules Lubbock ve Leon Krier

İngiltere’deki seçmenlerin, ülkenin belli bölgelerinde yapılan kısmi yerel seçimle belirlediği yeni Londra Belediye Başkanı ve Belediye Meclisi’nin göreve başlamasının üzerinden henüz bir hafta geçti. Düzenlenen seçim sonucunda, Londra’nın seçimle iş başına gelen ilk belediye başkanı olan Ken Livingstone da oldukça popüler olarak geçirdiği 8 yılın ardından koltuğunu Muhafazakar Parti’nin Türk asıllı adayı Boris Johnson’ı devretmek zorunda kaldı.

Göreve geldiği 2000 yılından bu yana benimsediği farklı görüşler, getirdiği yeni uygulamalarla gündeme taşınan Livingstone’un, Londra’da yüzyıllardır süren yatay büyümenin ardından göğe doğru yükselmeye başlamasında rolü çok büyük. Şehrin merkezinin daha yoğun bir nüfusa ihtiyacı olduğunu ve bu nüfusa ulaşmak için yüksek binaların inşa edilmesi gerektiğini düşünen Livingstone, Londra silüetine damgasını vuran Gherkin gibi binaların da çoğalmasının da öncüsü oldu.


Ücretli Bölge Uygulaması

Uzmanlara göre Livingstone’un seçimi kaybetmesinde etkili olan en önemli faktörlerden biri ise 2003 yılında uygulamasını başlattığı “ücretli bölge” sistemi. Kent merkezindeki yolların hafta içi ve 07:00 -18:00 saatleri arasında kullanımını ücretli hale getiren bu uygulamanın kent merkezinde ekonomik hayata ciddi anlamda zarar verdiği görüşünde birleşen ve yüksek vergilerden de bezen halkın seçim kararını bu yönde verdiği düşünülüyor. Geçtiğimiz günlerde, İstanbul’da da buna benzer bir uygulamaya geçileceği açıklanmıştı.

Building Design''dan Jules Lubbock’un Galler Prensi’nin mimarlık gurusu Leon Krier ile geleneksel binaların çevresel değeri üzerine gerçekleştirdiği söyleşide Londra''da son yıllarda yaşanan değişikliklerin alt notalarını yakalamak mümkün...
 
Jules Lubbock: Modern kentlerde silüet kontrolü, son yıllarda özellikle Londra’da da olduğu gibi önemli bir soru işareti…

Leon Krier: Bu problem Londra veya New York gibi bir sebebin veya gönüllü alınmış kararın ürünü olmayan, daha çok tesadüfi gelişen metropollerle ilgili. Londra’da “ücretli bölge” uygulamasıyla birlikte yaşanan gibi… Elbette bu trafiği hafifleten bir yöntem ama diğer taraftan şehri, bazı kesimlere hitap eden özelleşmiş bölgelere dönüştürüyor. Bu planlanan bir sonuç değil, tamamen tesadüfi.

JL: Gherkin gibi binalar hakkında ne düşünüyorsunuz?

LK: Bu sadece geçici bir heves. Bilinç altında bastırılmaya alışılmış cinsellik, şimdi, açık yakışıksız sürekli bir ereksiyon gösterisine dönüştü, deliliğin yarattığı bir güç...

JL: Herhangi bir tasarım değeri olduğunu düşünüyor musunuz? Sizce diğer yüksek binalardan daha mı iyi?

LK: Anlamsız... Diğer kulelerden daha az agresif olmasına gerçekten şaşırdım. Fleet Street’den onu gördüğünüzde, hemen hemen klasik bir kubbe olabilir. Yeterince alçaldığınızda ise, onun bir kubbe olduğunu zannedersiniz. Diğerleri oldukça çirkin binalar, onlara nazaran daha az brütal.

JL: Hiçbir dönem bu gibi yüksek binalara karşı olmadınız, hatta bizim bununla ilgili bir tartışmamız da olmuştu. Çünkü ben 15 – 20 yıl kadar önce yükseklik konusunda daha katı bir kontrol olması gerektiği görüşündeydim. Siz ise binaların 4 katla –ki bu katlar çok çok yüksek katlar olabilir- sınırlandırılması gerektiğini düşünüyordunuz.

LK: St. Paul Katedrali tek katlı yüksek bir gökdelen, yine Eyfel Kulesi 3 katlı yüksek bir gökdelen. [Modern] gökdelenlerin ise silüet üzerinde açık bir hakimiyet biçimi var. St. Paul’ün çevresini bu tip binalarla doldurursanız, St. Paul önemsiz bir hadise haline gelecektir.

JL: St. Paul’ün şu anki hali (Yeni Paternoster Meydanı) oldukça üstün bir başarı.

LK: Prens’in müdahale etmemişki halinden kesinlikle çok daha iyi durumda. Ben neoklasik mimar John Simpson’ı önermiştim. İlk plan göz alıcıydı.

JL: Son plan da onun değerini koruyor...

LK: Ne yapılacağı konusunda açık ve güçlü bir şekilde ilk plandan etkilenildi. Yapılması düşünülenden kesinlikle çok daha az zarar verici. Orjinal önerideki detayları inceledim ve basit bir şekilde mimarlardan gelen önerileri, yasanın belirlediği ölçülerle karşılaştırdım. İzin verilen yoğunluktan %95 daha fazlaydı.

Sonrasında Richard Rogers, Lloyd’un Londra’sı için belirlenen maksimum 5:1 oranında, 7:1 oran kazandırdığı için dahi kabul edildi. Arkadaki iki katlı mevcut binaya, 3 kat daha ilave ederek hesapladım, şimdiki ile aynı yoğunluğu elde ediyorsunuz. Güzelim neoklasik binayı yıktılar, yoğunlukla ilgilenmiyorlar.

JL: Mali durumla ilgiliydi değil mi?

LK: Hayır, prestij ve geri kalma korkusu. Hep diğer insanlardan bir adım önde olduklarını kanıtlamak zorundalar.

JL: Artık, iPhone ve Blackberry gibi araçlar sayesinde fiziksel ofis ihtiyacının giderek azaldığı, insanların göçebe bir şekilde, hareket halinde, evlerinden, kafelerden çalışabildikleri yolunda bir tartışma var. Bu nedenle, bu gibi oldukça yoğun ticari şehirlerde bazı radikal değişimlerin gerçekleşebileceği düşünülüyor.

LK: Bu, yüksek yoğunluklara karşı bir ihtiyaç olduğu anlamına geliyor ki kesinlikle hiç bir zaman böyle bir şey olmadığını düşünüyorum. Bu kentler gelişti çünkü asansörler ve arabalar, mekanikleşen bir ulaşım vardı. Modern ofis binaları asla gereksinim duymayacağınız faydacıl yüksek binalar olarak da yeniden düzenlenebilirdi.

JL: Bu kararların rasyonelliği ile irrasyonelliği arasındaki ilginç bir konu.

LK: Aslında şehrin sahip olduğu tarihi ulaşım sistemiyle ilgili de tam bir cehalet söz konusu. Şehrin, caddeler ve demiryollarıyla oldukça iyi tanımlanmış bir ulaşım ağı var.

Çok zengin bir dokuya sahip 19. yüzyıl planlamasını incelediğimizde, iki ya da üç katlı, bazen 4 katlı olarak plandığını görüyoruz. 19. yüzyıl sonlarında ise, geliştiriciler oldukça yoğun, arazi üzerindeki baskı nedeniyle konutları dışarıya doğru iten, daha özelleşmiş yapılar yapmaya başladı.

Le Corbusier’in muhteşem analitik planlarından Ville Radieuse (stella diyagramıyla bilinen) trafik yoğunluğu olan şehirlere nasıl yayılabileceğinizi gösteriyor. Sokak dokusunu baktığınızda zıtlık hala doğru. Kent dışında oldukça büyük caddelere, şehir merkezinde ise oldukça dar, zayıf sokaklar var. Böylesi bir yoğunluğu caddelere nasıl yayabilirsiniz? Absürd… Bu yüzden Corbusier’nin cevabı tuz buz haline getirip, yeniden yapmak olmuştu.

Diğer taraftan oldukça akıllıca olan bu dokunun, çok iyi işlediği söylenebilir. Çalışmayan herşeyi yık, başka bir yerde bir hayli yoğun, makineleşmiş modern bir kent inşa et.


La Défense
Kaynak: centerblog.net


JL:
Bu, Fransızların La Défense’da yaptıklarının bir uzantısı aslında.

LK: Orada izlenen daha akıllı bir yöntemdi.

JL: Hala oldukça ruhsuz değil mi?

LK: Çok yavan… Motivasyon güzellik değil, prestij, para ve güç olduğu için her yer sanki başka bir yermiş gibi. They are erections in the most sexual, non-sublimated and totally crude way.

JL: Yani, iş yaşamının ve insanlar arasındaki mobil komünikasyonla etkileşimdeki teknolojik yenilikler bu yoğunluğun azaldığını gösterse bile, şirketleri yöneten insanların tutkuları sayesinde, bu zafer abideleri var olmaya devam mı edecek?

LK: Şu anda — Bogota, Kiev, Moskova ve Çin’de — gökdelenlerin tüm çeşitleri mantar gibi çoğalıyor. Bu bütünüyle mantıksız.

JL: Biraz karamsar değil misiniz?

LK: Ben neşeli bir insanım. Bununla ilgili üzgün değilim. Sadece akıllı insanların bunu niye göremediklerini anlamıyorum. Çünkü New York’da şöyle bir mantık söz konusu, bütün binalar, gökdelenlere dönüşür. Diyelim ki enerji krizi yoktu, petrolün varili bir 300 yıl boyunca daha 10 Dolar olurdu. Eğer tüm alanları, gökdelensiz tek bir tane bile kalmayacak şekilde, tıka basa doldurursanız, bu tamamen “sürdürülebilir olmayan” bir yaklaşım olacaktır. “Sürdürülebilir olmayan” terimini oldukça sık kullanıyorum.

JL: Bu, önemli mimarların –isim vermeyeceğiz- bir nevi uyuşturucu satıcısı gibi, gayrimenkul komisyoncularını en yüksek bina uyuşturucusu ile beslemesiyle mi ilgili?

LK: Evet, bir nevi uyuşturucu gibi, üstelik oldukça güçlü bir uyuşturucu, intihar niteliğinde. Stirling, Rogers ve Foster’ın Times’a yazdığı bir metni hatırlıyorum, Mies van der Rohe’nun Mansion House Square projesini tekrar canlandırmak istiyorlardı. Bir kaç yıl içinde ölmüş bir projeydi, Zaten Mies de hayatını kaybetmişti. Onu savaştan oldukça iyi tanıyorum, bu Mies’e göre bir şey değildi. Neden bu projeyi tekrar canlandırmak istediler? Orada iş yapmak için canladırmak istersiniz, çünkü böyle bir şeyi neden yapmamamız gerektiğini anlatan bir teoriniz yoktur.

JL: Prens, 1980’lerin ortasında “Vision of Britain”ı film yapmaya karar verdiğinde, geleneksel mimarlık üzerine eğitim veren herhangi bir yer yoktu. Şu anda ise Amerika’da, tüm batı dünyasına yönelik yaklaşık 4 yer bulunuyor. Mimarlık eğitimi üzerindeki bu modernizm tekeli, beni hala büyük bir utanca sürüklüyor.

LK: Ve hala teknolojik değil, tarihi birşey olarak modern bir alanda ele alınıyor. Çoğu şey değiştiği için şimdilik birşay yapamayacakmışız gibi görünüyor.

Özellikle de geleneksel mimari, aslında bir ideoloji değil, teknik meselesi olduğu için: yapım sırasında doğal malzemenin nasıl kullanılacağı, bu malzemeleri bir araya getirmek için nasıl bir biçim kurgulanacağı gibi.

Değişen tek şey, sentetik malzemeler sayesinde, daha önceden yapılamayan şeylerin yapılabiliyor olması. Sentetik malzemeler olmaksızın modernizmin varlığından söz edebilmek mümkün değil.

Bir aptal bile, mantığa aykırı biçimde ve abes bir ifadeye sahip olsa da bir parça beton dökerek ayağa kaldırabilir. Bu malzemelerin çevresel olarak neye mal olduğunu incelediğimizde ise, betonunun dev “karbon ayakizi” bırakan bir malzeme olduğunu görüyoruz.

JL: Tuğla kullanılarak ahşaptan 4 kat daha fazla enerji gömülüyor, bu oran betonda 5 kat, çelikte 10 kat, alüminyumda da ise en fazla, ve de cam tabii ki.

LK: Şu anda belki daha once hayal bile etmediğimiz bir şekilde modernizmi silip süpürebilecek çevre problemleri ile karşı karşıyayız. Eğer bunu sedece bir stil olarak görürseniz, etkisi karşısında büyülenebilirsiniz çünkü zaten çok güzeller.

Miami Üniversitesi’nde yaktığımda uçarak tüm dünyaya yayılan kerosene hacminin, binanın kendi hacminden daha fazla olduğunu hesapladım. Bu açıkça sürdürülebilir olmayan birşey. Yaşam şeklimiz absürd. 200 yıldan fazla bir süredir Avrupa’nın ve Birleşik Devletler’in imperiyal merkezinde olduğumuz için aşırı uçta bir konuma sahibiz. Son 200 yılın mimarlığı, diğer ülkelerden emilen enerjiyle idare edilen bir aşırılık mimarlığı.

JL: Göreceli olarak Batı’nın daha temiz olmasının altında yatan neden, kirli endüstrileri Uzak Doğu’dan ihraç ediyor olmamız. Peki onların -bizim elimizde olmayan- kentsel gelişimini nasıl kontrol ediyorsunuz?

LK: Yeni Şehirleşme Kartası birkaç şeyi göz ardı ediyor olmasına rağmen kesinlikle doğru yolda. Politikacılar kararlar almak zorundalar ve ne yaptıklarını bilmiyorlar. John Prescott gibi çevrebilimci görünen bir insanın verdiği tüm kararlar aslında yanlış yönde.
Takvim
<<Temmuz 2011>>
Pzt Sal Çar Per Cum Cmt Paz
        1 2 3
4 5 6 7 8 9 10
11 12 13 14 15 16 17
18 19 20 21 22 23 24
25 26 27 28 29 30 31
Haber Bölümleri
Haber Kategorileri
Yayınlanan haberlere günlük olarak yukarıdaki takvimden, haberlerin kategorilerine ise aşağıdaki listeden ulaşabilirsiniz.