Son zamanlarda fazlaca duyar olduğumuz rahat yaşamın anahtarı olarak lanse edilen residence konutlarda beni tedirgin eden şeyin ne olduğunu bulmakta açıkçası zorluk çekiyorum. Bu yüzden elimde bulunan örnek katalogları inceliyorum. Aslında büyük çoğunluğunda bir ana iri bloğun bulunduğu ki bu residence olan blok ile sözkonusu yerleşime dahil olan diğer blokların birarada yer aldıkları toplu konut yerleşimi oldukları okunuyor. İri blok hem oturduğu alan itibariyle hem de yüksekliği ve mimari anlamda çalışılmış olmasıyla yerleşimde merkezi konumda. Alanın en güzel noktalarına bakan, en iyi tasarlanmış, en lüks yani deyim yerindeyse hizmette kusuru bulunmayan yapıları... ve sanki diğer yapıları rantabl kılacak olan yapı da aslında bu..
Residence konut yerleşimi sanki bir toplu konut yerleşimi gibi.. “Toplu konut” modern dünyanın ürettiği, geleneksel yerleşme pratiğini alt-üst eden bir yerleşim biçimi. Yani, hem zaman içinde gelişerek oluşan bir yerleşim yerine yekten tasarlanan, baştan içindeki insanın yaşamı kurgulanan bir sistem, hem barınma işlevine odaklanmış olmakla birlikte sosyal donatı alanlarına da sahip bir sistem ve hem de içinde istisnaları ya da farklılıkları hem yaşamsal anlamda hem de arz-talep ilişkisi anlamında barındırmayan bir sistem.
18. yüzyılın sonlarından itibaren toplu konut örneklerinin çoğaldığını, 20. yüzyılda özellikle de son yarısında yapılı çevreye damgasını vurduğunu biliyoruz. Özellikle son birkaç onyılda enformasyonun hareketlendiğinin ve zaman-mekan ilişkisinin aslında çöktüğünün farkındayız. Buradaki gerçek soru 21. yüzyıla damgasını vuracak olan, kırılmayı yaratacak olanın birey-mekan ilişkisi olup olmadığı... Residence konutların insanı ürküten boyutlarının ötesinde bu tarz üretimin -ki aslında tüketim anlamına gelmekte- ardında varlığının dışına taşan bir oluşuma gebe olup olmadığı...
İster toplu üretim olsun ister tekil ya da geleneksel, aslında insanın temel ihtiyacından, barınmaktan hatta daha da önemlisi biz modern insanın “özel alan”ından söz ediyoruz. Evlerimizden, aile yaşantımızdan, kişisel ilişkilerimizden... Konut birimlerimizde yaşarken mekanımızla içsel bir bağlantı kuruyor, mekana ait donatılarımıza anlamlar yüklüyoruz. Tüm gün denetimsizce algı dünyamıza girip çıkan modern dünyanın nesne ve olgularından uzaklaşıyor, beğenerek, seçerek aldığımız ve görmekten mutlu olduğumuz, üzerine anılarımızı yüklediğimiz nesnelerimizi algılıyor ve yaşamlarımızın aslında çok az bir süresinde de olsa denetim sağlamış oluyoruz. Yani algı dünyamızdaki dinginliği sağlamak modern insanın “özel”ini oluşturması gibi birşey aslında..
Tam da bu noktada, hayatımıza girmekte olan residence konutlarla mekan-birey arasındaki ilişki yeniden mi tarifleniyor acaba diye düşünüyor insan... Modern insanın özel alanı ile kurduğu bağa ait yapı taşları, sanki teker teker sökülüyor da karşılığında bireyin seçim hakkı yerine rahat yaşam hakkı olan bir sistem mi sunuluyor...
Öyle ki; dayalı döşeli residence mekanlarında, yerleşim alanının en güzel manzarasını mekanın hiçbir sorumluluğunu üstlenmeden yaşamanın bedeli, insanın “özel alanı”nı seçmediği kat görevlisi ile paylaşması anlamına gelmesi, seçmediği eşyalara benim demeye çalışması ya da belki de “özel alan”ın artık o kadar da özel olmaması mı olmalı gerçekten..
Bugün boy boy reklamları yapılan residence konutları birbirinden farklı bölgelerde, birbirlerinden çok da farklı olmayan özelliklere sahipler. Kimisi mobilyalı iken, kimisi sadece beyaz eşyaya sahip mesela ya da kimisi oda servisi, oda temizliğini ön plana çıkarırken, kimisi de zengin yerleşim donatı alanlarını ortaya koymakta. Ama hepsinin ortak bir noktası var ki; o da çok katlı bir yapıya irili ufaklı alabildiğince konut birimini yerleştirmek, rahat yaşamı vadetmek ve vadedileni gerçekleştirmek için hizmet sistemini etkin kılmak..
Yani bir bireyi düşününüz lütfen.. Hatta kendinizi.. Bir konut alıyorsunuz.. Bu öylesine bir konut ki varmak için örneğin tam 22 kat çıkıyorsunuz... Yol boyunca güvenlik, resepsiyon, kat görevlisi gibi noktalara takılarak ilerliyorsunuz... İçeri girdiğinizde sizin için döşenmiş bir daire. Renklerini seçerken zorlanmadınız, yerleştirirken nereye koysam diye düşünmediniz mobilyalarınızı, beyaz eşyanızın markasına karar vermek lüksünüz olmadı hiç... Ama yine de herşey var... Hem estetik, hem kullanışlılar... Olmayan tek şey size ait kılmak için ne yapmanız gerektiğine dair bir kılavuz..
Düşünüyorum da aynı saksıdaki çiçeğim gibi... Saksısını ben seçtim... Bahçe toprağı değil de, özel gübreli toprağı olsun istedim... Çok şık metal askılar aldım ki korkuluğa astığımda rahat güneş alabilsin diye... Hem hergün de suluyorum düzenli olarak... Toprağı eksildi mi hemen ekliyorum... Her bahar toprağını da yeniliyorum... Ama o yine de saksıda çiçek... Doğal ortamından koparıp bir apartmanın 4. katının balkon korkuluğuna yerleştirdiğim, gözüm gibi baktığım saksıda çiçek...Yazara Görüşlerinizi Bildirmek İçin





