|
'Mozaik' Değil
'Alaşım'!..
''Ortak kimliğimiz 'Kültürler Alaşımı'
dır. Türkiye'nin kültürel zenginliğinin sadece bir 'mozaik' değil, aynı zamanda
ve daha ileri düzeyde bir 'alaşım' olduğunu, her türlü sosyal-kültürel ve ulusal
gelişme ve kalkınma politikamızda artık 'temel tarihsel gerçek' olarak tüm
davranışlarımızın odağına yerleştirmeliyiz.''
Bu ifadeler Mimarlar Odası ve İçişleri
Bakanlığı tarafından ÇEKÜL'ün de destek ve katılımıyla 30 Eylül 2000 günü
Antakya 'da düzenlenen ''Kültürel Mirasın Korunmasında Valiliklerin Rolü ve
Sorumlulukları'' konulu toplantının sonuç bildirgesinde yer alıyor.
Dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan
, dönemin Hatay Valisi Yener Rakıcıoğlu ve bölgedeki diğer illerin valileri ile
dönemin Antakya Belediye Başkanı İris Şentürk 'ün de imzalarını taşıyan bu
sözlerin esin kaynağı ise Prof. Dr. Ufuk Esin 'di.
Kültür Girişimi tarafından daha önce
İzmir'de düzenlenen ''AB Sürecinde Kültür Politikaları'' toplantısında demişti
ki:
''Anadolu'daki her kültür diğerlerinden
bir şeyler almış. Tarihin belgelerine baktığımızda bu mozaiğin zamanla alaşıma
dönüştüğünü söyleyebiliriz. Bunun adı da bence 'Anadolu' dur.''
Yıllarını uygarlıkların derinliklerine
adamış Ufuk Hoca'nın bu tanımlamasını Antakya'da anımsamak ve bildirgelere
yansıtmak elbette ki rastlantı değildi.
Anadolu'nun gerçeği
Çağlar boyunca birlikte, yan yana ve hatta ''iç içe'' yaşayarak ortak bir ''kent
kültürü'' yaratan farklı inançlardan insanların, mimarisi, sokakları,
gelenekleri ve ünlü Harbiye semtindeki sofraları bezeyen yemekleri de o denli
''ortak'' ki bunun sadece mozaik olarak tanımlanması hem yeterli değil hem
gerçekçi değil.
Nitekim Anadolu'nun Antakya'da açıkça
gözlenen bu özelliği, Mimarlar Odası'nın temmuz ayındaki ''Dünya Mimarlık
Kongresi'' ne hazırlık için düzenlediği ''Türkiye Kongreleri'' belgelerinde de
vurgulandı. 25 Şubat 2005 günü Adana'da başlayıp Antakya'da devam eden
Kongre'nin basın açıklamasında özetle şunlar yer aldı:
''Tarihsel süreçte bu yöredeki
kentlerin kazandığı çok kültürlü özgün karakter, Pagan, Musevi, Hıristiyan ve
Müslümanların ortak yaşam ilişkileri içinde oluştu. Sonuçta ortaya çıkanın
mozaik değil kültürel bir alaşım olduğunu görürsek, tarihsel dostlukların
temelini daha iyi kavrarız.''
Beraberliğin kimliği
Peki, bütün bunlar ne anlama geliyor?
Bu ortak yaşam ilişkilerinin getirdiği
yakınlaşmada, özellikle kentsel ortamdaki aynı mekânlar, aynı komşuluklar,
ticaret, kültür ve hatta sevinçler, tasalar, duygular da öylesine
hesapsız-kitapsız bir içtenlik içinde paylaşılıyor ki artık ''birbirlerinden
ayrılması olanaksız'' toplumsal dokular çıkıyor ortaya.
İşte bu beraberliklerin alaşımı,
''köken'' lerindeki kimi ''özgünlükler'' in birbirlerine yaklaşmasını da
içeriyor.
Gündelik yaşamda adeta destanlaşan
birlikteliklerin ardındaki bu gerçeği mozaik anlatamaz ki...
'Dağılmamak' için
Kaldı ki mozaiğin her zaman için ''dağılma'' olasılığı var; hatta dağılan
mozaiklerden farklı, yeni bir kompozisyon bile yapılabilir. Buna karşın
''alaşım'' ın ise hem böyle bir ''risk'' i yok, hem de kendisini oluşturan
farklı kültürleri ''içselleştirmiş'' bir bağımsız ve özgün kimliği tanımlıyor.
Bu nedenle 2000 yılındaki Antakya
toplantısının sonuç bildirgesine şunlar da eklenmişti:
''Türkiye'yi 'vatan' yapan 'Anadolu
insanının ortak kimliği' ni de işte bu büyük 'kültürel alaşımın' köklü ve zengin
uygarlık birikimleri yaratmaktadır. Ulusal esenliğimizin güvencesi ise
'kültürlerin tarihsel dostluğuyla yapılanan' bu alaşımın bütüncül ve güçlü
dokusudur...''
Ne dersiniz? Başta Avrupa Birliği olmak
üzere dünyaya karşı da mozaik yerine işte bu ''özgün kimliğimiz'' i cesaretle
savunma zamanı gelmedi mi?
Cumhuriyet - Oktay Ekinci |