reklam

04 Nisan 2005 Pazartesi
Ana Sayfa > Haberler

Tek tek başka, bir arada başkayız. Gelin bizi bir de kavşakta görün!

Etiler'den Küçükarmutlu'ya inerken, TEM yolunu bir köprüyle aşıyoruz. Viyadük filan sanmayın, hep bildiğimiz, dededen kalma bir köprü işte... İki ucunda da kavşaklar bulunan bir köprü.

Pazar sabahı burada semt pazarı kurulur, yol hiç geçit vermez olur. Ama sair günler de bir hamlede geçemezsiniz.

Hele köprünün (Bir adı var mı, bakın hiç sormadım) Armutlu tarafı, her sabah çözülmesi güç bir düğümdür.

Beri yandaki kavşağı dakikalar harcayarak adım adım aşanlar, Etiler tarafından gelenler, Armutlu sahiline sabrımızın çoğunu tüketmiş olarak geçeriz. Karşı yokuşlardan yukarı üç ayrı yoldan tırmanagelen arabalar, TEM'e paralel yoldan gelip kavşağı zorlayanlar ve biz, beş ayrı yolun sabırsız yolcuları şimdi göbeğin çevresini dolanıp, yola devam etme çabasındayız.

Çapı dört metre civarında, mütevazı bir trafik göbeğidir, gideceğimiz yöne göre 45, 90, 135 veya 180 derece döneceğimiz havuz. Boş olsa üç beş saniyelik iş, ama sabah kalabalığında biz her gün orada dakikalar ve dakikalar kaybederiz.

Karşıdan veya sağımızdan geleni, söz birliği etmişçesine, istisnasız hepimiz görmezden geliriz. Çaresiz kalıp da görünce hayret de ederiz.

Hedefimiz turu genişten alıp ortadaki kümelenmeye takılmamaktır. Böylece diğer geliş hatlarının da önünü keseceğimizi sanırız. Ne var ki yokuşlardan yukarı tırmanan arabaların sürücüleri de biz orada yokmuşuz gibi davranma eğilimindedir.

Bilmediğiniz hal değil. Dediğim gibi üç beş saniyede dolanabileceğimiz göbeğin çevresinde her sabah beş ila on beş dakika arası zaman kaybederiz.

Her sabah. Hepimiz. Yıllardan beri... Hep şikâyet ederiz. Buradan en az zaman kaybederek nasıl geçebileceğimizi henüz hiç düşünmedik. Nasıl düşünelim kardeşim, bir an önce işyerlerimize ulaşma telaşından vaktimiz olmuyor ki!

Yıllar önce Paris'te, Saint-Germain-des-Prés'den Sen Nehri'ne inen sokaklardan birinde, bir kitapçı dükkânından çıkmıştım. Trafiğin bir daha çözülemeyecek şekilde tıkandığını görünce, ne yapacaklar bu durumda diye durup seyrettim.

Sürücüler hiç telaşlanmadı. Herhangi birinin acele ettiğini, el kol, kaş göz işaretiyle diğerlerine talimat vermeye kalktığını da görmedim. Bildikleri bir alet, her zamanki gibi tıkanmışçasına sakin, ciddî, herkes kendi işiyle meşgul, üç beş santim ileri veya geri giderek, daha irice bir hareketse diğerini telaşsız bir işaretle yapacağından haberdar ederek, Allah sizi inandırsın bir dakikayı bulmayan bir zaman zarfında düğümü çözdüler ve yollarına devam ettiler.

Danimarka'da, İsveç'te değiliz. Fransa Akdenizlilerin yaşadığı bir ülke. Sokakları çok daha dar olan Roma'da da benzer düğüm çözme sahnelerine şahit olabilirsiniz. İtalyanları düşünün. Bizden daha az heyecanlı olduklarını söyleyebilir misiniz?

Bu farkın sebebi nedir öyleyse, diye sorduğunuz olur mu?

Evet, cin fikirli, kıvrak zekâlı çok insan var aramızda. Ama bizim, toplum olarak insan zekâsının gelişmiş bir aşamasını temsil ettiğimiz söylenemez.

Aziz Nesin gibi yüzde oranlarına vurmak istemiyorum. Söylemeye çalıştığım farklı bir şey. En seçkin uyanıklarımızdan oluşmuş bir grubu toplayın bizim trafik göbeğinin etrafında, aynı kördüğümün oluştuğunu görerek hayret edeceksiniz.

Mümkün olsa da, hareketsiz atlı karıncada kalmış şaşkın çocuklara benzer haldeki sürücüleri bir helikopterden üç beş dakika seyredebilseniz, aşağıya:

- Yooo! Bizim toplum olarak hemen bir halk psikolojisi uzmanına görünmemiz lazım, diye ineceksiniz.

Yukarıda o helikopterle gezinirseniz biraz, İstanbul'da yüzlerce ve yüzlerce benzer düğüm göreceksiniz. Toplum zekâsından nasipsiz insanların zavallı halini acıyarak seyredeceksiniz.

Böyle bir toplumda, diyelim büyücek bir salonda bir araya gelmiş insanlar arasındaki ilişkiler nasıl bir ortam oluşturur? Bir aile meclisinden tutun da işyerlerine, eğlence mekânlarına, spor sahalarına kadar.

Kendi hayat tecrübelerimden yola çıkıyorum. Dışarıdan örnek getirince de çoğu Fransa'dan oluyor, çaresiz. Yadırgamadan dinleyebiliyor musunuz beni?

Fransa'nın Akdeniz sahilinde, Marsilya-Nice arası Lavandou şehrine bizim adalar mesafesinde, kıraç bir adadayız. Bir tatil köyü diyeyim. (Fırsat olursa bir gün, Havadis gazetesinin fotoğraf servisi şefi, merhum dostum Müeddep Erkmen'le o adada ne aradığımızı da anlatırım, size.)

Levant Adası. Barbaros'un ziyaretini hâlâ unutmamış, küçücük bir ada. Mütevazı oteller, çamlı kayalıkların eteğinde tertemiz bir deniz. Bizim Kınalıada kadar var yok.

Bir röportaj için gittiğimiz adada iki arkadaş sekiz on gün kalmak niyetindeyiz. 1956 yılı. İkimiz de otuz yaşın altındayız.

Hırçın kayalıklarda yalınayak yürüyüştü, denizdi, voleyboldu, insanları konuşmaya, kimini fotoğrafını çekmeye razı etmek için dil dökmekti, belediye başkanıyla, rahiple mülakattı derken yoruluyoruz.

Akşam iki bardak şarap, tadına doyulmaz balıklar, biraz müzik... Sahibiyle ahbap olduğumuz Âdemelması adlı müzikli lokantadaydık bir akşam.

Yemeğin sonuna doğru Müeddep'in bana niçin:

- Hakkı! Ben şimdi biraz ağlarsam, artık bir ömür boyu bunu herkese anlatmadan edemezsin değil mi, diye sorduğunu anlatmak istiyorum.

Ama el yazısıyla dört sayfayı çoktan aşmışım. Haftaya devam etsem, olur mu?
Radikal - Hakkı Devrim

 

Mart 2005 Arşivi

pt sl çr pr cm ct pz
01 02 03 04 05 06
07 08 09 10 11 12 13
14 15 16 17 18 19 20
21 22 23 24 25 26 27
28 29 30 31      
diğer aylar için tıklayın

Kentin fiziksel çevresi, sorunları ve kentli olmak üzerine görüşlerinizi Kent başlığı  altında tartışıyoruz.

Arkitera.com/forum

  

Copyright © 2000-2002 Arkitera Bilgi Hizmetleri [email protected]

Reklam vermek için - Danışmanlarımız - Editörlerimiz