Bu meslekte galiba bir köşe yazarlığımız kalmıştı. Sağ olasın Arkitera! Bana da bir köşe verip köşeye sıkıştırdınız. Ben de bu güne dek şikayet kutularına itibar etmediğimden olsa gerek, kutuya bu köşeden bişeyler atayım dedim. Tam şikayetleri birbiri arkasından sıralarken kutu ağzına kadar doluverdi. İstanbul’un dertlerini zaten kutuya ata ata bitirememiş sayısız meslektaşlarım aklıma geldi. İnsan boyu lastikleri ile kaldırımlara yerleşen “hormonlu” taşıtlar, yüzlerce tüyü bitmemiş kağıt mendil satan veletler, evine hırsız girmemiş kaç kişinin kaldığı, Ataköyden Kalamış’a iki buçuk saat süren kıtalararası yolculuklar gibi konular tekrar tekrar dirilmeye başladı. Her biri köşeleri dolduracak konuları nerelerden başlayayım derken birkaç gün önce gazete haberlerindeki bizim Sivriada’ya dikilmesi “tasarlanan” hormonlu, azman semazen kafamdaki tüm şikayetleri sildi süpürdü. Senelerdir pilava katık olsun diye dalıp topladığım midyeler, tekneleri kıçtan demirleyip baştan bağladığımız o asude barınak, her nasılsa temiz kalıp yüzülebilen sular aklıma geldi. Bir an İstanbul’un o muhteşem silüeti ile hormonlu derviş bir araya geldi gözümün önüne. Ben oldum olası insandan büyük insandan hoşlanmam, heykele dönüşse de... Hele gece karanlığında Marmara Denizi’nde, yakamozların ışığında, teknemde asude yol alırken benden 50 kat daha büyük üstelik yerinde sayan bir dervişle karşılaşmak ancak kötü senaryolu bir korku filmi olabilir dedim ve teknemi sattığıma ilk defa bu denli sevindim. Şikayet kutusuna bir şeyler atacak halim kalmadı. Birden aklıma seneler önce Kadıköy’de Mimarlar Odasında verdiğim bir konferans geldi. Ben zaten o gün kutuya atacağımı atmıştım dedim. Ve sizlere ilk köşe yazarlığımda 12 sene evvel söylediklerimi takdim etmeye karar verdim. Yazma tembeli olduğumu zannetmeyin, ancak ekleyecek bir şey bulamadım.
Sağlıcakla.
“Şehr-i İstanbul”un Katli
Her şeyden önce Şehr-i İstanbul’un katli gibi hazin bir öyküyü, sözcüklerle ifade bence yeterli olmadığı gibi, nerdeyse ağızlara ciklet olmuş böylesine geniş bir konuyu, daha ileri düzeylerde sizlere aktaracak kadar ihtisas sahibi olmadığımı da söylemek isterim. Ancak beni İstanbul üzerinde böyle bir şöyleyişe iten nedenler aslında, pek de ihtiras gerektiren türden değildir. Ayrıca İstanbul’un, artık bilimsel tartışmalara, demagojilere ihtiyacı kalmadığı da aşikardır. Gerek 30 yıla yaklaşan meslek yaşamımın büyük bir bölümü bu şehirde geçmiş olması, gerekse 3-4 asırdır bu şehirde yaşayan bir kaç ailenin mensubu olmam, beni gidenin arkasından bir şeyler söylemeyi gerektiren bir görev duygusuyla düşüncelerimi ifade etmeye itti.
Şehrin, üç aşağı beş yukarı bütün semtleri ile şu veya bu vesile ile yoğurulmuş bir yaşamın içinden baktığımda şu anda şehre özgü değerlerden ayakta kalabilmiş, daha doğrusu kurtulabilmiş pek az şeye rastlamaktayım. İstanbul gibi, bir taraftan adalarında mimozalar yetişen , Kavaklar’ında rüzgar esen, sularında sayısız balık yüzen; diğer taraftan Helen’den Roma’ya, Bizans’a, Osmalı’ya kadar hizmet vermiş, Hıristiyan ve İslam kültürlerini bir araya getirmiş böyle bir metropol bir daha yaratılabilir mi bilmem...
Şehir, tarihi boyunca, farklı örf, adet hatta dini anlayışlara maruz kalmış olmasına rağmen, belli başlı özelliklerini her zaman korumuş; şehre sahip olanlar, asırlarca, devraldıkları kıymetlerin bilincinde yaşamışlardır. Aslında İstanbul’un tarihi gelişiminin, bu konuya emek vermiş, değerli meslektaşlarımın naif bir tekrarını yaparak konuyu dağıtmak istemiyorum. Amacım, bunca asırdır kendini koruyabilmiş olan bu kentin, 50 yıl gibi kısa bir sürede, Latin askerlerine bile parmak ısırtacak biçimde, nasıl tahrip edildiğinin kısa bir özetini sizlere sunmak.
Tüm plan çabalarına rağmen, önüne geçilemeyen bu sendromu, tümüyle nazım plan yanlışlarına, eksikliklerine ya da yapılan planların mali güçsüzlüklerinden doğan başarısızlığına mal etmek, kanımca teşhisin az bir yüzdesini teşkil eder. Nitekim, uygar kabul edilen bir sürü Batı kentinde, günün inanç ve modasına uygun bunlara benzer planlar denenmiş, uygulanmış ve sonuç böylesine vahim olmamış; fiziksel çevre bu görünüme dönüşmemiştir. Öyleyse önüne geçilemez bu oluşumun kaynakları nelerdir? Burada, özellikle üstünde durmak istediğim konu, mikro ve makro ölçekte devam eden ve bölgedeki son parsele kadar hedeflenen yağmacılık, bunu bilinçli olarak yürüten menfaat grupları, bunlara az da olsa bilinçsiz olarak maşa olan meslek erbablarıdır. İstanbul’un son 30 yılda, arsa borsası haline dönüşmesini, istatistik değerlerden incelediğimizde, 1950-1955 yılları arası İstanbul nüfus artışı %62.8, 1955-1960 yılları arası incelediğimizde % 45.4, 1960-1965 yılları arası % 40.4, 1965-1970 yılları arası % 60.8 olarak belirtilmektedir.
Şehrin, 20 yıllık bu nüfus değişimine bakıldığında, İstanbul bölge nüfusunda % 260’lık bir artış olmuştur. Belediye sınırları içinde artış, % 208, dışında % 1400’ü bulmuştur. Bu durumda İstanbul, 1968 yılında Türkiye organize sanayi işgüçünün % 35’ini katma değerin ise % 40’ını kapsamaktadır. Türkiye genelinde sanayi sektörü için planlı dönemde öngörülen özel sektör yatırımlarının % 50’si, gene İstanbul’da yapılmıştır. Bu ibret verici tablo karşısında merkezi yönetim, yatırmda; çoğu tatbikten yoksun, güdümlü planlar üretmiş, oy kaygısıyla tavizler vermiştir. Yerel belediyeler ise bir taraftan mali imkansızlıklar, diğer taraftan şehrin önem ve niteliklerine göre sıralaması yanlış uygulamalar peşinde taşıma suyla yangın söndürmeye koşmuş ve şehir tam bir hercümencin içine kaymıştır.
1950 ve 60’lı yılların plan kararları, şehrin fizyonomisini nihai olarak yok etmeye 1970’li yıllarda başlar. Bostancı – Erenköy planı ortadan kalkar, doğuda Yakacık, batıda Bakırköy – Yeşilköy banliyö semtleri olmaktan çıkar; ağır bir yıkıma uğrar. Herkes, evini, bahçesini, köşkünü günün modası yap – sat inşaat ustası müteahhitlere devreder. Çoğunluğu taşralı olan bu hamarat inşaat ustaları, çok kısa bir zamanda işin üstesinden gelirler. Aşırı kazanç sağlanır. Mülk sahibi, bir adet yaşlanmış koyundan 5, 10, 20 adet post kazanırken, bu hamarat ustalarda hiç bir yatırım gücü olmaksızın, topraktan satış usulü ile servet yapmaya başlarlar. İşte bu sistem günümüzde, şehrin yeni zenginlerini yaratmış olan sistemdir.
1970’li, 1980’li yıllar, bu servetin sahibi olan Mercedesli şehir müteahhiti yıllarıydı. Artık ok yaydan çıkmış, Gecekondu Önleme ya da Kat Mülkiyeti Kanunu çerçevesinde, alan razı veren razı gerçeği ile tüm İstanbul, sonu hala gelmeyen bir inşaat sahasına dönüşmüştü. Prensipte konu açığı kapatılıyordu ama gerçekte İstanbul, tarihinde hiç yaşamadığı bir şekilde katlediliyor, bir metamorfoz yaşanıyordu. Bir anlamda şehrin sosyo-kültürel fizyonomisi yok edilirken artan şehrin nüfusu da sosyal ve kültürel transformasyona uğruyordu.
Çünkü 1 haneli parsel 1–1.5 senede 20, belki 40 hane doğuruyor, bu da dışardan göç edenlerin, İstanbul’un en eski ve mutena semtlerine yerleşmelerine yol açıyordu. Mahalleli semtli kavramı da artık yok olma sürecine girmişti. Buna, İstanbul’daki diğer etnik grupların yurtdışına sürekli göçünü de eklememiz gerekir. Nitekim bu grupların nispeten yoğun olduğu yerlerde, örneğin Adalar’da nüfus artışı, 1965-1970 arası %0, Beyoğlu’da %3 olabilmiştir. Buna karşılık, şehir içinde Kadıköy %46, Şişli %74, Bakırköy %75’lik artışla nerdeyse 5 yılda iki katına; gene aynı yıllarda, çevre belediyelerde ise bu, Kocasinan’da %678, Avcılar’da %152, Yakacık’ta %124 gibi olağanüstü oranlara ulaşmıştır. Büyük istanbul Nazım Plan Bürosu’nun, Küçükçekmece ile Tuzla arası saptadığı plan alanında öngörüldüğü gibi, göç, planla başa çıkacak boyutları çoktan aşmış; mahalli seviyede ekonomik ve sosyal gelişmeyi teşvik edici bir kamu kuruluşunun da bulunmaması, şehirlerde gerekli dengenin kurulmasını, piyasa mekanizmasına bağlamıştır. Bu ise böyle bir mekanizmanın sağlayacağı bir denge değildir. Nitekim 1970’li yıllarda bu konu, Devlet Planlama Teşkilatı’nın İhtisas Komisyonlarında açıkça belirtilmiştir.
“... Arazi değerleri, artan talepler karşısında aşırı derecede yükselme temayülü göstermiştir. Bu eğitimi değiştirecek mülkiyet düzeni kurulması, faaliyetlerin dağılımı, yerleşme ve yoğunlukların etkili bir biçimde kontrolü veya diğer artışların kamuya mal edilmesi için vergileme gibi tedbirler benimsenmemiş ve geliştirilememiştir. Aksine, hatalı yoğunluk deseni ve yapı nizamları tespit edilerek, bu değer artışları körüklenmiş, spekülatif kazançlar yükseltilmiştir. Diğer yönden arazi değerlerindeki bu aşırı artış nedeniyle istenilen şehir strüktürünün kurulması son derece güç hale gelmiştir. Planlama çalışmalarına başlıca müdahalenin (olumsuz etkisinin), kullanış ve yoğunluk değişikliği sağlayarak, arazilerin kıymetlerini yükseltenlerden geldiği açıktır.”
Özlemi çekilen yerel yönetimlerin 1980’li yıllarda işbaşına gelmesiyle yukarda sözü edilen gelişmenin, hiç olmazsa önüne geçileceği beklenilmiş; Nazım Plan Bürosu’nunda safdışı edilmesi ile tüm ekonomik, sosyal ve fiziksel yapılanma sorumlulukları bu yönetimin uhdesinde toplanmıştır. Şeklen olumlu görünen bu yeni düzenlemenin en can alıcı noktası, yetişmiş kadro ihtiyacıydı. Sorumlulukların yerel yönetimlerde artması, bu sorumluluğu taşıyacak kadro ihtiyacını da beraberinde getiriyordu. Gerek memur kesimi gerekse seçimle işbaşına gelen kadrolar, kısa bir süre sonra nitelik ve nicelik olarak kifayetsizliklerini sergilemeye başladılar. Belediye gelirleri çarçur edildi. İmar komisyonları, emlak komisyonculuğuna; belediye başkanlıkları feodal prensliğe; memur kadrolar da çoğunlukla günlük çıkarcılığa dönüştü.
Doğan Kuban’ın “İstanbul’un İmarı ve İkilemler” adlı yazısında belirttiği gibi “Kültürü sınırlı, çağdaş kent deneyimi köksüz; uzmanlığın, gerçek bilgiden çok, ünvan ile var olduğu” bir toplum şehre tamamen egemen oldu. Şehir ve çevresi, artık herkesin iştahını kabartıcı bir orta malı olmuş; menfaat ilişkilerinin gücü ile orantılı olarak, İstanbul’un her yeri pazarlamaya açılmıştı. Dolmabahçe’den Yıldız Parkı’na, Ortaköy Vadisi’den Kilyos’a, Pendik şehir çöplüğünden Beykoz’a kadar her yer, sözüm ona mevzii imar veya islah planlarıyla imara açıldı. Sonuç ise bugünkü İstanbul oldu. Sokağa atılan trilyonlarca paranın, bugün hesabını verecek kimse bulunmadığı gibi, İstanbullular da, Tatar istilasına uğramış zavallılar gibi bu amansız yağmacılığın sonuçlarıyla başbaşa bırakıldılar.
Özetle, bir taraftan siyasi yatırım için usulsüz yerleşim alanlarına verilmekte olan tavizler, bilhassa Hazine topraklarının yağmalanmasına göz yumacak boyutlarda devam etmekte; diğer taraftan da, gecekonduların gelişmesini önleme bahanesiyle (Sarıyer örneğinde olduğu gibi) yeşil alanlar mevzi imar planlarıyla parsellenerek, arsa spekülasyonu daha da azdırılmaktadır. Böylesi menfaatler yumağına katılım hergün artmakta, imar komisyonlarındaki dosya sayısı da buna paralel olarak hızla kabarmaktadır.
Surları yalayan Marmara Denizi, Kalamış Koyu, Moda, Göztepe’nin köşkleri, Aksaray ve Zeyrek’in mahalleleri, Beyoğlu’nun, Adaların, Kurtuluş’un, Samatya’nın Rumları ve daha niceleri, bilgisiz, sorumsuz, kompleksli fakat cüretkar bir avuç idarecinin ve menfaatperestin elinde, geride 10 milyonluk bir kasaba bırakarak tarihe karışmıştır. Şehr-i İstanbul’un katli artık vacip kılınmıştır. Sizlere ömür ve başsağlığı dileklerimle...
3 Mart 1993
Kadıköy Kültür ve Sanat Merkezi
Benim ve Marmara'nın değerli dostu merhum Nurdoğan Özkaya'ya selam olsun!Yazara Görüşlerinizi Bildirmek İçin





