Köşe Yazısı

İnsana/Öze Dönüş: Radikal Planlama

Yazan: Murat Cemal Yalçıntan Tarih: 7 Aralık 2006

Küresel Çağda Yerele Övgü
İktisadi üretimdeki tüketime dayalı parçalanma, yerel piyasaların taleplerine uygun ürün çeşitliliği ve yerel üretim süreçlerinin belirleyiciliği, iktisadı, fordizmin merkezileşmiş kitlesel üretim ve pazar yaratma yaklaşımından çıkartıp post-fordizmin esnek, parçacı üretim süreçlerine taşıdı. Küreselleşme süreçleri de gelişen teknolojiler, yenilikler, ulaşım ve iletişim altyapıları ile bu geçişe destek verdi. Bu şekilde gelişen yeni pazar ve üretim alanları “gözde yerellikler” olarak öne çıktı ve sosyal bilimlerin önemli bir kısmı için yeni mekansal analiz birimlerini oluşturdu. Bu süreç iktisat ideolojisi üzerinden okununca “yerel” ticari bir meta haline geldi ve makyajlanıp satılması üzerine yoğun çabalar verilmeye başlandı. Yerelin, toplulukların yaşama alanı olarak değil de ticari bir meta olarak düşünülmeye başlanması, toplulukların ve yerelliklerin birbirlerine bağlı tanımlanma zorunluluğunu bozdu ve zaman-mekan tartışması da yeni boyutlar kazandı.
Planlamanın geleceği ile de yakından ilişkilendirilebilecek ulus-devlet modelinin çözülmesi savı da bu süreçle doğrudan ilişkili. Geleceklerini kendi iç dinamikleriyle belirlemeye alışık ulus-devletler, küresel piyasaların güçlü baskıları ile karşılaşınca, giderek üniter yapılarını koruma aracı sosyal politikalarından ödün vermeye başladılar. Makyajlanıp satılmayı öncelik haline getirmiş yerel baskılar da çözülme sürecini hızlandırdı. Ancak hesapta olmayan bir durumla karşılaşıldı ve özellikle az gelişmiş coğrafyalarda zaten fazlaca olmayan sosyal politikaların neredeyse tamamen bırakılmasıyla üst kimlikten istediklerini alamamaya başlayan alt-kimlikler “siyasi parçalanma” ve/veya “daha fazla demokrasi” talepleriyle birlikte hareketlenmeye başladı. Bunların siyasal alana etkisi, parçalanan bazı ülkelerin dışında yine “daha çok yerellik” olarak yansıdı. Bu yerellik hali ise demokrasi literatürü üzerinden değerlendirildi ve özellikle topluluklar ile yerellikler arasındaki ilişki yeniden tanımlanırken iktisat ideolojisi ile ciddi zıtlaşmalar yaşandı.

İktisat ideolojisine bağlı parlayan “gözde yerellikler” genellikle devletin kontrollü yürüttüğü bir geri çekilme alanını yine devletin kontrolünde doldurduğundan merkez ile yerel arasında kısır yetki kargaşaları dışında önemli bir sıkıntı yaratmadı. Zaten gözde yerellikleri pazarlama mekanizmaları olarak kullanılan mevzuatları merkez hazırlıyordu. Siyasetin öne çıkardığı ve demokrasi üzerinden tanımlanan “yerel” ise, gücü ve kontrolü elinde tutmaya alışık devletin merkezi öğeleri tarafından hoş karşılanmadı ve bu alanda yerel ile merkez arasındaki gerilim giderek arttı. Merkezin elinde tutmayı tercih ettiği yetkiler/güçler bu gerilimin şiddetine bağlı olarak yerele karşı / yerele rağmen ya da yereli engelleyici / kısıtlayıcı / kontrol edici olarak kullanılmaya devam ediyor. Bu gerilim halinin demokrasi talebi içindeki alt-kimliklerle birleşmesi, henüz yetersiz olsa ve karar almaya etki edemese de, ulus-devlet döneminde alışık olmadığımız bir çok sesliliği getiriyor.

Ulus-Devlet ve Demokrasi: Planlama için Farklı Dünyalar
Planlamanın bugün itibariyle yaşadığı sorun alanları, yukarıda kısaca açıklanan sosyal bilimlerdeki paradigma kaymaları ile doğrudan ilişkilidir. Modernist planlama anlayışının toplum modeli homojenlik üzerine oturuyor ve toplum bir analiz ünitesi olarak görülüyordu. Aslen toplumun homojen olduğu bir dönem hiçbir zaman olmadı. Sosyal devletin sunduğu hizmetler bir tutkal işlevi görüyordu. Sosyal devlet anlayışı kendisini giderek piyasaya teslim edince parçalanmalar/parçalanma talepleri arttı. Ulus-devletin üniter yapısı ve homojen ulus anlayışı üzerinden kurgulanan planlama da, toplumun kontrol edilebilirliğinin giderek olanaksızlaşması ve piyasanın artan baskılarıyla devlet ile piyasa arasına sıkıştı. Kontrol anlayışı üzerine kurulu ve özellikle bizim coğrafyanın bütün planlama pratiğini oluşturan arazi kullanım planları işlev yitirmeye ya da yetersiz hale gelmeye başladı. Son yıllarda stratejik planlama bu boşluğu giderme iddiasıyla çokça tartışılır/uygulanır hale geldi ama kurumların kontrolün ötesine geçemeyen planlama gelenekleri, yerele yetki devirlerinin yeterince yapılmamış olması, yetişmiş eleman eksikliği gibi nedenlerle stratejik planlama denemelerinin de boşluğa düşmesine neden oldu. Zaten stratejik planlama tercihinin sanal bir demokrasi kavramı üzerine oturtulduğu da çeşitli deneyimler sonucu ortaya çıkmış bulunuyor.

Planlama pratiğine uzun süre hükmetmiş, son dönemde alt ölçek planları yerel yönetimlere devretmiş ama müdahalesini ve kontrolünü geri çekmemiş ulus-devletin süreçteki pozisyonu önemli. Ulrich Beck 1986 basımlı kitabı “Risk Toplumu”nda ulus-devletin refahı dağıtan geleneksel yapısının giderek piyasanın etki alanı içine daha çok girmek suretiyle risk dağıtıcı bir yapıya dönüşeceğini söylüyordu. Bu anlamda baktığımızda ulus-devletin son dönemde bizim coğrafyada refahı dağıtma işini, zaten oluşturamadığından iyiden iyiye bıraktığını, ancak bunun yerine riskleri dağıtmayı da koymayıp rant dağıtma kolaycılığına soyunduğunu söylemek mümkün. Ulus-devlete bağlı sürdürülen planlama pratiklerinin de sistemin açtığı yol üzerinden aynı kolaycılığa soyunması kaçınılmazdı ve son dönem planları sıkça rant planları olarak anılır, risk dağıtımı da rant planları üzerinden yapılır oldu. Örneğin, İstanbul’un depreme en dayanaklı alanlarındaki gecekondu mahalleleri üzerinde geliştirilmek istenen dönüşüm planlarının uygulanmasıyla bu bölgelerde alt gelir gruplarından kimsenin kalamayacağı açık. Bu tarz bir risk dağıtımı ulus-devletin güçten iyice düştüğüne ve artık görevini taşıyamadığına yeter kanıttır. Diğer yandan, son dönemde planlamanın güncel bir tartışma alanı haline gelmesi de rant/risk dağıtım sürecinin neredeyse tamamen planlama üzerinden götürülüyor olmasıyla ilişkilendirilebilir.

Aynı tartışmanın devamı niteliğinde önemli bir diğer çatışma bütüncül planlama anlayışı ile parçacı arayışlar arasında yaşanmakta. Bir yandan İstanbul’un çevre düzeni planı yapılırken diğer yandan aynı kurum tarafından İstanbul’un parçalarına ilişkin tasarım ve dönüşüm çalışmaları yapılıyorsa ve bunlarla bütüncül yaklaşım arasındaki ilişki tam olarak kurulamıyorsa, bunda zaman kaybetmeyi sevmeyen piyasa ile kontrolü elden bırakmak istemeyen devletin karşılıklı inatlaşması açıklayıcıdır. Toplum üzerindeki kontrolün bütüncül bir yaklaşım dışında mümkün olamayacağı düşüncesi ile bütüne hükmedilemediğine ya da hükmetme gerekliliğinin ortadan kalktığına dair düşünce karşı karşıya geliyorlar. Dengeli kalkınma-yatırım ilişkisi, ayrışma, kutuplaşma ve hatta parçaların kendi iç sorunlarına yönelik çözümler çoğu zaman bütüncül yaklaşım içerisinde bulunabiliyordu. Yani, parçacı yaklaşım ile ulus-devletin kalkınmacı anlayışı arasındaki çatışma önemli bir sorun alanı yaratmış durumda.

Eski bir Florida Valisinin şu lafı ilgi çekici: “Amerikan rüyası hakkında konuşmayı bırakıp Amerikalıların rüyalarını dinlemeye başlamalıyız”. Çok sesli, demokratik dünyanın şart koştuğu katılım hikayesine geldik. Katılım süreçlerini oluşturamadığımız, katılımı zul saydığımız, ya da bütün iyi niyetimizle sahip çıksak da gerek ilgili kurumlardan gerekse halktan beklediğimizi bulamadığımız çift taraflı bir sorun. Ulus-devletin işlevini yerine getirememeye başlaması ile boşalan siyasal alanı doldurmak üzere öne sürülen sivil toplumun ve kuruluşlarının defoları malum. Mali ve siyasal bağımlılıklar, profesyonelleşememe, öne çıkmaya yönelik hoş olmayan rekabetler, işbirliği yapamamak ve şemsiye örgütler üzerinden güç birlikleri geliştirememek son 20 yılda sıkça karşılaştığımız haller. Dolayısıyla sivil toplumun başat rol oynayacağı planlama süreçlerinden bahsetmek şu resim içerisinde mümkün değil. Ancak sivil toplumu, kuruluşlarının eksiklikleri var diye sürecin dışına tamamen atmak da bir o kadar yanlış.

Gelinen demokrasi noktasında sivil toplumun farklı bir kurgu içerisinde gelişmesi, özgürleşmesi, dillenmesi, kendi içinde çeşitli işbirliği mekanizmaları geliştirmesi, konsensüs oluşturmaktansa çeşitlenmeyi hedeflemesi ve güçlendikçe bütün karar süreçlerine etki edebilmesi hedeflenmelidir. Bu anlamda, yeni bir demokrasi tanımı altında çok seslilik üzerine geliştirilen radikal demokrasi kuramı ile oluşacak bir kamusal alanın yalnızca planlamanın yukarıda açıklanan devletten boşalan alanı doldurması anlamında değil, bu coğrafyadaki demokrasi sorunlarına da, zamana yayılarak, ama kendiliğinden çözüm üretebileceğine inanıyorum.

Chantal Mouffe Üzerinden Bir Radikal Demokrasi Okuması
Todd May geçenlerde Varlık’ta [2006/09: 5] yayımlanan bir söyleşisinde: “Dayanışma hakikaten küresel olmalı, herkes eşit bir partner kabul edilmeli. Bir kimlikler kitlesiyle iş göremeyiz, bunun yerine gerçek bir radikal eşitlik duygusu geliştirmeliyiz”, diyordu.

Diğer yandan, Kandinski’nin yüzyılın ortalarında, henüz ulus-devlet, Aydınlanmanın evrenselliği gibi kavramlar tartışmaya açılmadan çok önce geliştirilmiş ve şu an içinde bulunduğumuz durumu çok iyi açıklayan bir anlatımı ilgi çekici:
“19. yüzyıla ‘ya–ya da’ hükmederken, 20. yüzyıl ‘ve’ konusunda emek harcamak durumundadır. 19. yüzyılda şu var: ayırma, uzmanlaşma, tek anlamlılığa ve dünyanın hesaplanabilir olmasına çabalama. Bu yüzyılda ise şu: yan yanalık, çokluk, belli belirsizlik, bağlamın ve bağlantılılığın sorgulanması, değişmece ve üçüncü yolu içerme deneyleri, bireşim (sentez), çift değerlilik.”

Çoğulluğa işaret eden bu saptamaların demokrasi üzerinden tartışıldığı bir çalışma iki senedir elimden düşmüyor. Chantal Mouffe’un 1993 basımı “The Return of the Political (Siyasalın Dönüşü)” adlı eseri. Mouffe demokrasiyi çok sesli ve hiç bitmeyen bir mücadele alanı olarak tanımlarken radikal demokrasiyi aşağıdaki gibi tanımlıyor:
“demokrasi korunması ve derinleştirilmesi gereken, çok hassas bir sürekli keşif alanıdır... Sağlıklı bir demokratik süreç, siyasal pozisyonların heyecan verici çarpışması ile çıkarların açık çatışmasını gerektirir. Bunların olmadığı yerde, tartışılmaz ahlaki değerler ve ilkeci kimlikler kendilerine kolayca yer bulacaktır... Radikal demokrasi tanımı gereği içinde bir paradoks barındırır; oluşum anından itibaren çözülme süreci başlar. İyi bir şey olarak kalması, ulaşılamadığı sürece mümkün olan bir süreç olarak algılanmasına bağlıdır. Böyle bir demokrasi anlayışı daima ‘gelecek’ bir demokrasiye, içindeki çatışma ve zıtlıklar ise bir yandan gerçekleşmesi ihtimaline bir yandan da tam anlamıyla gerçekleşmesinin imkansızlığına işaret eder... Radikal bir demokrasi projesi, çokluğun, çoğulluğun ve çatışmanın varlığını gerektirir ve bunları siyasetin olmazsa olmazları kabul eder.”

Diğer yandan, Mouffe, mevcut hegemonyanın gelenek, demokrasi ve çoğulluktan oluşacak demokratik değerlerin hegemonyası ile değişmesi gerektiğine işaret ediyor ve bunun oluşabilmesi için yeni bir üst kimlik tanımlamak gerektiğine işaret ediyor:
“Radikal demokrasinin amacı demokratik devrimi derinleştirmek ve farklı demokratik mücadeleleri ilişkilendirmek ise, böyle bir misyon ortaklaşmaya izin verecek yeni öznel pozisyonlar gerektirir. Öznel pozisyonların talepleri demokratik denklik ilkesine uygun olarak eklemlenebilir. Bu, belirlenmiş çıkarlar üzerinden bir ittifak kurma haline karşılık gelmez; güçlerin üst kimliklerini ortaklaştırma çabasıdır. İşçilerin çıkarlarının, kadınların, çocukların, çevrenin, göçmenlerin vb. çıkarlarına rağmen savunulmaması için, bu farklı mücadeleler arasında bir denklik kurmak gerekir. Ancak bu şekilde güce karşı verilen mücadele demokratikleşebilecektir.”

Mouffe, radikal demokrasiye ulaşmanın önündeki engelleri ise rasyonellik, bireycilik ve evrenselliğe bağlılık olarak ortaya koyuyor:
“Çoğulculuğu radikalleştirerek demokratik devrimin derinleşmesine yönelik bir araç haline getirmek için, onu rasyonaliteden, bireycilikten ve evrensellikten koparmamız gerekir. Ancak bu şekilde sosyal ilişkilerin içerisinde var olan itaat biçimlerinin çokluğunu kavramak ve farklı demokratik mücadelelerin birbirine eklemlenmesi için bir çatkı kurmak mümkün olabilir. Bu koparma, rasyonalitenin, bireyciliğin ya da evrenselliğin reddi anlamına gelmez; ancak bunların çoğul, söyleme bağlı olarak oluşmuş ve güç ilişkileri içerisinde karmakarışık hale getirilmiş olduğuna dikkat çeker... Demokrasi projesinin radikal demokrasi çerçevesinde yeniden formüle edilebilmesi için birbirinden farkı olmayan insanlardan oluşmuş bir insanlık yanılsaması üzerine kurulu Aydınlanma düşüncesinin kolaycı evrenselliğinin bırakılması gerekir... Bugün talep edilen yeni haklar, önemleri yeni yeni anlaşılan farklılıkların ifadesidir ve bu farklılıklar evrenselleştirilemediklerinden onlara dayalı haklar da evrenselleştirilemezler. Radikal demokrasi tam da Aydınlanma felsefesinin yarattığı İnsanlık tarafından dışlanmış farklılıkların tanınmasını talep eder. Bu anlamda evrensellik reddedilmez ama özelleştirilir; buna göre gereken, evrensel olan ile özel olan için yeni bir eklemlenme biçimidir”.

Son dönemde planlamada katılım ve yönetişim tartışmalarının odağında olan konsensüs arayışlarına yönelik yapılan saptama da ilginç: Mouffe, konsensüs arayışının demokrasinin gerilemesine neden olabileceğini iddia ederken, bunun “keşfedilmemiş bir siyasal gelecek arayışının terkine” neden olarak bir siyasal boşluk oluşmasına ve bu boşluğun da anti-demokratik hareketler tarafından doldurulmaya çalışılabileceğine işaret ediyor.

Bu alıntıları ard arda aktarma nedenim şu: Demokrasi adına çok sınırlandırılmış, hassas bir coğrafyada yaşıyoruz. Kutsal saydığımız değerler her yerden bizi kıstırmış durumda ve doğrusu bu kıstırılmışlık halinin pek farkında olmadan ulus-devletin üniterliğini gereğinden çok seviyoruz. Bu değerler ve üniterlik üzerinden demokratik değerler üzerine kurulu çoğulcu bir toplum yapısının gelişmesi, planlama pratiğinin sıkışma alanlarının toplumsal baskı alanları yaratarak aşılması ve istediğimiz katılım pratiklerinin gerçekleştirilmesi mümkün değil. Demokrasinin gelişmesi için gereken, çok seslilik ve bunu oluşturacak kamusal alanlardır. Bir diğer deyişle, topluluklar özgürleştikçe sorunlar daha şiddetli seslenecek, çözüme yönelik baskılar artacaktır. Planlama da ancak bu kamusal alana eriştikten sonra işini hakkıyla yapabilir hale gelecek, çıkmazlarından kendisini kurtarabilecektir.

İnsana Dönüş: Radikal Planlama
Demokrasiyi, Mouffe’un anlatımıyla “kuruldukça kendini bozabilen bir süreç” olarak algıladığımızda onu her yerde ve her zaman kurma ve geliştirme uğraşı içerisinde olmamız gerektiği sonucu çıkar. Bu kurma ve geliştirme sürecinin önemli bir ayağını da planlama oluşturmaktadır. Bu karşılıklılık ilişkisi, yani planlamanın radikal demokrasiyi besleme kapasitesi ile radikal demokrasinin insanları merkezine ve içine alan bir planlama sürecinin koşulu olması sağlıklı bir ilişkiye karşılık gelir. Bu anlamda, planlamanın radikal demokrasiyi besleyebilmesi ancak radikal planlama tercihi ile mümkündür.
Planlamayı Healey’in 1982’de sunduğu gibi “toplumun kendisini kontrol ettiği ve yönlendirdiği bir süreç” olarak tanımladığımızda aslında planlamayı ulus-devletin toplumu kontrol ettiği ve yönlendirdiği halinden çıkarıp başka bir yere oturtmuş, dolayısıyla çıkmazlarının bir kısmından da arındırmış oluruz. Bunu gerçekleştirme yolunda Friedman, 1987’de “Planning in Public Domain” adlı eserinde planlamanın içinde bulunduğu krizden çıkmasının olası yollarından birisini “siyasal gücün yeniden sivil toplumda merkezileşmesi” olarak gösteriyor ve “siyasal alanın devletten talep edilmesi” gerektiğini vurguluyordu.

Friedman 1993’de başka bir çalışmasında planlamanın içinde bulunduğu krizi aşabilmesinin koşullarından birisini disiplinin içindeki “mühendislik” köklerinden kurtulmak olarak açıklıyordu. Dahası planlama zaman ve mekanın çeşitli boyutlarında oluşan bir eylem olarak yeniden kurgulanmalı ve toplum içerisinde buna göre bir yer edinmeliydi. Bu yaklaşıma göre planlama “hayal edilen gelecek bir zaman için değil, günlük hayatın gerçek zamanında oluşan bir eylem” olmalıydı. Planlamanın mekan yaklaşımı ise yerel ve bölgesel olana referansla yeniden ölçeklendirilmeli, yerel ve bölgesel, ulusal ve ulus-ötesi olana öncelenmeliydi. Friedman’ın bu açıklamaları bizim coğrafyamızda yapılan planlama çalışmaları için bir alt üst oluşa karşılık gelir. Radikal planlama literatürü içerisinde öne çıkan eserinin devamında Friedman çözüme yönelik radikal planlama modelinin makro gündemini şöyle kuruyordu:

- Kolonileşmeden uzaklaşma… tüketicilikten arınma… öz-üretim (self production) düzeylerinde artış...
- Demokratikleşme… yaş/cinsiyet gibi ayrımlardan kurtulmak suretiyle karar alma süreçlerini genişletmek...
- Güçlenme (self-empowerment)… zaman, mekan, bilgi ve organizasyon becerilerini yeniden talep etme...
- Genişleme… sivil toplum içindeki diğer sivil toplumlarla uyum içerisinde yeni vizyonlar oluşturma...
Daha geriye dönüp Grabow ve Heskin’in 1973’de yaptıkları radikal planlama formülasyonuna bakarak eleştirel yaklaşımın köklerine inmek ve ulus-devletin gücü elinde tutma ısrarına ve demokrasiye yönelik kaygıların kaynaklarına ulaşmak mümkün. Buna göre, radikal planlama:
- Planlama pratiğinin içerisindeki statükonun (elitist, merkezi ve değişime dirençli yapının) eleştirisini içerir:
- Baskınlık ya da dengeye dayalı bir planlamanın, dolayısıyla insanlığın zıtlıklar/ikilikler üzerine kurulu olduğuna yönelik kabulün reddine dayanan yeni bir diyalektiğin gerekliliğine vurgu yapar.
- Sistem değişikliğine, desantralize topluma, topluluklara, insani gelişmeye ve ekolojik etiğe vurgu yapan, alternatif bir planlama paradigmasını hedefler.

Bu anlamda, radikal planlama, planlamayı araçsal rasyonaliteden çıkartıp, ulus-devletten kopartarak desantralize bir fonksiyon olarak yüz yüze ilişkilere, kişiler/gruplar arası diyaloglara ve karşılıklı öğrenme süreçlerine açık bir süreç haline getirebilecektir. Radikal planlamanın hiyerarşik bürokrasilerden, merkezi planlamadan ve her şeyi ben bilirim edasındaki plancılardan nefret ettiği açıktır. Dahası, fırsat bulundukça planlamanın yerele/bölgesele ait profesyonel olmayan planlama komiteleri tarafından, sıradan vatandaşın kendi sorununu kendi çözmesine yönelik bir deneme/öğrenme süreci çerçevesinde yürütülmesini destekler. Bu sürecin en önemli sonucunun halkın öz güvenini arttıran, özgürleşmesini sağlayan kolektif eylemler olacağını düşünür.

Bu yönüyle amatör ve topluluk temelli görülebilecek, bütüncül planlamadan uzak olduğu şeklinde eleştirilebilecek radikal planlamanın üst ölçeklere çıkıldıkça radikal demokrasi kavramı çerçevesinde bahsi geçen yeni ve çeşitli öznel grupların, toplulukların ve toplumların eklemlenme süreçlerinden ve yarattıkları mücadele alanlarından faydalanarak çıkmazlarından kurtulabileceği iddia edilebilir.

Son Söz...
İletişimsel kamusal alanın oluşmasının/gelişmesinin çok da olmayan yolları arasında üzerinde ısrarla durduğum radikal demokrasi, küresel-yerel etkileşiminin arttığı ve ulus-devletin güç kaybettiği dönemde en uygun alternatiftir. Radikal demokrasi üzerinden kurulacak kamusal alanlar planlama süreçlerini destekleyecek, planlama süreçleri de radikal planlamanın ilkelerini güderek demokrasinin gelişebileceği kamusal alanları zorlayacaktır. Demokrasi ile bu karşılıklı ilişkinin kurulması, planlamanın özüne dönüp insanı merkezine almasını sağlamada esastır.

Yazara Görüşlerinizi Bildirmek İçin
Buraya yazacağınız görüşleriniz, Arkitera Forum bölümüne yansımayacak, sadece yazara ulaşacaktır. * İşaretli alanlar mutlaka doldurmanız gereken alanları belirtmektedir.
Sizin:
Adınız, Soyadınız *
E-Posta Adresiniz *
Mesleğiniz *
Telefon Numaranız Adres seçimi:
Adresiniz
Mesajınız:

ÝPUCU: büyük harf "V", sayý yedi, büyük harf "U", sayý üç, büyük harf "W", büyük harf "N"

Lütfen sol imajdaki resimde görülen dizgiyi yandaki kutucuğa giriniz.
Köşe Yazısı Arşivi
Dönem içindeki köşe yazarlarının listesi aşağıdadır. Yazısını okumak istediğiniz yazarı listeden seçiniz. Bütün yazarların listesini görmek için buraya tıklayınız