Bu köşede geçen yıl “Mimarlığın Orta Dünyasında Yasal Düzenleme” başlığıyla çıkan bir yazım nedeniyle gelmeye devam eden sorular, beni tekrar bu konuya eğilmeye sevketti. Yazıda mimarlığın son yıllarda “iç” ve “dış” olarak bölüntülenmesinden yola çıkılarak, mimarlığın sırasıyla İnşaat Mühendisliği, Şehir Planlama, Peyzaj Mimarlığı, Kentsel Tasarım ve son olarak da İç Mimarlık alanlarından kopuşu, ve giderek içle dış arasında bir yerlere sıkışmasının mimarlık eğitimini ilgilendiren yönleri konu ediliyordu. Gelen sorular çoğunlukla öğrencilerden. Yazıda değinilen, mimarlık eğitimini AB koşullarına göre yeniden düzenleyecek yasa tasarısı(*) hakkında bilgilenmek istiyor, mimarlık eğitiminin beş yıla çıkma girişiminin sonucunu merak ediyor, meslek ve eğitim alanlarındaki belirsizliğe de değiniyorlar.
Yasa konusu henüz kesinlik kazanmadığından, sorunun yanıtını bilmiyorum; mimarlığın meslek ve eğitim alanları üzerine belirsizlikler ise güncelliğini koruyor. Mimar, şehir plancısı tarafından belirlenen yerleşim desenine göre her santimini hesaplayarak planladığı ve kesitleyip cephelediği binanın giderek daha az hâkimi olmakta. Taşıyıcıların miktarı, şekli şemaili mühendise, iç mekânın düzeni ve tarzı iç mimara, binanın yakın çevresinde olup bitecekler kentsel tasarımcı ile peyzaj mimarına, dışına uygulanacaklar ise en iyi ihtimalle cephe giydirme firmasındaki meslek erbabına, kötü ihtimalle sektörün alaylılarına emanet. Aslına bakılırsa, sayılan meslek alanlarının hemen hepsi işin alaylısına emanet... Türkiye’de şehirlerin büyük ölçüde harita mühendisinin kadastral desenine göre oluştuğu, kentsel tasarım ve peyzaj işlerinin fidan- saksı-havuz üreticilerine yaptırıldığı; iç mekân tasarımlarının boya-badana-seramik-alçı taahhüt işleri yapan “dekarasyon” esnafı tarafından, dış cephelerinse yine boya-badana-seramik-alçı sektörünün yanısıra, mermer-granit-plastik-metalika sistemcileri veya cephe kozmetikçileri tarafından gerçekleştirildiği; belediyeye onay için sunulan projeyle gerçekleşenin birbirinden ayrı üretimler olduğu malum. Bu alabildiğine mimarlıksız-tasarımsız-plansız üretimler şu an için konumuz harici. (Aslında şu an için değil hepten konu harici; meslek insanları birlik olup mesleğe tasallut edenlerle uğraşmak yerine, birbirleriyle uğraşmayı tercih ederler zira.)
Yapılı çevrenin içi ile dışının mimarla iç mimar, ortası ile etrafının mimarla kent tasarımcı ve peyzaj mimarı, alt ölçekleri ile üst ölçeklerinin mimarla şehir plancısı, yenisiyle eskisinin mimarla restorasyon uzmanı arasında çekişme alanları haline gelmesi göreli olarak yeni olduğundan, yadırganıyor. Mimarlığın güvenliği ile güzelliği mimarla mühendis arasında çok evvelden paylaşılıp iyi kötü hukuku da oluştuğundan, o artık yadırganmıyor. Vitruvius mimarlığın üç vazgeçilmez amacını “firmitas, commoditas, venustas” olarak tarifler ve mimarın ufuk genişliğini ballandırarak anlatırken, amaçların zamanla elden çıkıp ufkun giderek daralacağını düşünmemiş, Mimar Sinan’ın proje ekibinde bu isimleri taşıyan profesyoneller yer almamıştı. Ne var ki, adı henüz “proje” olmayan bir iş kolunda henüz modern anlamıyla “profesyonel” de yoktu o zamanlar. Bildiğini topluma “ifşa” eden (profess fiili) meslek erbabının (profesyoneller), söz konusu bilgiyi kazanma biçimlerini (eğitim), bilginin yeterince kazanılıp kazanılmadığını ölçme ve belgeleme yollarını (sınav, jüri, diploma, yetki belgesi, vs.) kamuya açık bir sistem olarak kurumsallaştırması, daha iki-üç yüzyıllık bir tarihe sahip. Önceden bunlar yoktu ama alabildiğine incelmiş bir işbölümü ve her işin kendine göre tedrisatı vardı elbet. Sinan’ın ekibinde zemini, taşı, toprağı, ahşabı, demiri, çiniyi, sedefi işleyenler ayrı ayrı loncalara ait, zamanının uzman kişileriydi. (Yalnız bu uzmanlık modern mesleklerde hedeflendiği gibi yüksek statülü teorik bilgiye değil, pratiğe dayalı idi çoğu kez.) Mimara biçilen, batılı terimle “orkestra şefi” kimliği, Osmanlı coğrafyasında yapı işlerinin eşgüdümünü sağlayan “yönetici bürokrat” kimliğine denk düşüyor. Ortak yönleri, mimarbaşı konumundaki kişinin bütüne vakıf olup parçaları denetleyebilmesi, ve dar alanda uzman olmaktan farklı olarak, uzmanlıklar üstü tümel bilgi ve ufka sahip olmasıydı (yani specialist ile generalist arasındaki fark).
Uzmanlaşmış bilgi alanlarının özerkleşmesi ve egemenlikleri üzerine kurulu modern dünyada bu kimliğin ve beraberindeki geniş ufuklu eğitimin sürdürülmesi olanaklı mıdır? Modern dünyanın kuruluşu bıçakla kesilir gibi olmayıp her alanın kendine has süreçler yaşadığı gözlenir; mimarlığın geleneksel süreçleri epeyce direndi, sonuç üründe ve ürüne giden yollardaki köklü değişimlere rağmen, orkestra şefliği ve buna olanak tanıyan bütüncül eğitim büyük ölçüde süregeldi. Öyle ki, postmodern eleştiride bir örnek durum olarak mercek altına alındı mimarlık disiplini. Modernliğin ayırdedici bir özelliği olarak tanımlanan bilim-ahlâk-sanat alanlarının özerkleşip apayrı bilgi alanlarına temel oluşunun olumsuz sonuçlarını tartışan kuramcılar, mimarlıkta bu üçlünün garip bir şekilde birlikte var olmaya hâlâ devam edişini kutsadılar.
Vitruvius’un eşdeğer üç amacıyla paralelliği bulunan bu alanlara, modern mimarlık tarihinde her zaman eşit ağırlık tanınmadığını biliyoruz. Mimarlığın kendini zaman zaman sanat, bilim, ahlâk alanlarından birinde konumlandırıp diğerlerini arka plana atmış olması, mimarın meslek kimliklerinin ve dolayısıyla eğitiminin de çeşitlenmesine yol açtı. Yine de disipliner yapısında bir süreklilikten söz edilebiliyor, aykırılığı sürüyor mimarlığın. Başka hangi disiplin kendine kâh güzel sanatların kâh mühendisliklerin eğitim düzeni içine yerleştirdiği halde, aykırı kimliğini kaybetmeyip karma disipliner yapısını sürdürebilmiştir? Metafizik evrenleri ve epistemolojileriyle birbirinden köklü biçimde ayrılan sanat ve bilimi, geniş bünyesinde rahatça barındıran mimarlığa, bu bölünmüş kimliği nedeniyle “şizofreni” metaforuyla yaklaşılması yaygındır. Buna bir de ahlâk alanınına has muhakemenin gerilimi eklendiğinde ortaya çıkan yegânelik tablosu, postmodern eleştiride keşfedilip takdir görmezden evvel de, kimi estetik kuramlarında işaret edilmişti.
Aynı kümede yer aldığı yerleşik disiplinler içindeki aykırılığı, mimarlığı üniversiter sistemin uyumsuz bir ögesi konumunda tutuyor. Kümenin egemenlerince belirlenen eğitim süreçleri ve akademik saygınlık ölçütleri ile çelişkilerini bir türlü çözemeyen mimarlık, bünyesine uygun olmayan akademik işleyişlere, yerleşik ders-laboratuvar-sınav formatlarına ayak uydurmaya çalışıyor. Tıp fakültelerinin sahip olduğu ayrıcalığa imreniyor, ama mimarlık eğitiminin de tıbbınki kadar özellikli olduğunu savunamıyor, özgül durumuna uygun akademik süreçleri oluşturamıyor. Zamanında oluşabilmiş özgün modelleri, üniversiter sisteme dahil olmanın kazandıracağı akademik statü ve çıkarlar için gözden çıkarabiliyor; uzmanlık alanlarının bağımsızlaşmasıyla yitirilen gücü geri getiremeyip hırçınlaşıyor; kaybolan bütünleşik bilginin yerini tutacak yeni mecralar arıyor; sıkıştığı “orta alan”dan çıkıp uzmanlıklara hükmedebilmek istiyor. Kısacası yeniden “baş” olmak istiyor, mesleğin adındaki “arch” ekine yakışır biçimde...
Sözü daha fazla ezmeden, ilk yazıdaki sonuca tekrar varmak yerinde olacak: Mimarlığın içi-dışı-etrafı-üstü-altı olarak bağımsızlaşan disiplinlerin asgari bir ortak eğitimden sonra kendi yollarına gitmesi gerektiğine inanıyorum. Eğitimin ilk iki-üç yılından sonra mimarlık, şehircilik, peyzaj, iç mekân tasarımı, restorasyon programlarına ayrılma geleneği dünyada hâlâ var—olmasa da ilk dafa yapmanın bir sakıncası olmazdı. Önceki yazıda tıp örneği vurgulanmıştı, bir de mühendislikle karşılaştırmak anlamlı olabilir. Yaptıkları iş gıda üretimi, petrol arama ya da elektrik santrali kurma olsun, asgari bir ortak eğitimden geçer mühendisler; nesneleri ne kadar farklı da olsa, hepsi ortak bir mühendislik disiplini ve kültürünü paylaşırlar. Bir diğer örnek, “tasarım” genel başlığı altında bütünleşik eğitim veren kurumlar olabilir. Endüstri Tasarımı, Mobilya Tasarımı, Grafik Tasarım, İletişim Tasarımı gibi, baştan özelleşmiş alanlar oluşturmak yerine, her biri hakkında tanışıklık ve asgari deneyim sağlayan ilk iki-üç yıldan sonra uzmanlaşılan programlar da mimarlık için yerinde bir karşılaştırma zemini oluşturmaktalar.
Mimarlıkla inşaat mühendisliğinin kopuşunu geri çevirmek belki artık olanaksız; ancak bu alanda da yeni düzenlemelere gidilebilir. Mimar nasıl ki asgari mühendislik bilgisi ve nosyonuna sahip olarak yetişmekte ise, mühendislik eğitimi de karşılığını sağlamalı, iki alan arasındaki geçirgenlik ve çift anadal/yandal olanakları geliştirilmelidir. Kardeş disiplinler başta olmak üzere, üniversiter eğitimin hemen her alanında kariyer değiştirme olanaklarının bulunması beklenir. Disiplinler arası kolay yer değiştirme olanaklarının yanısıra, anadal/yandal olanaklarının zenginleşmesi de çağın gereğidir. Meslekler, birbirinden bugünkü kadar kalın çizgilerle ayrışmış bilgi alanlarına dayalı olmak zorunda değil. Aksine, kemikleşmiş meslek sınırlarının eritilerek, alışılagelmemiş disipliner füzyonlar ve karma meslek kimlikleri yaratmaya ihtiyaç var:
Mühendis iç mimarlar, şehir plancı mühendisler, endüstri tasarımcısı mimarlar, restoratör peyzajcılar, mühendis restoratörler, mimar mühendisler... Ve avukat mimarlar, endüstri tasarımcısı doktorlar, mimar genetikçiler, diplomatlar...
Böylelikle, meslek bağnazlıkları ve şovenlikleri aşılabilir, insan aklının yapay sınırları genişletilebilir, bilginin ve birlikte üretmenin tadına varılabilir. Sevgili Raci Bademli’nin “miyop mimarlar, hipermetrop plancılar” şeklinde bir tanımlaması vardı; ölçek farkı üzerine kurulu alanlar için kolayca yer değiştirebilecek bir tanım—hipermetrop mimarlar, miyop iç mimarlar, vb. gibi. Bu tür görme bozuklukları küçük operasyonlarla düzeltilebiliyor; henüz düzeltilemeyen ise, görme bulanıklığına neden olan astiğmat.
Yeni yılda mesleğimize yönelik görüşlerin berraklaşması dileğiyle...
(*) Türkiye’deki Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin girişimiyle hazırlanan “Mesleki Yeterliklerin Düzenlenmesi ve Tanınması Hakkında Kanun Tasarısı Taslağının, mimarlık mesleğini ilgilendiren düzenlemeleri.
Konuyla İlgili LinklerYazara Görüşlerinizi Bildirmek İçin




