Eskiden hiç kıyı yolumuz yoktu aslında. Son otuz yılda iki tane birden oldu. Nasrettin Hoca’nın kazanı gibi, doğurdu bizim sahil yolu. Şaka değil, Doğu Karadeniz kıyı kültüründe kıyının mahremiyeti vardı, gizemliydi kıyılar. Tarihin aklı mı yoktu da Armenikleri aşardık Samsun’dan Trabzon’a gelirken; “keçiboynuzu” diye de anılırdı geçit, çünkü bir boynuzun dış cidarından yılankavi dolanıp iç cidarından aşağı doğru bırakıverirdik kendimizi. En korkuncu bu toprak yolda karşıdan bir başka taşıtın gelmesi olurdu. Az kıpırdansanız sağ kalmak mümkün olmadığı gibi sakat kalmanız da mümkünatsızdı.
Sahil kentlerinde ve kasabalarında denize inerdi yollar. Bu da her yol başka bir sürpriz demekti. Bazısı kıvrılır mahalle aralarına alırdı sizi ve eğer yabancıysanız hiç girmeseniz daha iyiydi. Kemerkaya’nın, Sotka’nın daha yüzlerce irili ufaklı yerleşmenin pembe-beyaz kızları belki de deniz banyosu alırken görünmek istemezdi. Çocuklar için sorun yoktu ama. Henüz mayolar yaygınlık kazanmadığı için onlar yarı çıplak, kovalarını kum doldurur, ayaklarını şıpırdatırdı Karadeniz’de. Bazı oluklar kamuya daha bir açıktı, balık avlar, türkü söyler, yer içerdiniz. Hıdrellezler için araba, minibüs ve kamyonlara da gerek yoktu. Hele âşık olmak… çakılların üstünde çıplak ayak sekerken çok kolaydı.
50’lerde çok doğurduk, birini heybeye diğerini kucağımıza alıp kentlere koştuk. Yaşamın ivmesi arttı; iletişim ve ulaşım hızına talep arttı. Kendimiz için olmasa da arabalarımız için tasarlamak zorunda kaldık. Bir yandan “yer” ile temasımızı kesen ve artık ev olma özelliğini yitiren konutlara olan şehvetimiz artarken “mal canın yongası” örneğinde olduğu gibi araçlarımıza barınak ve düzgün yollar istemeye başladık. Atatürk’ün ölümüyle Cumhuriyet devriminde yaşanan kopma bir düş kırıklığıydı. Anayurt “demir ağlarla“ örülememişti. Aş, iş, eğitim ve en önemlisi sağlık istemi, kırı kente yol olmadan akıtamazdı zaten. 70’li yıllara kadar tüm tarihi ve kıyı kültürünü yok ederek birinci sahil yoluna sahip olduk. Her şeyin bir bedeli vardır ama bedeli ağır ödedik. Ciddi bir amnezi geçirdik. Kimdik, nereden geliyor, nereye gidiyorduk hiç bilmiyoruz. Doğduğum ve içinde çeşitli oyunlar kurguladığım bahçelerim yok, hem de epeydir yok. Laf aramızda şu Lambert denen adama da çok kızarım ben. O yüzden bütün yabancıları çok temkinli dinlerim. Sen gel “bitişik nizam” diye tuttur. Ne alakası var? Git Avrupa’na, yap bitişik nizamını, orada herkes bitişik zaten. Benim güzelim organik bahçelerim imara açılınca bulmaca gibi parsellere dönüştü. Siz siz olun bu adamların her dediğini “kutsal kitaptan nağmeler” sanmayın.
Her neyse, olan olmuştu zaten, kıyı yolu da üstüne tuz biber ekti. Ama öykü bu kadarla da kalmıyor. Bir gece yattık ertesi gün kalktık ki Allah vermiş bir yolumuz daha olmuş. Kentte kimse bilmiyor ne zaman ve nasıl hamile kaldığımızı. Üstelik 4 ayı da dolmuş, hiçbir doktor elini sürmüyor. Kent çevre komisyonu hikaye…Gündem 21’in zaten buralara yolu düşmez. “Planı yok” diye bir grup öfkeli-onurlu adam mahkemeye verdi yolu. Sonuç alamadılar. Ben çok sinirlenince bir meslektaşım: “Aaa olmaz olur mu,, Şengül Hocam, plansız yol olur mu?” dedi. Eminim birinin zihninde bir şeyler var da ne Karayollarında teşhir edildi, ne valilikte teşhir edildi, ne belediye de halka açıldı. Ama zannederim yalap-şalap bir güzergâhı vardı. Birinci yola paralel, deniz dolgusu üzerinden devasa beton ayaklar üzerinde yükselerek ilerleyen yol Konakönü ve Sürmene’yi yok etti. Trabzon zaten yoktu. Trabzon’da daha önceki yolun bile çevresi yaşatılamamaktaydı. Çünkü yerel yönetim açısından deniz dolgusu masraflıydı, insanlara yaşam alanı kazandırmak ise geri ödemiyordu. Ağır trafik nedeniyle halkın denizle bağı zaten kopmuştu. 30 küsur yılda ancak bir alt geçit bir de üst geçit yapılabilmişti ki bu da insanı kıyıya akıtmaya yetmiyordu.
Aslında birinci yol belli ki bir gereksinmeydi, ikinci yol ise tam bir talan. Trabzon’un az sayıda gelir kaynağına bir tanecik eklenir diye iş adamları, müteahhitler sessiz kalmayı seçip pusuya yatmayı tercih etmişlerdi. Bekledikleri gibi olmadı ama. Biz daha yolun “Y”sini duyar duymaz ihale gerçekleşmiş, dönemin ileri gelen yöneticileri kendilerince “iyi bir iş” çıkarmıştı. Yerellerden bir ikisi taşeronluk kaptılar, hepsi bu. Bir yandan doğal güzellikler bir yandan tarih yok olurken salt bir grup insanın çıkarlarını korumak üzere planlanan dev bir istismar projesine direnmek zordu. Bu konuda çok az çevrecinin sesi çıkabildi. Bunların bir tanesi Arhavi Belediye Başkanı, saygıdeğer bir kişilik, oldu. Diğer çevre kaygısı taşıyan yerleşme Fındıklı oldu. Bu yörelerin insanı zekidir, çabalıdır. Güney yolları, doğadan geçebilir ve güzelce planlanıp iki taraflı imara açılıp gelişebilirdi, ayrıca denizin götürmesi-bizim deniz huysuzdur, vurdu mu dağıtır-tehlikesi de yoktu. Sahil 2.yolu kasabanın karakterini ve doğayı bozarak turizm potansiyelini sıfıra indirecekti. Bu insanlar bunu kavradılar ve ayağa kalkıp direndiler.
Doğu Karadeniz ilk “Çevre Şehidini” verdi diye yazdı gazeteler geçende. Şehitlik mertebesinin tanımını bilmiyorum, bu yüzden “çevre şehidi” denir mi onu da bilemiyorum. Ama eğer öyle bir saygın makam varsa, Av. Cihan Eren bu makamda oturmaktadır şimdi. Pırıl prırıl ruhu ve “bu ülke için hala bir şeyler yapılabilir” inancıyla oradan bize gülümsemektedir. İşin buralara kadar varacağını kestirebilir miydi bilemiyorum. Ancak, anladığımız kadarıyla Türkiye’m kıyı mafyasını da türetmiştir. İşte! Şimdi direnebilene aşk olsun…
Avukat Cihan Eren’in her yıl kutlanan çevre günlerinde saygı duruşuyla anılması gerekir diye düşünüyorum ve bir başka şeyi daha ciddi olarak öneriyorum; ya halkın direnişi ile karşılaşılan çevre kararlarından ivedilikle dönülmeli ya da kuşkulu veya kastî ölümlerin bulaştığı ihale ve yapım olaylarını anında iptal edebilecek yasal düzenlemelere gidilmelidir. Çünkü; bu koşullarda çevreci STK’ların ve koruma kurullarının görev yapması güçleşecektir. Vur adamı, düşür yapını tescilden… Burası neresi dostlar? Ne hale geldik?
Çok üzgünüm…çoook.
Takip
Bütün yorumları forumda okuyun!
Bütün yorumları forumda okuyun!





