|
Tek tek başka, bir
arada başkayız. Gelin bizi bir de kavşakta görün!
Etiler'den Küçükarmutlu'ya inerken, TEM
yolunu bir köprüyle aşıyoruz. Viyadük filan sanmayın, hep bildiğimiz, dededen
kalma bir köprü işte... İki ucunda da kavşaklar bulunan bir köprü.
Pazar sabahı burada semt pazarı
kurulur, yol hiç geçit vermez olur. Ama sair günler de bir hamlede geçemezsiniz.
Hele köprünün (Bir adı var mı, bakın
hiç sormadım) Armutlu tarafı, her sabah çözülmesi güç bir düğümdür.
Beri yandaki kavşağı dakikalar
harcayarak adım adım aşanlar, Etiler tarafından gelenler, Armutlu sahiline
sabrımızın çoğunu tüketmiş olarak geçeriz. Karşı yokuşlardan yukarı üç ayrı
yoldan tırmanagelen arabalar, TEM'e paralel yoldan gelip kavşağı zorlayanlar ve
biz, beş ayrı yolun sabırsız yolcuları şimdi göbeğin çevresini dolanıp, yola
devam etme çabasındayız.
Çapı dört metre civarında, mütevazı bir
trafik göbeğidir, gideceğimiz yöne göre 45, 90, 135 veya 180 derece döneceğimiz
havuz. Boş olsa üç beş saniyelik iş, ama sabah kalabalığında biz her gün orada
dakikalar ve dakikalar kaybederiz.
Karşıdan veya sağımızdan geleni, söz
birliği etmişçesine, istisnasız hepimiz görmezden geliriz. Çaresiz kalıp da
görünce hayret de ederiz.
Hedefimiz turu genişten alıp ortadaki
kümelenmeye takılmamaktır. Böylece diğer geliş hatlarının da önünü keseceğimizi
sanırız. Ne var ki yokuşlardan yukarı tırmanan arabaların sürücüleri de biz
orada yokmuşuz gibi davranma eğilimindedir.
Bilmediğiniz hal değil. Dediğim gibi üç
beş saniyede dolanabileceğimiz göbeğin çevresinde her sabah beş ila on beş
dakika arası zaman kaybederiz.
Her sabah. Hepimiz. Yıllardan beri...
Hep şikâyet ederiz. Buradan en az zaman kaybederek nasıl geçebileceğimizi henüz
hiç düşünmedik. Nasıl düşünelim kardeşim, bir an önce işyerlerimize ulaşma
telaşından vaktimiz olmuyor ki!
Yıllar önce Paris'te,
Saint-Germain-des-Prés'den Sen Nehri'ne inen sokaklardan birinde, bir kitapçı
dükkânından çıkmıştım. Trafiğin bir daha çözülemeyecek şekilde tıkandığını
görünce, ne yapacaklar bu durumda diye durup seyrettim.
Sürücüler hiç telaşlanmadı. Herhangi
birinin acele ettiğini, el kol, kaş göz işaretiyle diğerlerine talimat vermeye
kalktığını da görmedim. Bildikleri bir alet, her zamanki gibi tıkanmışçasına
sakin, ciddî, herkes kendi işiyle meşgul, üç beş santim ileri veya geri giderek,
daha irice bir hareketse diğerini telaşsız bir işaretle yapacağından haberdar
ederek, Allah sizi inandırsın bir dakikayı bulmayan bir zaman zarfında düğümü
çözdüler ve yollarına devam ettiler.
Danimarka'da, İsveç'te değiliz. Fransa
Akdenizlilerin yaşadığı bir ülke. Sokakları çok daha dar olan Roma'da da benzer
düğüm çözme sahnelerine şahit olabilirsiniz. İtalyanları düşünün. Bizden daha az
heyecanlı olduklarını söyleyebilir misiniz?
Bu farkın sebebi nedir öyleyse, diye
sorduğunuz olur mu?
Evet, cin fikirli, kıvrak zekâlı çok
insan var aramızda. Ama bizim, toplum olarak insan zekâsının gelişmiş bir
aşamasını temsil ettiğimiz söylenemez.
Aziz Nesin gibi yüzde oranlarına vurmak
istemiyorum. Söylemeye çalıştığım farklı bir şey. En seçkin uyanıklarımızdan
oluşmuş bir grubu toplayın bizim trafik göbeğinin etrafında, aynı kördüğümün
oluştuğunu görerek hayret edeceksiniz.
Mümkün olsa da, hareketsiz atlı
karıncada kalmış şaşkın çocuklara benzer haldeki sürücüleri bir helikopterden üç
beş dakika seyredebilseniz, aşağıya:
- Yooo! Bizim toplum olarak hemen bir
halk psikolojisi uzmanına görünmemiz lazım, diye ineceksiniz.
Yukarıda o helikopterle gezinirseniz
biraz, İstanbul'da yüzlerce ve yüzlerce benzer düğüm göreceksiniz. Toplum
zekâsından nasipsiz insanların zavallı halini acıyarak seyredeceksiniz.
Böyle bir toplumda, diyelim büyücek bir
salonda bir araya gelmiş insanlar arasındaki ilişkiler nasıl bir ortam
oluşturur? Bir aile meclisinden tutun da işyerlerine, eğlence mekânlarına, spor
sahalarına kadar.
Kendi hayat tecrübelerimden yola
çıkıyorum. Dışarıdan örnek getirince de çoğu Fransa'dan oluyor, çaresiz.
Yadırgamadan dinleyebiliyor musunuz beni?
Fransa'nın Akdeniz sahilinde,
Marsilya-Nice arası Lavandou şehrine bizim adalar mesafesinde, kıraç bir
adadayız. Bir tatil köyü diyeyim. (Fırsat olursa bir gün, Havadis gazetesinin
fotoğraf servisi şefi, merhum dostum Müeddep Erkmen'le o adada ne aradığımızı da
anlatırım, size.)
Levant Adası. Barbaros'un ziyaretini
hâlâ unutmamış, küçücük bir ada. Mütevazı oteller, çamlı kayalıkların eteğinde
tertemiz bir deniz. Bizim Kınalıada kadar var yok.
Bir röportaj için gittiğimiz adada iki
arkadaş sekiz on gün kalmak niyetindeyiz. 1956 yılı. İkimiz de otuz yaşın
altındayız.
Hırçın kayalıklarda yalınayak
yürüyüştü, denizdi, voleyboldu, insanları konuşmaya, kimini fotoğrafını çekmeye
razı etmek için dil dökmekti, belediye başkanıyla, rahiple mülakattı derken
yoruluyoruz.
Akşam iki bardak şarap, tadına doyulmaz
balıklar, biraz müzik... Sahibiyle ahbap olduğumuz Âdemelması adlı müzikli
lokantadaydık bir akşam.
Yemeğin sonuna doğru Müeddep'in bana
niçin:
- Hakkı! Ben şimdi biraz ağlarsam,
artık bir ömür boyu bunu herkese anlatmadan edemezsin değil mi, diye sorduğunu
anlatmak istiyorum.
Ama el yazısıyla dört sayfayı çoktan
aşmışım. Haftaya devam etsem, olur mu?
Radikal - Hakkı Devrim |