ODTÜ'de her yıl ÖSS hazırlığındaki gençlere yönelik olarak düzenlenen 'Tanıtım Fuarı'nın Mimarlık Bölümü standında birkaç yıl üst üste görev aldım. Gençler ilgilendikleri bölümlerin standlarını gezerek tanıtım malzemesini inceler, öğretim üyelerine sorular sorup sohbet ederler. Mimarlıkta sık rastlanan sorulardan biri, "mimarlıkla mühendislik arasındaki farkın tam olarak ne olduğu" şeklindedir. Bu soru beni pek sarsmaz; sorunun cevabını 'tam olarak' bilemeyen nerdeyse koca bir ülke nüfusu varken, 17 yaşındaki çocukların bilemeyişine mi dertleneceğim? Beni asıl şaşırtan ve hüzünlendiren, gençlerin sorusu değil, aynı soruya hemen karşımızdaki mühendislik standında verilen kimi cevaplardır. Birini unutmamak için hemen kağıda geçirmiştim, kelimesi kelimesine yazıyorum: "Mimar binalara DIŞ şeklini verir, mühendis binanın güvenliğini sağlar."
Hal böyleyken, son yıllarda ardarda açılan İç Mimarlık Bölümleri'nin de etkisiyle, ODTÜ Tanıtım Fuarı'nda en sık karşılaşılan sorulardan biri mimarlığın 'iç mimarlık'tan farkı üzerine olmaya başladı. Bu soru karşısında diğerine oranla daha hassas olduğum için, gençlerin sorularını meslek aşkı ve derviş sabrıyla yanıtladığımı söyleyebilirim. Bir seferinde birkaç genç, standa "burası İÇ Mimarlık mıydı, DIŞ mimarlık mı?" sorusuyla yaklaşınca, sabrım incelip kopmuş olmalı... "İkisi de değil" dedim, "burası ORTA mimarlık!" Durakladılar; bir sır verir gibi onlara doğru yaklaşıp fısıldadım: "Burası mimarlığın 'Orta Dünya'sının en güçlü kalelerinden biridir; ben de aslında, Galadriel'im..." Gençler kıkırdayıp uzaklaştı, bense mimarlık mesleğini birkaç potansiyel bölücüden kurtardığım için o gece rahat uyudum.
Mimarlığın bölüntülenmesinde iç-dış ayrımının yeterli olmadığını ciddi olarak düşünmekteyim... Mimarlığın 'iç' kısmı elden gitmezden önce 'dış' kısımları da parti parti elden çıkmış, içle dış arasında bir yerlere sıkışmaya başlamıştı mimarlık. Sırasıyla İnşaat Mühendisliği, Şehir Planlama, Peyzaj Mimarlığı ve Kentsel Tasarım, mimarlığı kemirdiler. Disipliner parçalanmalar üzerine kurulu uzmanlaşmalara direnen, dışta bir 'cephe kompozisyonu' kalmıştı. Mimarlığın o en dokunulmaz alanı, nerdeyse mesleki özerkliğin asal unsuru... Onu da cephe giydirme firmalarına teslim etmek yaygınlaşırken, firmaların mesleki kompozisyon açısından yeterliği (ya da kompozisyonda mimar olup olmadığı) henüz konu edilmiş değil.
Yapılı çevrenin tasarım ve uygulama alanlarında uzmanlıkların çoğalması, haksızlık etmeyelim, mimarın yükünü hafifletmekte. Mimar, projeyi daha az etüd ve çizimle toparlayabiliyor artık... Dış kabuk çizilmese de oluyor örneğin, cephe giydirme firmaları hallediyor işi. Şehir plancıdan gelen desen üzerine yapılacak tasarımların vaziyet planları, kentsel tasarımcıyla peyzaj mimarına emanet; iç mekan donanımı ve ince yapı zaten iç mimara ait... İç mimarın içine sinmezse ara duvarlar yıkılıp plan yeniden düzenleneceğinden, mekansal bölüntüleri çizmek de bence artık zaman kaybı. İç mimarınız çok titiz değilse, merdivenle ıslak hacimlerin yerlerini değiştirmeden tadil edebiliyor yapıyı; o nedenle bunları pek detaya girmeden kabaca çizmek gerekebilir. Bir de taşıyıcıları çizmekte yarar var. Bunda da siz fazla titizlik etmeyip taşıyıcıların yerini, şeklini ve boyutlarını gönül rahatlığıyla mühendise bırakırsanız, yapının etüdünden büyük zaman kazanırsınız... Kazanılan zamanı binanın konsepti üzerine yazılar üretmekle geçirmenizi öneririm. Bu işe yatkın değilseniz, mimarinizin yazı kısmını da bir bilene ısmarlayabilirsiniz. Burdan kazanılacak zamanı da iş takibi için gerekli sosyalleşme çeşitlerine ayırmak akıllıca olur...
Bu parodiden, uzmanlaşmaya ve yapı sektöründeki uzmanlaşmış üretime karşı olduğum anlaşılmasın. Derinleşmiş bilgiye ve buna dayalı ihtisas ayrımlarına kimin itirazı olabilir? Sorun, bütünü görmeyi engelleyecek ölçüde özerkleşmiş, kendi başına buyruk uzmanlıklardadır. Yani, ortak bir temel eğitimden geçmeden, ayrı ayrı kurumsallaşmış uzmanlıklarda, ve onların pratik içindeki 'alaylı' uzantılarında... Tıpta uzmanlıkların, ortak bir tıp eğitiminden geçmeden, bağımsız lisans programları yoluyla kazanıldığını düşünün. Paylaşılan bir tıp kültürü ve disiplini olmadan, ayrı ayrı uzmanlık lisans eğitimlerinin olması ne denli verimsiz ve yabancılaştırıcı olur idiyse, ortak bir mimari tasarım kültürü ve disiplini olmadan binanın içine-dışına-ortasına ilişkin bağımsız eğitim programlarının olması da o denli verimsiz ve yabancılaştırıcı sayılmalıdır. İmkansızdır demiyorum, çok daha verimli ve bütüne aşina olarak eğitilmek varken, birbirine yabancı, nerdeyse hasım olarak yetişmekten söz ediyorum. Mühendislik standında liseli gençlere "şantiyede bir mimardan daha kötüsü iki mimardır" diyen genç öğretim elemanının, binalara "dış şeklini veren" bir meslek erbabına bakışı ne kadar yapıcı olabilir?
Mimarlıkla mühendisliğin kopuşunu geriye çevirmek kolay değil. Diğer kopuşlar ise daha o kadar kemikleşmiş sayılmaz; hatta kopuşun henüz gerçekleşmediği örnekler çok. Bugün yaşlı kıtanın köklü mimarlık okullarında, eğitimin ancak ilk 2-3 yılından sonra mimarlık, şehircilik, peyzaj ve iç mimarlık gibi programlara ayrılma geleneği hala sürmekte. Ayrı lisans programlarının bulunduğu, özellikle yeni kıtadaki okullarda ise lisans programları arasındaki geçirgenlikler, kurumsallaşmış disipliner kopuklukları telafi edebiliyor. Aslında yalnız 'kardeş disiplinler' arasında değil, üniversiter eğitimin birbirine geçirgenliği olabilecek hemen her alanında kariyer değiştirme olanaklarının bulunması, işlerin biraz daha iyi gitmesini sağlayabiliyor.
Türkiye'de yüksek öğrenim kurumlarına giriş sıkıntıları arasında, mesleğimiz açışından en çok önemsenmesi gerekenlerden biri, kanımca disiplinler arası kolay yer değiştirememe durumudur. Mimarlıkla mühendislik arasındaki farkın ne olduğunu tam olarak bilemeden kendini mimarlıkta bulan genç, yanlış bir seçim yaptığını farkettiğinde ne çozüm bulabilir? Bölümler arasındaki geçişler için gerekli yüksek puanlar, gençle alay etmenin ÖSS'cesidir: örneğin mimarlıkta 3,5 ortalamanın üstünü tutturabilen öğrenci zaten doğru yerde olsa gerektir, neden başka disipline geçiş yapsın ki? Aynı fakülte içindeki kardeş dsiplinler arasında geçiş yapmak da kolay değildir. Dersler ortak olmadığından biraz yıl kaybını göze almak gerekir -ki bu da, ortalama Türk ailesi için kahredici bir seçenektir. Ne büyük meşakkatla girilen bir okula, eğitim parasız bile olsa, 1-2 yıllık bir sindirim süreci çok görülür. Okul dört yıl içinde bitecek, master-askerlik-nişan-işyeri-düğün-torun sistematiği tıkır tıkır işleyecek... Bu dizilim, verimli bir işbirliği ve örtüşmelerle 8-10 yıl içinde tamamlanabilecek, evlat 30'una gelmeden biraz 'mürüvvet' görülebilecektir...
Bundan sonra biraz zor görülebilecek o erken mürüvvetler... Mimarlık eğitimini AB koşullarına göre yeniden düzenleyecek bir yasanın eli kulağında. Hazırlanan yasa tasarısına süreler açışından bakıldığında, dizilimin yalnızca okul basamakları -imza hakkının kazanımını da katarsanız- bir 10 yıl tutuyor.
Türkiye'deki Avrupa Birliği Genel Sekreterliği'nin girişimiyle hazırlanan "Mesleki Yeterliklerin Düzenlenmesi ve Tanınması Hakkında Kanun Tasarısı Taslağı"nın, mimarlık mesleğini ilgilendiren düzenlemeleri şu anda Meclis'te, komisyon önünde duruyor. ODTÜ, YTÜ, MSÜ ve İTÜ Mimarlık Fakülteleri dekanlarından oluşan bir komisyonun öncülüğünde hazırlanıp mimarlık bölumlerine ve meslek kuruluşlarına sunulan taslak üzerinde sonbahara kadar bazı değişiklikler yapma olanağı bulunuyor. Bu nedenle, taslağın yaz ayları boyunca yoğun olarak irdelenmesi bekleniyor. (Arkitera'nın köşe yazıları içinde, Sayın Ferhan Yürekli'nin bir ay önceki yazısı, beklenen irdelemenin ilk habercisiydi.)
Ayrıntılı irdelemesini bu yazı kapsamına alamadığım yasa taslağının Türkiye'de mimarlık eğitimi için olumlu bulduğum yönleri kadar, mimarlığın Türkiye siciline göre formüle edilmediğini düşündüğüm yönleri de var. Yukarda değindiğim disipliner sıkıntıları göz önüne alarak, yasayı öncelikle mimarlığın bir 'Orta Dünya'ya sıkışmaktan kurtulması yönündeki kabiliyeti açısından değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.





