Pelin Tan’ın Eyal Weizmann ve Rafi Segal ile yaptığı söyleşide mimarlık, mekanı kontrol ve düzenleme işinin know-how'unu üreten disiplin sıfatı ile kritik bir sorgulamaya tabi tutuluyor. Mimarlığın siyasal sorumluluğu konusu, resmi politikanın bir tür apartheid fikri üzerine şekillendiği karmaşık bir çifte-ülkenin, İsrail/Filistin’in mimari/planlama pratiği üzerinden konuşuluyor. Devlet politikalarının bu denli baskın olduğu bir ortamda mimarın rolü, hali ile "kabak gibi" ortaya çıkıyor, eleştirel söylemin konusu haline geliyor. "Kolaylıkla geliyor" yine de dememeli, özünde kolay söylenebilir bir sözün bile dolaşıma girmesi, anlaşıldığı kadarı ile hayli zahmetli olabiliyor. Arkienal ertelenmese idi, kendilerini/işlerini burada görebilecek, tartışmayı daha sıcak bir şekilde sürdürebilecektik. Şimdilik bir başka bahara kaldı.
Peki, ayrımcılığın etnik/siyasal kodlar üzerinden üretilmiş bir apartheid mertebesinde, o kabalık ya da çıplaklıkta şekillenmediği, daha rafine kültürel, ideolojik ya da ekonomik bir çerçevede hayat bulduğu durumlarda mimari pratiğin hali nice? Bunu düşünmek için bölünmüş kent Kudüs’ün alternatif tarihsel gelişme senaryoları üzerinden bir fikir cimnastiği yapmak, ya da İstanbulun halihazırdaki kentsel mekanı üretme pratiklerine gözatmak anlamlı olabilir mi? Deneyelim.
Kudüs’ün ve Batı yakasının mekansal gelişimini belirleyen temel dinamik Filistin/İsrail ikilemi haline gelmiş olmasa idi, Yahudi ve Arap nüfus devlet güdümlü bir zorunlu ayrışmaya tabi tutulmuş olmasa idi nasıl bir gelişme ile karşı karşıya kalabilirdik? Tarihsel bir temrin yapıp bir varsayımda bulunalım: Bir an için "mekan-kırım" ve "devlet-kurucu sürgün" temelinde şekillenmiş bir Israil devletinin hiçbir zaman kurulmadığını, Weizmann’ın tematize ettiği, bunun mantıksal devamı niteliğindeki mekansal pratiklerin üretilmediğini, başka bir deyişle, burda "iki halk - üç din" temelinde bir post-kolonyal devletin oluştuğunu düşleyelim... 20. yüzyılın egemen trendleri ışığında bu Yahudi/Filistin devletinin de, diğer post-Osmanlı devletler gibi, erken dönem Osmanlı modernleşmesinin ürünü batı yönelimli finansal, siyasal ve kültürel elitler tarafından kurulmuş ve yönlendirilmiş olabileceğini varsayabiliriz. Filmi hayli spekülatif bir şekilde daha da gerilere sarmak mümkün elbette: Dilerseniz yörenin hala majestelerinin mandası hatta memalik-i Osmani statüsünde kalmışlığını da varsayabilirsiniz... Söz konusu batılılaşmış, modernleşmiş elit, ülkenin bağımsızlığı peşinde koşmuş, siyasal bir önderlik rolü üstlenmiş olmasın da ancak yörede sosyal, kültürel ve ekonomik hegemonyasını tesis etmiş bulunsun. Her halükarda şu ya da bu siyasal senaryo içinde, çıkışında bir yanda elitler, öteyanda her iki halkın daha geleneksel, mahalli, "doğulu" kesimlerinin yanyana varolacağı alternatif, "optimist" bir ikinci senaryoyu bir çıkış koşulu olarak varsayalım.
Şu soruyu sorabiliriz: devlet destekli etnik gerilim ve ayrışma başat dinamik haline gelmiş olmasa idi, basit dikotomik bir etnik ayırım yerine daha karmaşık bir sosyo-ekonomik ayrışmalar dizgesi toplumda belirleyici olsa idi, bunun mekansal izdüşümü nasıl bir şey olabilirdi? Örneğin varolan gerçeklikte de çok önemli yer tutan mikro aidiyetler – Filistin tarafında klan aidiyeti, Yahudilerde gelinen ülke temelinde "hemşehrilik bağları"- ya da sınıfsal konum, ya da ideolojik duruş (ortodox/reformist/seküler gibi) gibi ayrımlar, ortak bir devlet çatısı altında en azından Yahudi ya da Filistinli olmak kadar önemli ayrımları oluşturuyor olsa idi, nasıl bir yerleşim düzeni ile karşılaşırdık? Bir şekilde ayakta kalmış bir "iki halklı" elit ve yine iki halktan diğerleri, fiziksel mekanı ne şekilde temellük ediyor ve üretiyor olurlardı? Milliyetçiliğin basit ak/kara şemasının yegane açıklayıcı paradigma, rahatça sığınılabilir bir kale olmadığı koşullarda, bu kompleks sosyal gerçekliğin unsurları, farklı gruplar, mekanla ilişkilerini nasıl kurguluyor, hangi terimlerle ifade ediyor olurlardı? Bu soruyu yanıtlamak için İstanbul kentinin bugünkü pratikleri bir yardımcı araç sağlayabilir mi? Tarihsel çıkış koşullarının benzerliği böyle bir fikir jimnastiğine izin verirdi sanırım. Tersten de sormak mümkün elbette: günümüz İstanbulu ve yakın periferisinin mekansal üretim pratikleri ve bunun yarattığı sorunlar konusunda Kudüs/Batı yakası ilişkisi zihin açıcı olabilir mi? Toptan sorarsak, mimarlık/planlama disiplininin sorumluluğu devletin dayatmaları yerine toplumsal trendlerce belirlenen bir piyasanın tek belirleyici olduğu koşullarında nice olur ?
19. yy da yaşanan erken modernleşme süreci her iki kentte -Osmanlının başka coğrafyalarına koşut olarak- benzer mekansal dönüşümler ortaya çıkarıyor: Modernleşmiş, batılılaşmış elitler etnik ve dinsel ayrımların ötesine geçen bir ortak tavırla eski-kenti terkederek kendilerini topluca toplumun arkalarında bıraktıkları "geleneksel" ve kuşkusuz ekonomik manada daha güçsüz bölümünden mekansal olarak ayrıştırıyorlar. Bu dönemde etnik ayrışma her iki kentte de başat eğilimi oluşturmaz, tersine, kozmopolit eğilimler öne çıkar, resmi söylem "Osmanlıcılık" eğer bir nebze tutmuşsa, öncelikle Fransız devriminin idealleri tarafından motive edilen aydınlanmış elitler arasında tutmuş, yeni oluşan modern ve kozmopolit semtlere yansımıştır. Buna paralel, ‘geleneksel mahalle’nin de giderek millet sisteminin sınırlayıcı kalıplarının dışına taştığını biliyoruz.
Etnik gerilimlerin Osmanlı kentlerinde görünür hale gelmesi görece daha geç, 1. Dünya Savaşı ile alakalı bir dönemin ürünü. İstanbulda nihai adım ulusal devletin kurulması ile birlikte Halicin kuzeyinde kalan elit-şehrin geri-kazanımı şeklinde gündeme gelecektir. Kudüste yerleşim düzeninin etnik köken temelinde ayrıştırılmaya başlaması ise modernite öncesi Osmanlı kalıplarını (millet sistemi) tutucu bir tavırla yeniden-ihya eden İngiliz manda yönetimine maledilir. Burda bile 20li yılların ilk yarısı göçlerle sayısı giderek artan Yahudi nüfusu da içeren çok etnili/çok dinli bir ayan kozmopolitizminin kısa sürmüş son altın çağı olarak kayda geçer. 1948'de tek yönlü bir mekan-kırım (spacio-cide) eylemi ile İsrail ulusal devletinin kurulması kentin doğu-batı eksenindeki etnik ayrışma eğilimlerini kemikleştirerek bölünmeyi bir kentiçi devlet sınırıyla resmileştirmiştir. Eşzamanlı İstanbul ise 30'lardan 70'lere uzanan bir süreçte ulusal sorunu yörede yaygın "Balkan Modeli"ne uygun olarak kökünden "çözmüş", milli bakış açısından temel "sorun"u oluşturan Rum azınlığını hayli uzağındaki bir sınırın ötesine kaybetmekle, (ve yoksanabilir hacme küçültülmüş diğerlerini kamusal alanda tümü ile görünmez kılmakla) ulusal dikotomi içermeyen bir kent mekanı kurmayı becermiştir. 1948’te bölünen Kudüsün 68 savaşı ile "yeniden-birleştirilmesi", daha sonra genişletilecek beledi sınırları çerçevesinde tekyönlü bir karar ile resmen İsraile iltihak edilmesi ise yeniden kaynaşmış bir kent ortaya çıkarmak bir yana, kentsel mekanda derinleşen yeni yarılmaların kaynağı olmuştur. Bugün fiili bir sınır kentin orta yerinden, tek yönlü ilan edilmiş bir belediye=devlet sınırı ise kentin hemen çeperinden geçmektedir: Batı yakasındaki doğal hinterlandından bu sınır ile kopartılan Filistinli doğu-Kudüs giderek sönen bir azınlık yerleşimi görüntüsü vermektedir.
Eyal Weizmann’ın bakışı bu hattın ötesinde ya da hattın 80'lerden bu yana fiilen daha da ötelenmesinde yoğunlaşıyor: Batı yakasında arazinin sofistike bir jeostratejik konsept çerçevesinde kolonize edilmesi ve bu işin içinde mimari/planlama’nın rolü, incelemesinin odağında yeralıyor. Batı yakası diplomatik, demografik, siyasal, sosyal ve ekolojik değer ve nitelikleri ile kolonize edilmesi son derece sorunlu bir bölgedir; ancak buraya topografik özelliklerinin de yardımı ile yerleşime açılabilir boş peyzaj muamelesi yapılmıştır ve yapılmaktadır. Vadilerdeki Filistin yerleşimlerine hakim sırtlar tahkim edilerek yeni yerleşimlere mekan yaratılmaktadır. Bunlar viyadük ve tünellere oturtulmuş bir özel otoyol ağı ile birbirlerine ve dışsal uzantılarını (exclaves) oluşturdukları kente doğrudan bağlanırken arada/altta kalan ve çepeçevre sardıkları Filistin yerleşimlerine hiç değmezler bile. Filistin yerleşmeleri arasındaki ulaşım ağı ise vadi tabanından işler, bitmez tükenmez güvenlik kontrol noktaları olmasa bile son derece sorunlu, "ağır" işler. Mekansal planlama, yeni güvenlik seddinin de katkısı ile tam bir mekan-kırıma dönüşürken, egemenlik kavramını konvansiyonel sınırlara dayanan ‘iki boyutlu’ biçimi ile kavranabilir olmaktan çıkarır, ancak topoğrafyayı içeren üçüncü bir boyutun katkısı ile kavranabilir hale getirir.
Batı yakasındaki yeni yerleşimler ilk bakışta bu tanımlanan şekilde, bir devletin üzerinde rekabet edilen topraklarda kendi unsurlarını askeri/mimari bir bakışla yerleştirmesi, stratejik olarak konumlandırması olarak görülüyor. Gerçeğin özü, biraz daha karmaşık, nüanslı. Bir alt katmana bakışla, yeni kolonilerin kendi içinde yaşam tarzı, ideoloji, kimlik, aidiyet, gelir durumu, gibi kriterler bağlamında homojenleşmiş birbirlerinden ise kalın çizgilerle ayrışık cemaat yapılarını barındırdığı farkediliyor. Askeri/stratejik boyutundan arındırarak baktığımızda, bunlar klasik anlamı ile birer gated community/nizamiyeli cemaatten başka bir şey değil. Bu cemaatlerin herbiri, çok yüksek bir olasılıkla ortada bir etnik çekişme, çatışma olmasa da birbirleri ile aynı kentsel kamusal mekanı paylaşmaktan zerrece hazzetmeyecek, kendi yaşam tarzlarına, kimliklerine kıskançca sahip çıkan gruplaşmalardan başka bir şey değil. Dışsal çelişkiye karşı geliştirilen "çözüm" olarak, kolonizasyon, aynı zamanda içsel farklılaşmaların mekansal ayrışma yolu ile birbirinin ayağı altından çekilmesi gibi ikincil bir amaca hizmet ediyor, böylelikle de modern anlamı ile kamussalık fikrinin altını oyuyor. Mimari pratik açısından konuşursak, yerleşim tasarımı süreci aynı zamanda da aynı etnisitenin kendi içindeki yeniden-cemaatleşme eğilimlerini desteklemekte, öne çıkarmakta.
Çağrışımlar kuşkusuz yerinde: Giderek cemaatleşen, kamusal alanı daralan bir büyükşehir fikri ve realitesi artık bizim de hiç yabancımız sayılmaz. Bu kentin kendi (ekolojik) sorunlu hinterlandına agressif bir şekilde yeni-dış-yerleşimler ekleyerek yayılmasını artık yadırgamıyoruz; bu dış-cemaatlerin merkezi iş alanları ile ilişkilerini tümü ile kuzey yönündeki yarı-legal (kentin masterplanında yeri bile olmayan) otoyol eklentileri üzerinden kurgulamalarını tümü ile kanıksadık; bu uzantılarin üçüncü bir kuşak (ve haliyle, köprüsü) ile bağlanması tartışmasını basireti bağlanmış "blaze" bir şekilde izlemekle yetiniyoruz. Kafalarımız karışık. Kentin giderek derinleşen ikili/dual bir yapıya bürünmesini, yayalar ve motorize olanlar için iki farklı kamusal alanın oluşmasını kabullendik; bunların birbirlerine değmeden altlı/üstlü kurgulanmasını artık doğal buluyoruz. Bir kentsel kamusal alan olarak otoyolun herşeyden önce enformel yerleşimleri by-pass etmeye yarayan, "oraları" viyadüğün altında kalan bir peyzaja dönüştürmesinden şikayetçi değiliz.
(Bir de, İsrail devletinin ve mimarının ilgi alanının kısmen dışında kalan, lüksümüz oluşmakta: kentsel dönüşüm çerçevesinde, geleneksel olarak mesleki gözle dönüp bir bakmayı zül addettiğimiz bu informel kenti de, elimizde buldozer ve cetvelle keyfimizce "sıfırdan" yeniden düzenleme ihtimali giderek somut bir gerçekliğe, bir iş potansiyeline dönüşüyor. Orda hiç değilse "gerektikçe yıkım" dışında bir ilave mimari müdahele yok)
Bu gözlemler bizi hali ile yeniden çıkış sorularımıza getirdi, kısaca bakalım: Evet, etnik polarizasyon ve devlet destekli kolonizasyon politikaları olmasa, (ya da bu göze çok batan politikaların gölgesinde kalmasa) idi de Kudüs kentinin kendi iç cemaatleşme eğilimleri, bugünküne benzer bir agressif merkezkaç ve kamusallığın erozyonu eğilimine yolaçacaktı. Yukarda değinilen "iyimser senaryo"nun varsayımsal iki etnili – üç dinli – çok kültürlü Yahudi/Filistin devletinin de 80'ler sonrasının dünyasında ortak bir kamusallığın inşasından çok cemaatsel fragmenterleşmeye ve bunun mekansal/mimari izdüşümlerine teslim olmuş olabileceğini öngörmek, uçuk bir kehanet sayılmasa gerek. Uzağa gitmeğe pek gerek de yok: aynı çoklu post-Osmanlı mirasını devralmış, güreşmeye doyamayan pehlivanlar beldesi komşu Lübnan, bu yeni-feodal toplumun en uç noktalara varmış, mükemmel bir canlı örneği olarak hemen oracıkta duruyor. Öyle ise, Kudüs ve hinterlandının siyonizmin özgün kolonizasyon politikası eksik de kalsa, 150 yıl önceki erken modernleşme eşiğinde benzer bir konumda durduğu İstanbul ile yeniden paralel bir noktada buluşması şaşırtmayacaktı.
Bir de bu cenahtan bakarsak: Bir kentin sorunlu yayılması ya da kamusal düzeninin kırılması için illa ki sorunlu bir devletin doğrudan arkaik türden mekansal politik tasarruflarda bulunmasına pek de gerek yok. Toplum/inşaat sanayi etkileşimi ya da talep/arz mekanizmaları da farklı ama çok benzer sonuçlara yolaçabiliyor. Ortaköy Vadileri, Göktürk/Kemerburgazlar, Beykoz, Sarıyer Sırtları, Çekmeköyler, Ömerliler ve daha niceleri bir soluk alıp üzerinde yeniden düşünmeyi gerektirecek örneklerle dolup taşıyor.
Kudüs/Batı yakası örneğinde Weizmann’ın işi sonrası açılan yeni tartışmalar sonucu, genç bir mimarlar kuşağının politik/etik nedenlerle giderek sürece katılım ve işbirliğini red noktasına geldiğini öğreniyoruz. Kendi mekan üretim politikalarımızı, cemaatleşmeye teslim olmuş, kendi içine kapanarak kimlik politikalarına kilitlenmiş ve çıkışı kendi cemaati için mekan tasarımı ve üretiminde arayan bir toplum ile onun ihtiyaçlarına basit ticari reaksiyon vermekten ötesini düşünemeyen bir sektörün "vizyon ve insafına terketme" eğilimi ise burda henüz ciddi bir tartışmaya açılmadı.





