“Peki neredeler? Bu kadar eski bir şehrin, neredeyse Tanrı’nın isimleri kadar çok isimle çağrılmış bu şehrin, hiç mi hayaleti yok?” (Aslı Erdoğan, “Yazarların İstanbul’u”, Galata, sayfa: 65) İşte oradalar!
Acıktım, dedi çocuk. Kadın şaşırdı. Çocuk işte diye düşündü. Oysa kendisi geldiklerinden beri acıkmıyordu. Ve burada sanki herkes acıkmadan yemek yiyordu. Hani nerede bu düzlük? diye sordu adam. Herkes bize bakıyor, şu tüpü almasa mıydık? Oğlanın sesi duyuldu; İşte oradalar! Kalabalık, bir metrelik yeşil alana sığışmış, ara sıra eğilip kalkarak belli ki ortalarında duran bir şeyleri tıkınıyor, yüksek sesle gülerek konuşuyordu. Ne o, dedi adam, köyünün yaylası gibi mi bekliyordun? Çökün. İşte deniz. Ha, tüp yasak, aman ha! İlk defa tek göz odalı evlerinden küçük bir alanda piknik yapacaklardı. Kokorecin iştah kabartan kokusu, haşlama mısırın buharı, betondan fışkıran yakıcı sıcak, araba kornaları, yanlarından hızla geçip giden insanlar, asfalt delme makinelerinin tar tar sesi, yeşil dev otobüsler, sarı taksiler, esmer çiçekçi kızlar ve gülün doğada görülmedik her rengi, mavi beyaz motorların yanaşma homurtusu, bir düdükle hoplayan yürekler, vapura koşanlar... İlk defa kendi seslerini duymadan piknik yapıyorlardı. Çöktüler. Büzülüp aralarına girdiler. Ve bir hayalet gibi ortak oldular örtünün üstündeki lokmaya.
Popülist bir kitap "Yazarların İstanbul'u". Okuyorum çünkü yazarların önce insana sonra binaya baktığını biliyorum. Ancak beklediğim gibi olmuyor. Sanki “bakılacak” insan yok İstanbul’da ve yazarlar semt semt taşı, yani duranı, tanığı, yaşamayanı yazmış daha çok. Sonra hatırlıyorum, İstanbul’da epeydir insandan çok rakam için bina yapılıyor. Güneydoğu’dan gelen şehit, ya da Irak’tan gelen ölü sayısı gibi de değil. Hepimiz kocaman birer rakama dönüştük. Evet biz İstanbulluyuz. Tüm Türkiye, hepimiz İstanbul’uz. Sonsuz bir bolluğun rakamı İstanbul.
“Çiftini yitirmiş, yekpare taştan bir göz, hep güne bakan… Sırları dökülmüş aynası yenik kentin, vaktinden önce dikilmiş mezar taşı…” diyor yazar Aslı Erdoğan, Galata için, (s. 65). Ben de bazen öldüğümü düşünüyorum. Ölüp de dirildiğimi. Mahşerin semtleri Kadıköy, Üsküdar, Sirkeci. Bir hesap noktası gibi. Ve Ümraniye, küllerinden doğan bir dev. Zeytinburnu, başka dev. Efsanelerin kenti İstanbul… Efsaneler devam ediyor. Masallar sürüyor. Tepegöz gibi değilse de “taş” kalpli ejderin koca elleri üzerinde. Peki bu kadar nefessiz bir kentte hayalet değilsek de neyiz, plastik doğramalı evlerimizde?
“İstanbul kadar sevilmemiş başka bir şehir var mıdır? Evleri öyle istenmemiş, başka bir şehir…” diyor Latife Tekin aynı kitapta, “Gecekondular” başlıklı yazısında, (s.158). “Gecekondu… Geçmişimin bir sabah işe yaramaz hale gelmesiyle tanıştığım korkuyu, kalbimde açan yokluk duygusunu dönüştürüp hayatıma bir imkan olarak girdi.” devam ediyor Latife Tekin; “Milyonlarca insanıyla kimsesiz İstanbul.” İstanbul’un ilk gecekonduları 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Kazlıçeşme’den yayılır. İlk affını da 1949’da alır. Altmış yaşında ama hala gençtir “gecekondu”. Şehrin sırtlarında şehirle bütünleşmez. Deliklerinden bakıp bakıp kaçar, nüfuz edemez bir türlü. Behiç Ak’ın “Tek Kişilik Şehir” adlı oyununda konuşturduğu göçmen garsonun da dediği gibi. Onlar yalnızca göç ederken bir yerden bir yere giderler. Yağmurdan sonra salyangozların çıktığı gibi bazen öfke çıkaracaktır onları sokağa. Yıkım korkusu, açlık… Öfke, nemli bir zemin gibi kurumaktan korur onları, kızgın güneşin önünde bir buluttur. “Davullar dövülüyor kapımda, kalk doğrul, İstanbul’u söküyorlarmış rüyamda, kanalizasyon uçurumu, menhol çukuru, üstü açık kalmış bütün deliklerin, rögar nöbeti tutacakmışım gecenin uğursuz vaktinde, pencere, balkon demirleri bırakmamışlar, yangın merdiveni, salıncak zinciri, trafik levhası, park korkuluğu... Gel İstanbul, yiyeyim içeyim, hoş muradına geçeyim, sizin tavuk bizim tavuk… Hurdaya çıkarmışlar Beşiktaş’ı, Beyoğlu’nu, Dolmabahçe Sarayı’nın işlemeli dökme kapılarına kadar söküp götürmüşler, minarelerden dualı anons yapılıyor, ayetler okunuyor, yüksek uzun kamyonlarda vinç gezdiriyorlarmış cadde sokak, kentsel dönüşüm dozerlerini çalıp parçalamışlar belediyenin, eritip demir bilye, demir sapan yapmışlar, ateş kaynıyormuş suyunun içinde, Marmara açıklarında hurda yüklü gemiler çarpışmış, alev almış denizi, kestane zamanıymış İstanbul’da, lapa lapa kar yağıyormuş üstümüze, çırpınıyormuş sahilde insanlar, Kız Kulesi tutuşmuş, yılanı kül olacakmış masalın.”, (s. 161-162). Ve soruyor, İstanbul’a babasının yaptığı yollardan geçerek göç etmiş olan yazar Latife Tekin; “…Kim kazanmış, kim kaybetmiş oldu sonunda, dört yüzlü çeşmelerini İstanbul’un, manolya ağaçlarını, dut bahçelerini?”
Bir meydan, dört yüzlü çeşmeler… Eşitliğin daha güzel mimari bir anlatımı olabilir mi? Yüz yüze bakabileceğimiz meydanlar yok İstanbul’da. Göz göze gelebileceğimiz. Ama İstanbul’un Central Park’ı olarak nitelenen Caddebostan’da yan yana koşabiliriz. Kıyılar bizim. Yaşasın özgürlük! Ancak önümdekinin sırtını görüyorum. Karşımdan gelene ise laf atamıyorum. Geçip gidiyor yanımdan. Dizi dizi dolgu kıyılarda “yalnızlığı yürüyoruz” İstanbul’da. Bu yüzden fikirlerimiz çarpışmıyor, örtüşmüyor hepsi aynı hızla, bir biri ardına akıyor, uçsuz bucaksız Bostancı sahilinde.
Yazar Hasan Ali Toptaş konuğumuz. İstanbul’u hiç bilmem, diyor. Ne yapsak diyorum eşime, nereye götürsek. Eve yakın Kanlıca’ya gidiyoruz. Boğaz, dar bir açıdan da olsa görülüyor. Kalabalık. Masalar sıkış tıkış. Masaların önünde banklar. Bankları ötelemiş kafeler. Paran yoksa denize bakmayacaksın İstanbul’da. Çay kokusu, kaşarlı tost, Kanlıca yoğurdu… İstanbul bir garip. Utanıyorum Hasan Ali’den. İstanbul bir görev gibi omuzlarıma binmiş. Çarpık yapılaşmadan söz açılmasa bari diyorum, mimar olunca sıkılıyor insan. (Sıkışırsam Kadir Topbaş’tan laf açarım, o da mimar, paylaşırız bu görevi.) Ne Kongre Vadisi'yle halka kapatılmak istenen Harbiye’den, ne turizm amacıyla halka kapatılacak olan Galataport’tan, ne otel ve iş merkezleriyle halka kapatılacak olan Haydarpaşa Limanı’ndan, olası raylı toplu taşımacılığını halka kapatan 7 Tepe 7 Tünel projesinden, ne soylulaşma adına Sulukule Kasımpaşa sırtlarına yapılmak istenen Osmanlı Evleri’nden, Bağdat Caddesi’ne dikilecek yeni gökdelenlerden ve başka başka gökdelenlerden konuşmak istemiyorum. Yazarın, “Bin Hüzünlü Haz” romanını konuşmak istiyorum. Bir kent masalı bu roman. Tanrısal bir gözle kentteki her evi, evin içini gören, olduğu gibi anlatan; “…Ola ki parça parça bakıldığında her şehre benzediği için genel görünümüyle hiçbir şehre benzemeyen bu şehrin bir semtinden bir semtine gidilirken her defasında parçalanmışlıktan doğan bir boşluğa, ama topraktan bile destek almayan, derin ve tüyler ürpertici bir boşluğa düşülüyordu da, minibüsler, otobüsler ve otomobiller, ablak suratlı kamyonlarla birlikte oralarda vınlaya vınlaya, kan ter içinde, tepinip duruyorlardı.”, (sayfa: 33-34). Bin hüzünlü bir hazdır İstanbul’da yaşamak. Sürekli bir kıvranma, sanki hepimizin eli karnında, sırtımızda kambur. Bu yüzden görmüyoruz birbirimizi. Hep yola bakıyoruz. Behiç Ak’ın dediği gibi bir koridorda yaşıyoruz. Üstümüzde beyaz bir çarşaf, ayaklarımız yere değmiyor. Koridor karanlık.
Çocuklar balon istiyor. Bir balon 5 Lira. Adamın boğazı düğümleniyor. Karısı, özendiler, olsun, al, diyor. Diken üstünde gibiler. Şehirde piknik bile gergin geçiyor. Sıkılıyor adam. Gitmek istiyor. Tuhaf bir Pazar. Yoruluyor. Topluyor çoluğu çocuğu vedalaşıp ayrılıyor. Tüpü taşımak istemiyor elinde, hemşerisine bırakıyor, arabası var onun. Sahilde yürüyorlar. Yürüyorlar… Hanım, diyor, gel biraz dinlenelim. Henüz monte edilmemiş bankların üstünde ayakları havada oturuyorlar. Çocuklar, etraflarında kelebek gibi koşuşturuyor. Şehir, etraflarında bin kollu bir ahtapot gibi, nem ve kirle bedenlerine yapışıyor.
Yazarların İstanbul’u böyleyken mimarların İstanbul’u nasıl peki?
Bilmiyorum… Benim canım Salacak’tan bağırmak istiyor; Yeter! İstanbul’da kalan bir avuç toprağa artık bina yapılmasın! “Taş” kalpli ejderler ellerini bu kimsesizin üzerinden çeksin! Ama hayaletlerin sesi çıkmaz ki.Yazara Görüşlerinizi Bildirmek İçin





