Daha baştan anlaşılıyor ki, bu yazının okurları bir yarılma yaşayacaklar: Başlık, bir grup tarafından anlaşılmıyor; ancak bu başlangıç, "Sükût ikrârdan gelir.", yani "Sessiz duruş, kabulleniş olarak anlaşılmalıdır." biçiminde geniş çevrilebilecek deyimle anımsandığında, durum, biraz açıklık kazanacaktır. Ama bu yazı herkesi, ortak biçimde suskun kaldığımız nokta üzerinde konuşmaya davet ediyor.
Herşey üzerine konuşuyoruz ama, bir şey hariç: Suçlarımız. Suçları olan, suçlu olan kesim genişledikçe de, bunlar üzerinde konuşmak güçleşiyor, çünkü hiçbir alanda yaşanmayan uzlaşma ve dayanışma, bu alanda, birden, ve kendiliğinden, ve çok güçlü biçimde, ve çok örgütlü olarak, gerçekleşiveriyor.
İhsan Bilgin, 1999 Marmara Depremi sonrasında iki kez yazmıştı, aynen katılıyorum: Giderek bir rant ekonomisine dönüşen "yap-satçı müteahhitlik (yüklenicilik) yoluyla ortaya çıkan apartmanlaşma", aslında toplumun istisnasız bütün katmanlarının bulaştığı ve parçası olduğu, bir suç ortaklığı ve kötücüllük "hassa"sıdır. Etkin ve edilgin bütün tarafların çıkarına olan bu ortak suç, kente, doğaya ve toplumsal değerlere karşı işlenmiştir. Dünyanın çok az ülkesinde kent topraklarının kişisel tasarrufa açılması bu denli özgürce gerçekleşmiş; dünyanın çok az ülkesinde bu sürecin doğurduğu rantiye kuşaklar, somut ve nesnel kültürlerini bu denli hızlı ve köktenci biçimde eritmişler; dünyanın çok az ülkesinde, ortaya çıkan rantiye kuşakların yaygınlaştırdığı anlayış, politikadan eğitime, sağlıktan ekonomiye, kültürden eğlenceye bütün yaşam alanlarını işgal etmiştir. O derecede bir etki alanı sözkonusudur ki, "işgal" edilen yaşam alanlarında, "meşgul" olmak ve "meşgale"si bulunmak, yani birey olmak ve bireylik için çaba göstermek, artık en küçümsenen değerlerdir. Kültür işgal edilmiştir; artık her değer satılabilirliği ile ölçülmektedir. Eğitim işgal altındadır; neyi bildiğiniz ve nasıl toplumsallaştığınız değil, hangi statüye ve hangi maaşa sahip olduğunuz önemlidir: üniversite kurumunda bile bilgi değil "kavuk" öne geçmiştir. Politika işgal altındadır, çünkü paranız yoksa önseçimlere bile giremezsiniz, aday adayı olmanız bile düştür. Ekonomi işgal altındadır, çünkü piyasa ekonomisi ve borsa, "emeksiz ve üretimsiz kârlılık" temelinde çarklarını çevirir, tarım, hayvancılık, tekstil, hanidir unuttuğumuz ismiyle "montaj sanayi" (evet hâlâ montaj sanayi konumundayız!), yapay bir üretim hissi verir. Bu liste böylece uzatılabilir. Doğaya, toplumsal yaşama, insan olarak varoluşa ilişkin değerler törpülenip "aşındırılır". Seçenek olabilecek tüm yollar küreselleşme söylemleri (tekil değildirler), güvenlik ve terör kaygısı (tek yönlü değildirler) ile tıkanmaya çalışılır. Bu durumda amaç, başlangıç noktası kent toprakları olan "emek sıfır rant"ın üretimini giderek artırmak ve en yüksek noktasına çıkarabilmek için elden gelen neyse onu yerine getirmektir.
Anımsayalım: Bu ülkede konut sorunu, Osmanlı zamanında da, Cumhuriyet'in başından beridir de, hep varoldu. Konutun varlığı, konut stoğu nicelik ve niteliklerinin artırılması ve iyileştirilmesi, çeşitli dönemlerde, toplumun bütün katmanları için varlığını sürdürdü."Sorun"u yanlış tanımlama, ondan büsbütün soyutlanma ve yabancılaşma, "sorun"u reddetme, bütün dönemlerde görüldü. Ancak konutu ortaya çıkaran kural ve yöntemler, ister esnek bir yönetim içinde, isterse çok örgütlü ve düzenli çalışan imar yönetimleri eliyle, uygulandı, uygulanmaya çalışıldı ve gerekleri yerine getirildi, getirilmeye çalışıldı. Ancak bugün herkesin bilgisi içinde ve gözünün içine baka baka, imarlı ve imarsız alan farketmeksizin yapılan şey, bütün kurallardan uzaktadır. Bu durum, toplumun bir gizli sözleşme imzaladığını düşündürmektedir. Bu sözleşmenin ilk maddesi şudur: "1. Bu ülkede, kişiselliğini iddia ederek ve demokrasi olduğunu söyleyerek, kentsel alanda ve mimari konusunda, istediğini yapabilirsin." Bunun alt kabulleri ise şöyle olmak gerekir: "1a. Herkes aynı kuraldışılık içinde hareket edeceği için, kimse kimseye karışmayacak ve engellemeyecektir." "1b. Bu ortam, fazladan bir yarışmacı hava uyandıracaktır ki, bunu da demokrasinin sağladığı zenginlik olarak sunmalısın." "1c. Ortaya çıkan kentsel kargaşa ve uyumsuzluk için de, kentten kaçış, yurtdışı örneklerinin yanısıra, teşvik edilmelidir." "1d. Kuraldışılığın dozunu ise, yine rant alanı olarak geliştirip, yüksek kuraldışılığı da daha yüksek para ile alabilir konuma gelebilirsin." "1e. Bu yüksek rant alanına dönüşen ve sistemleşen durumun, saldırıya uğraması durumunda bile, "saf" savunucularını bulduğunda, olgunluğu ve soğukkanlılığı elden bırakma!"
Anımsayalım: Toplumsal yaşantımızın tarihsel hiçbir döneminde, "yeni"ye duyulan özlem; betonarme inşa sistemine duyduğumuz ve "malzeme"ye gösterdiğimiz hayranlıkla birleşip; "yeni" mimariye duyulan beklentiyle, bu denli geniş çevresel kabuller üzerinde birleşmedi. Bunun ürünü olan apartmanlaşma olgusu bugün öyle bir noktaya geldi ki, sınıf atlayan ve besbelli sermayesi eskiye oranla daha yüksek olan yükleniciler eliyle, daha iri mimari nesnelerini kentlerimizin ortasına, üstelik de gecekondu alanından çıkarılan bölgelerde, ya da tarihi konut bölgelerimizin "iyileştirilen" alanlarına, yerleştirilebiliyor.
Anımsayalım: 1950li yıllarda konut yapımını hızlandırmak için bir yandan devlet eliyle girişimlerde bulunulurken, öte yandan da farklı sektörler için farklı teşvikler geliştirildi: Belediyeler eliyle sağlanan ucuz arsalar; kentin çeperlerinin kolektif yaşam biçimlerine tüm sosyal hizmetleri ve altyapısıyla açılmasını sağlamak için kooperatif örgütlenmeleri; kent içi alanlarda tek bir parselde ya da büyük bir ada konut geliştirilebilmesi için küçük kooperatif modelleri ve işyeri örgütlenmeleri; kamu eliyle belli metrekare sınırlamasıyla dağıtılan konut kredileri; kamu eliyle kurdurulan ya da görevlendirilen bankalar ve kredi kurumları aracılığıyla üretilen konutlar; bu örnek durumlar sayıca çok artırılabilir. Kuşkusuz her ortamda kişisel spekülasyonlar ve arayışlar varolageldi. Ancak bugün "arsa spekülasyonu" ve "yetkinin kötüye kullanılması" gibi olguların çok ötesinde bir noktada bulunmaktayız.
Anımsayalım: Önce mahallemizdeki "uyanık" bir ev sahibi ile başladı girişim: İmza toplayıp belediyeye verilen dilekçe, mahalledeki kat artışı gerekliliğini, kentin diğir bölgeleriyle karşılaştırıp veriyordu. O sırada imar yönetimi içindeki öteki "uyanık" kişilerin gayretlerinden haberdar olan mahalli uyanık, bir "saflık" anında, kat sayısı artırımını belediyeden kopardığında, kendi kişisel başarısı ve azmi olduğunu düşünüyordu: Oysa kötücül hiçbir çalışma, yalnız değildir. Kötünün başarısı burdadır: Çok doğaldır ve gizli müttefikleri, şans yardım ediyorsa, adım başı bulunabilir: Çünkü kötülüğün doğal ortaklığı, kötülük temelinde çok çarpanlıdır. Çünkü kötülük, kötülükle çarpışmaz.
Anımsayalım: İmar kurallarının verdiği metrekare alanını balkon kapatarak büyüten; bahçesine sundurma yaparak taşan; sığınak olarak imarlı bodrum katını konuta dönüştüren; imarın verdiği her hakkı kullanarak önce iki kattan iki kat artı çekme kata; sonra üç kat artı çekme kata; sonra da dört kat artı çekme kata çakın; bu arada yangın merdiveni yaptırmayan çünkü baştan beri yangın merdiveni gerektiren bir plan ve kullanımı olmayan bir mal sahibi, ne denli de masumdur: Bir çocuk masumluğu! Nasıl olsa yangın çıkmaz, nasıl olsa insanlar koşarak kurtulur; nasıl olsa belediye kanal ve su ve elektrik ve yeşil alan konusunda gereğini yapar! Bu ön kabuller, yeni bir ön kabulü de getirir: "1f. Gereken değişim ve akılcılık konusunda, aptal gibi davran, anlamazdan gel!" Bu uygulandığında, insan çok rahat eder ve toplumsal ön sözleşmenin gereklerini yerine getiren, sürüden ayrılmayan, sürüden ayrılmaya cesaret bile edemeyen bir imaj da çizilmiş olur.
Anımsayalım: Eli para tutan kişi, kentlerin çevresindeki arsaları kapatabiliyor: Kazanmak için, beklemek yeterli. Ancak daha hızlı kazanmak için, belde yönetimindeki kişilerle yakınlığınızı kullanıp, elinizden geleni yapın: Çevre yolunun geçeceği rotayı önceden öğrenin; havaalanı, nasıl oluyorsa, sizin arsanıza yakın olsun; kıyılarda masum çiftlik arazileri alın ve sonra turizmle ilgili bir bakanlıktan, önce kıyı kullanım yasasındaki yapılaşma kararlarını değiştirtin, olmazsa turizm teşvik bölgesi kararı çıkartın. Daha sonra imar planına göre, parsellediğiniz arsaları, apartman yapımı için satışa çıkartın. Ancak bunlar bile masum kalıyor; bugün baktığımızda, yeryüzünde bulunma biçimimizi tümüyle "elverişli durumları ranta dönüştürmek" ilke kararına bağlayabiliriz: "1g. Elverişli durumlarda her şeyi ranta dönüştürün!"
Anımsayalım: Bu yolları çeşitli yöntemlerle, daha da temiz kılmak olanaklı: Siz ayrıcalıklı konumuzda, diyelim ki Capri'de, ya da Hasaba'da ayak ayak üstünde dinlenirken, sizin için başkaları toprak için savaşıyor olabilir. Ancak onların da apartmanları, "apartmanları", toprak üzerinde yükselecek midir, soru budur.
Anımsayalım: Ortaya çıkan "biçimsiz" ve "çirkin" çevrelerden yakınmak, insana biraz entelektüel havası verebilir. Üstelik de, aslında bir gerçeklik olan, "kırdan kente göçün büyüklüğü" ile baharatlanmış biçimde sunulursa, "suçsuzluk" daha da belirginleşir. "Hak edilmiş" rant artışları, gönül rahatlatır ve düşman susturur.
Bu durumda herkes haklıdır: Çoluk çocuk yeni ev istemektedir; aile parçalanmıştır ve çok başlıdır; toplam gelir, yeni hane açmaya elvermemektedir; mülk sahibi yaşam standardını düşürmek istememektedir; mal sahibi, tam tersine, yaşam standardını "dehşet" yükseltmek amacındadır; yaşam standardını yükselten bir aile yanında bahçıvanlık ya da çocuk bakıcılığı yapmak keyifli olabilir; "kapatılan arsa"dan elde edilen "alın teri ile kazanılmış" kazanç, borsaya yatırılabilir; piyango, loto ve at yarışından uzak durmak "cool" olacaktır; zaten 1950lerde "ataların" yine "alın teri" yatırımlarıyla gerçekleşen otomotiv, denizcilik ve süpermarket yatırımları, bugün gelinen noktada gastronomik yatırımları da haklı çıkarmaktadır; vs. Haklılara karşı, farklı haklardan, topluluk biçiminde yaşama ve toplum olma haklarından sözetmek ne kelime: Vaktiyle Yakup Kadri'nin (Karaosmanoğlu) eşi Leman Hanım, ne kadar haklıymış: Bütün bunları yapanlar, carte blanche sayılmanın yollarını da buldular mı, keyif onların olur. Halka halka dağıtılan bu sorumluluk, kuşkusuz altta kalan, daha az gelirli grupların ve giderek en dar gelirli grubun başında patlayacaktır: "Kentlerimizi bozdular!"
Şimdi şu soruyu sorabiliriz: Türkiye'de kentsel toprakların rantından yararlanmayan, kendi arsası, yapısı olmasa bile, kıra yerleşik olsa bile yararlanmayan kimse var mıdır? Parmak kaldırın! Duyamadım; duyamıyorum...
Susmak, kabul anlamına geliyor.
Türkiye'de apartmanlaşma olgusunu sona erdirecek olan girişim de, tam da bu susma noktasının kırılmasıyla elde edilecek, gibi görünüyor.





