|
Biz Türküz, onarırken
yıkarız
1993 yazıydı. Bunaltıcı bir yolculuktan
sonra görkemli bir taçkapının önünde durduk. O, 700 yıldır oradaydı ama biz ilk
kez bakıyorduk. Gölgesi ilk kez üzerimize düşüyordu.
O gün, bir sanat tarihi öğrencisi
olarak taşın da bir 'dil'i olduğuna inandım. Taş duvarlara işlenmiş harfler,
çiçekler; sadece harf, sadece çiçek değildi sanki. Tesir-i sihirkari mi denir,
bir büyü etkisiydi işte.
Ben Divriği Ulucami'ni hep o göz
kamaşmasıyla hatırladım. Taşı hamur gibi yoğurup, akıl oyunlarıyla işleyen taş
ustalarının çekiç seslerini duymaya çalıştım hep. Rüzgarlar, yağmurlarla aşınmış
yerlerini unuttum. İstedim ki, yapıldığı günkü kadar 'kusursuz' kalsın
belleğimde.
Bir başyapıtı anlamak bu kadar zor
mu?
Şimdi hemen söylemeli: Türkiye, dünya sanat tarihinin en önemli yapılarından
biri olan Divriği Ulucami'nin kıymetini hiç bilmedi. Daha kötüsü, anlamadı da.
Mesela Mimarlık Tarihçisi Doğan Kuban 'Divriği, Selimiye Camii kadar önemli bir
yapıdır' dediğinde birçok Batı budalası, hocanın söz oyunu yaptığını sandı.
'Divriği Mucizesi'ni yazdığında ise abarttığını...
Oysa Divriği, gerçekten Selimiye kadar
özgün ve ihtişamlı, bir mucize kadar gerçeğin ötesindeydi. Ama bugüne kadar,
Kuban Hoca gibi birkaç sanat ve mimarlık tarihçisi dışında kimsenin umurunda
olmadı. Hepsi bir Rönesans heykeli kadar önemli cephe süslemeleri bakımsızlıktan
döküldü; hat sanatının başyapıtları arasında yer alan kitabeleri silindi. Minber
kapıları, kitabeleri çalındı. Bilim adamlarının önerdiği koruma tedbirlerine,
alternatif müze projelerine kimse kulak asmadı.
Şimdi ise onu daha büyük bir tehlike;
cahilin cesur elinin değeceği bir felaket bekliyor: 'Eksiltme yöntemi'yle
yapılacak bir restorasyon. Sanki Divriği, sonradan görme bir gecekondu
zengininin mahalle arasına yaptırdığı bir mescit; UNESCO'nun koruma çağrıları
falan da boşa üflenen bir düdük-müş gibi. Hoş, ölünün arkasından konuşmayı bile
ayıp sayan ama buna rağmen paşa mezarlarını çöplüğe dönüştüren bir 'oluşum'dan
daha fazlasını beklemek de beyhude ama... Ben yine de söyleyeceğim: Kuban Hoca,
bu ay Yapı dergisinde yayımlanan yazısında Divriği konusunda biraz bilgisi olan
bütün aydınları göreve çağırdı ve 'Taş oymalarıyla Partenon frizleri, Bergama
altarı heykelleri düzeyinde ve onlardan daha da zor koruma objesi' olan camiyi
üç otuz para uğruna yok etmemek için ulusal bir kampanya başlatılması
gerektiğini söyledi.
Ucuza onaralım ayran içip kutlarız
Ama bence yazının en çarpıcı yanı, hocanın camiden 'Ömrümün kırk yılını verdiğim
Divriği' diye söz etmesiydi. Çarpıcı diyorum, çünkü her şeyin bu kadar hızlı
aktığı bir çağda, bir 'taş yığını'na 40 yıl adamak garip karşılanabilir... Ama
'uygarlık' denilen şey de bu 'garip'liği içselleştirmektir sonunda.
Divriği de, Talat Paşa ve
arkadaşlarının çöplüğe dönüşen mezarları da gösteriyor ki, bir dolu saçmalığı
norm haline getiren Türkiye, taşı toprağı sevmek için biraz daha bekleyecek.
'Benim yüreğim taş / Bedenim kal'adır' beytini birçok taş eriyene, birçok kale
yıkılana kadar anlamayacak, anlamamak için direnecek. Okur-yazar bürokratlarsa,
Kuban Hoca'nın dediği gibi anahtar teslim restorasyon yapıp, üzerine bol köpüklü
ayran içecekler... Bir süre daha.
Sonra... Ya aklımız başımıza gelecek ya
da 'taş yığını' sandığımız şeyler arasında yaşayıp gideceğiz.
Akşam - Mehmet Kenan Kaya |