Köşe Yazısı

Fiera

Yazan: Aydın Polatkan Tarih: 14 Nisan 2006
Bu köşe yazısının ayaküstü bir sohbet sırasında gündeme geldiğini itiraf etmem gerekiyor. Konuyu Milano Tasarım Haftası’na ait kişisel izlenimlerimin oluşturacağını Arkitera sorumlularına bildirdiğimde bir itiraz beklediğimi de eklemem gerekiyor. Zira bu köşede çıkan yazıların söylemlerinin toplumsal ağırlığı göz önüne alındığında, hafifmeşrep bir konunun köşeyazısı penceresinde nasıl duracağı, bu satırları yazarken beni düşündürmüyor değil. Mimarlığa yüklenen ekonomik, politik, toplumsal, ideolojik sorumlulukların tasarımcının kalemi veya mouse’unu çokçana geçtiği, kuramcı ve eleştirmenin adeta mimarlık üzerinden bilmem hangi konuda guruya dönüşmek istediği kanımca çok yanlış değil; ve somut, gerçek ve en önemlisi toplumcu kaygılara uzak bir konuda yazmanın kendine özgü bir keyfi var.

Estetik kuramcısı ve eleştirmeni için, hiç kuşkusuz, bir Zeitgeist’ı kavramak gerçekten rahatlama alanıdır. Sanat, mimarlık ve her türden tasarım alanını açıklamak, anlamak adına ele geçirilen bir çeşit episteme’nin araçsallığı gerçekten önemlidir. Ya da estetik tasarımın tarihselliğinde Gesamkunstwerk’e meyil eden ve eşik oluşturan isimlerin bu temayülleri, yapıtlarının analizinde rahatlamayı adeta gevşemeye dönüştüren bir araca dönüştürür. 16.yy’da Copernicus’un dünyayı evrenin merkezinden ötelemesi, Luther’in insanın saygınlığı ve özgürlüğünü reddetmesi, 30 Yıl Savaşları, G.Bruno’nun kuramlaştırdığı sonsuzluk, monarşinin ikametgahından Protestan kiliselerine dek yayılan gösteri merakı, vs.’den söz etmeye başlarsanız Versailles Sarayı’nın perspektifleri, Roma’daki San Carlo alle Quattro Fontane’nin dalgalanan cephesi ve optik ilüzyonları, G.Guarini’nin fantezilerini anlamak kolaylaşır. Ya da Wright’ın J.Wax &Co. binası için tasarladığı ofis mobilyalarının eğrisel, akışkan konturlarını, binanın konturları ile yan yana koymak, Le Corbusier’nin fauteuil-confort’unu bir villasında görmek insanı rahatlatır. Oysa Milano’nun Il Salone del Mobile’si görünüşe göre yıllardır bu rahatlığı unutturan bir deneyim alanı oluşturmakta.

Elbette ki öncelikle sergi fenomeni üzerine birkaç söz etmek gerekmekte. İnsan Benjamin’in karikatür ve reklam arasında paralellik saptadığı, malın fetişizminden, cinsellik ve modanın fantazmagorisinden, işçi sınıfının eğlendirildiği ve modernliğin en azından Baudelaire’in yüzeysel ve sürekli değişken bulduğu yönü ile değerlendirdiği dünya fuarlarını hatırlamadan edemiyor. Dünya fuarları veya uluslararası sergilerin tarihsel çerçevede ülkelerin, ekonomilerin ve en güçlüsü 1937 Paris Dünya Fuarı’nda izlendiği şekilde ideolojilerin pazara çıktığı alanlar olduğu bilinen bir husustur. Toplumcu vaadlerin, bazen bu organizasyonlarda adeta görücüye çıkması, veya en azından toplumcu vaadlerin göstergesi olabilen mimarilerin, tasarımların tarihsel göstergelere dönüşmesi de öyle... Giedion’un 19.yy sergilerindeki konstrüksiyonlarda bulduğu mekansal vaad; 1925 Paris Endüstriyel ve Modern Sanatlar Sergisi, ya da ünlü Art Deco sergisinde, Le Corbusier’nin L’Esprit Nouveau pavyonu; veya 1967 Montreal Sergisi’nde M.Safdie’nin Habitat’ı… Sergilerin kentlere bıraktıkları izler aslında başlı başına çalışma konusu olabilecek niteliktedir. 1937 Paris sergisinde, 1878 sergisinden kalan binanın yerine Chaillot Tepesi’nde inşa edilen saray (L.Azema, H.Boileau, J.Carlu), barok ve klasisist özellikleri ile 2001 yılına ait bir Paris Modern Mimarlık Rehberi’nde bile parisien nitelikleri ile tanıtılır. Şu satırları yazarken elimde tuttuğum 1958 tarihli bir başka Paris rehberinde, müze ve kültürel işlevler içeren sarayın, önünde gerçekleştirilen moda çekimleri ile tanıtılması, mimarlığın toplumsallığı açısından çoktan savaş öncesinde kalan bir uslubun önemli olmadığı, sarayın modernlik adına halen çok şey ifade ettiğinin bir göstergesi. Ama sorun da işte tam burada… Bu toplumsal vaadlerin, göstergelerin anlam taşımadığı, ya da izlenemeyecek kadar hızlı değiştiğinde ne yaşanacaktır? Sergi alanı modern sıfatını taşıyan her ürünün, müzeye kalkanın da, yenilik olarak tanıtılanın da aynı anda stantları doldurduğu bir mekana dönüşmez mi? Il Salone del Mobile işte bu noktada dikkat çekiyor. Gerçi Milano’nun Fiera’sı, Köln’deki, New York’taki, Paris’teki örnekleri gibi her sene kurulan ve resmi açıdan birbiri ile ilişkili sektörlere hizmet eden bir etkinlik. Ve hiç kuşkusuz öncelikle bir İtalyan fenomeni. Ancak, kapsamı, yöneticilerinin vizyonu dahilinde son yıllarda aldığı biçim onu zannedersem başka tür bir deneyim alanına dönüştürüyor.

İtalyan mobilya endüstrisinin geliştirilmesi, 1950’li yıllarda Avrupa’da sektörde ağırlık oluşturan İskandinav ülkelerinin ürünleri ile rekabete girebilmek için başlatılan bir İtalyan etkinliği olan Milano, Il Salone del Mobile’den, Milano Design Week’e giden süreç, görünüşe göre, kısaca genleşme olarak tanımlanabilir. Fuarın kısa tarihçesi, daha 1958 yılında, anıtsal görünüşlü, 14-15.yy usluplarını andıran mobilya ürünlerinin tasarımında mimarların katkısını talep eden G.Ponti’nin yazılarını; fuarın yaklaşık 10 sene içinde hem uluslararası bir nitelik kazanabildiğini; 70’li yılların başında New York MoMA’nın artık İtalyan işi iç mekan tasarımına ait bir retrospektif gösteriye ihtiyaç gösterdiğini ortaya koyuyor. Ancak ben burada ekonomik ve politik göstergelerden çok yıllık serginin Milano’ya, hem de sadece Milano’ya dönen niteliğine dikkat çekmek istiyorum. Aynı tarihçe, fuarın Milano’nun kendi sanat ve tasarım kurumu olan Triennale tarafından hemen ciddiye alınmadığını yazsa da, bugün için Triennale binası fuarın önemli düzenlemelerini içeren bir mekan. Bu mekanda, fuarın sanat, mimarlık, endüstriyel tasarım alanlarına doğru hızla genişleyen içeriklerine uygun, ve kentin periferisinde konumlanan Fiera di Milano’nun ticari özelliklerine karşın daha entelektüel ve estetik gündemi belirleyen sergiler yer alıyor; ve bilindiği üzere bunlara event\olay deniyor. Event’ler yine bilindiği üzere sadece Triennale ile sınırlı değil. Bazıları özel sergiler olarak fuar alanında gerçekleştirilebiliyor. Şehrin çeşitli bölgelerinde, çokçana aydınlatma endüstrisinden firmalarca desteklenen ışık ve yerleştirme gösterileri de bu adı alıyor. Duomo adı verilen kent katedralinin önündeki meydanda, bu meydandan ulaşılan Il Broletto adı verilen, 13.yy’da inşa edilip 18.yy’da yükseltilen ve 1970’li yılarda restorasyonuna başlanan Romanesk yapının kemerleri altında, eski kent dokusunun sınırlarında yer alan piazza’larda da bu gösteriler yapılıyor. Event’ler ayrıca fuar alanında hem sergileme hem de ticari bağlantılar yapan firmaların kente dağılmış ve fuar için zenginleştirilen show-room’larına sadece bakınmak için bile gelen ziyaretçilerin kabulunu da içeriyor.

Event’ler arasında 2002 yılında fuar alanında gerçekleştirilen GrandHotelSalone adı verilen sergi basında da çokça yer bulan bir gösteriydi. T.Ito, M.Thun, R.Meier, R.Arad, G.Pesce, J.Nouvel, Z.Hadid gibi tasarımcı ve mimarlara verilen eşdeğerli alanlar ve bu isimlerden Roma, New York, Moskova gibi kentlerdeki bir otel için oda tasarlamalarının talep edilmesi sonucunda çıkan ürünler aslında doğrudan fuarın tüketicisine hitap eden bir şenliğe dönüşmüş gibiydi. Geniş kapalı fuar salonunda odaların doğal olarak yapay ışığın getirisi ile sergilenmeleri, kent içindeki show-room’lardan fuar standlarına dek ışıklandırmanın her ürünün alımlayıcı ve tüketici için mekansallaşmasında başlıca faktör oluşuna paraleldi. Basında J.Nouvel’in Tokyo için oda düzenlemesindeki açık bavulun muhteviyatından, Pesce’nin pop-art ve cinsellikle dolu fetiş nesneler, malzeme ile dolu Moskova odasındaki güçlü duygular uyandıran tasarımına dek düzenlemeler değerlendirildi. Hadid’in Sydney odasında ise yatak dışında her konturun kendine özgü açılar ve eğriler çizmesi de kendiliği içinde, onun uslubunun nitelikleri doğrultusunda değerlendirildi. Sorun şuydu ki, T.Ito’nun New York odasında 11 Eylül’ün yarattığı stres nedeniyle minimalizmiyle huzur aradığına ilişkin zayıf argümanı dışında hiç bir odanın kentle ilişkisi yoktu. Bu yüzden L’Architecture d’Aujourd’hui’de sergiyi 2 yıl sonra değerlendiren B.Paczowski yazısına uzun uzun bir yaşam alanı olarak okyanuslarda seyreden transatlantiklerden bahsederek başlaması anlamlıydı. Başka bir deyişle ticari fuara mimar-tasarımcının gayri ticari (?) katkısı, yine yersizliğin, fetişizmin, alımlama zevkine hitap etmenin sonucuna dönüşmüştü. Fuarın sektöre katkısının değeri hakkında bilgi sahibi değilim, ama bir de alımlayıcı-ziyaretçiden oluşan, hatta bunu neredeyse her sene uzaktan gelerek yapan bir tüketici profili olduğunu düşünüyorum. Başka bir deyişle Milano etkinliğinin geçen yüzyılın toplumsal vaadlerle yüklü Expo’larından veya toplumcu estetik faaliyetlerin sergilendiği herhangi bir terapötik organizasyondan farkı adeta bir madde bağımlılığı gibi yaşanabilmesi.

Belki de bu yüzden E.Grey’in, W.Gropius’un, Mies van der Rohe, Le Corbusier veya Eames kardeşlerin müzelerde yer alan ünlü tasarımlarını, hatta bazen fotoğraflarını farklı firmaların etiketleri ile fuar stantlarında görmek pek de şaşırtıcı değil. Zira Pop-Art ve Minimalizm (60’lı yılların tasarımına, sanatına, hatta edebiyatına damgasını vuran iki olgu olarak) en azından bir süredir fuarın Tasarım (2005 yılında aynı zamanda Modern) başlığı taşıyan bölümlerinde sergilenen ürünlerin herhangi birisine yakın durabildiği kavramlar. PVC’den fibere çeşitlenen malzemelerle, aykırı biçimlerin ve hafifliği garanti altına alınabildiği her durumda dudak, dil, el biçiminde koltuklardan, saf geometrik-prizmatik ahşap yüzeyli veya zebra desenli dolaplara dek çok geniş bir çeşitlilik söz konusu. Bu çeşitliliğin bir parça alıntılama olduğu, bu sene birçok stantta bazen dekoratif bir öğe, bazen satılan ürün olarak yer alan, yine 60’lı yılların İtalyan klasikleri M.Zanuso-R.Sapper’ın Brionvega televizyonu veya Achille, P.Castiglioni’nin Arco lambasında da görülebiliyordu. Hatta, Le Corbusier’nin 1929 Paris Salon d’Automne’da bir arada sergilediği fauteuil-confort, chaise-longue, dolap ve cam masalardan oluşan takımını yeniden üreten Cassina firması, bu sene event olarak Via Durini’deki show-room’unda bu ürünleri bir araya getirdiğinde, yanlarına Brionvega televizyonlarını da yerleştirmişti. Televizyonlar, koltukları deneyen ziyaretçilerin seyretmedikleri belgeseller gösteriyor, Le Corbusier hakkında bilgi veriyorlardı. Başka bir deyişle Modernizm kelimenin tam anlamıyla alımlayıcı için pazara çıkmış durumdaydı. Aslında bu sadece bir uslup sorunu değil, görünüşe göre mekansallaşma, ziyadesiyle baroklaşma durumuydu. Zira fuarın kendisi iki ayrı Klasik mobilya ve tasarım ürünlerine ayrılmış bölümlere sahip olduğu gibi, Art Deco koltukları plastikten döken P.Starck’ın bile parçası olduğu ikonografik eğretileme, fuar kompleksinde Tasarım bölümünün farklı stantlarında sık sık karşılaşılan bir durumdu. Bazen M.Fuksas’ın yeni Rho-Pero fuar kompleksindeki iç sokaklarda, kendileri de birer tasarım feomenine, mekansal retoriğe dönüşmüş stantlar en abartılı ajurlu, kitsch ürünleri de içerebilmekteydi. Bu açıdan, G.B.Tacchini, P.Calcagni, L.L.Lazzara, R.Rinetti’nin 2004 fuarına ait kişisel gözlemlerini yayınladıkları kitaba, hemen herkesin ilerleme beklemesine karşılık her ürünün minimalist indirgeme ve neo-barok dekor arasında gidip geldiğini söylemesi 2 sene sonra da anlamlıdır. Zira Barok kavramının çerçevesi, tasarımın mekansal uyarıyı gündeme getirmesi olarak özetlenebilecek tarihselliğe saygı olarak genişletildiğinde, bu 60’lı yılların çeşitliliğini de, Minimalizm’i de içine alır.

Ve satın almak, ithalat, bayilik sözleşmeleri gibi kaygılar dışında anonim bir kitle kendini fuara, kentteki event’lere attığında ise, bu baroklaşmanın, eğrisel, parabolik şeffaf örtüsü, bir bilimkurgu animasyonundan çıkmışa benzeyen ve konferans, birifing alanları olarak çalışan Lem’leri ile M.Fuksas’ın Rho-Pero Fuar kompleksini de içerdiği fark edilir. Zira o da kendini tüketicinin zevkine sunmaktadır. Ve sanki Milano’nun kendisi bu fenomenin parçasıdır. Duomo bile Gotik çeperini, 60’lı yılların Brütalizm’inden, 19.yy cephelerine, Mussolini döneminin soyut Klasisizm’ine dek bir kolaja dönüşmüş Corso di Vittorio Emmanuel II’nin duvarlarının parçası haline getirir; ve Chartres veya Notre-Dame’da kimsenin hayal edemeyeceği 19.yy cephesi ile kentin katedrali bu koca serginin parçası olur. Historisist ana girişi, anıtsal bir şekilde Piazza di Duomo’ya bakan ünlü Galleria bile, Benjamin’in Haussmann’ın hemen arifesinde Paris’te bina kütlelerini yararak alternatif bir akışkan, teşhir alanı haline geldiğini düşündüğü pasajlardan çok farklıdır. Paris’in kalan pasajlarının mütevazi boyutları, Galleria’nın çok katlı geniş, yüksek mekanı ile ilişki kuramıyor. Milano’da adını, onu çevreleyen ve 30’lu yıllarda inşa edilen kütlelerin neredeyse dörtte biri kadar gelen bir kiliseden alan Piazza San Babila’nın bu görüntüsü, alanen F.Lang’ın Metropolis’i için hazırlanan set tasarımlarındaki çizimleri andırır. Blade Runner’ın yapım tasarımcısının, eserini ancak, Milano’ya yaptığı, merkezdeki kentsel mekan ölçeğinden ve çeşitlilikten elde ettiği deneyimle sonuçlanan bir geziden sonra ortaya çıkarabildiğini söylemesi boşuna değildir. Milano’nun kendisi tuhaf bir baroklaşmanın-daha doğru bir tanım kullanalım-bir çeşit Romantizm’in sahnesi olmaya çok elverişli görünüyor. Fuar organizatörlerinin yayınladıkları bir kitapta fuarı bir kente, kentin bütününü de bir fuara benzetmesi boşuna değil...

Bu tüketim, yukarıda da belirttiğim gibi yerli yurtlu bir kitlenin yaşama alanı değil. S.Boeri, Domus dergisinde, 2003 tarihli bir sayıda, Milano’da yakın geleceği etkileyecek imar faaliyetlerine ayrılmış bir dosyada, Milano’nun gerçek yüzünü istatistiklere başvurmadan sergileyen bir yazı kaleme almıştır. Malpensa havaalanında yola çıkıldığında, villalar, fabrikalar, depolarla dolu, Alp’lerin eteklerine dek yayılmış bir kentsel alanla karşılaşılır. Araba ile kente ulaşan bir insanın kendini aniden içinde bulduğu ve Duomo’nun etrafında gelişen tarihsel kent merkezi-ya da tarihsel\kentsel izlerin-dışında bir dizi uydu yerleşim bu merkeze eklemlenmiş ve onunla sorunlu bir ilişki kurmuş durumdadır. Kentin periferisinde farklı nedenlerle, farklı kitlelerce yaşanan yoksulluk ciddi bir sorundur. Yukarıda da bahsi geçen tarihsel merkezle birebir ilişkili ve moda dünyasının pahalı markalarını, alışveriş noktalarını içeren, adeta bir gettoya dönüşmüş Montenapoleone’deki sürecin başka yerlerde de yaşanması, zaten bir türlü gerçeğe dönüşemeyen kolektif mekana ilişkin umutları hepten yok etmektedir. Sokakları dolduran kalabalığın anksiyetesi, hiçbir İtalyan şehrinde görülemeyecek ruhsuz bir kitle, deneyimi gitgide geceye dönüşen kentsel mekan nedeniyle Boeri’ye göre Milano’nun geleceği yoktur. Ama bence, aslında Fiera tam da böyle bir dekora ihtiyaç gösteriyor; ve bundan fazlasıyla besleniyor...
Yazara Görüşlerinizi Bildirmek İçin
Buraya yazacağınız görüşleriniz, Arkitera Forum bölümüne yansımayacak, sadece yazara ulaşacaktır. * İşaretli alanlar mutlaka doldurmanız gereken alanları belirtmektedir.
Sizin:
Adınız, Soyadınız *
E-Posta Adresiniz *
Mesleğiniz *
Telefon Numaranız Adres seçimi:
Adresiniz
Mesajınız:

ÝPUCU: küçük harf "m", sayý dört, küçük harf "e", küçük harf "w", küçük harf "e", büyük harf "Y"

Lütfen sol imajdaki resimde görülen dizgiyi yandaki kutucuğa giriniz.
Köşe Yazısı Arşivi
Dönem içindeki köşe yazarlarının listesi aşağıdadır. Yazısını okumak istediğiniz yazarı listeden seçiniz. Bütün yazarların listesini görmek için buraya tıklayınız