Bir zamanlar aristokrasi, din ve yönetici (hükümdar) sınıfları gibi ortak özellikleri çalışmamak olan sınıflar, başka bir deyişle kapitali elinde tutanlar, mimarlığı sömürdükleri köylülere karşı statü sağlamak için kullanıyorlardı. Bu da doğal olarak üslup mimarileri ile sonuçlanıyordu. Yani sıradan insanların anlayıp değerlendiremeyeceği, “konulan ve ilgililerine öğretilen kurallar” mimarileri. Bu mimarilerin halkla (yani köylü sınıfıyla) ilişkisi baskı aracı olmaktan ibaretti. Bu dönemlerle ilgili mimarlık tarihi kitaplarının içeriğinin mabetler ve saraylardan ibaret olması üzerinde düşünmek gerekir. Halka rağmen hakim güçlerin, ve onların hizmetinde olanların, halkın ihtiyaçlarına dönük yapım faaliyetini mimarlık saymamaları doğal. Zaten tarım dışı bir faaliyetin olmadığı durumda işlevsel bina ihtiyacı da yok. Köylü kendi evini yapıyor, Mimarlık (!) hakim sınıflara kalıyor.
Zamanla köylünün işci haline gelmesi ile sonuçlanan Sanayi Devrimi ile, üslup mimarlarının bilgi ve ilgi alanı dışında bina tipleri ortaya çıkıyor. École des Beaux Arts’ın üslup mimarları yerine École Polytechnique’in mühendis kafalı –çözüm arayan kafalı- mimarları devreye giriyor. İşci sınıfı çoğalıp sefaleti arttıkça, durumdan rahatsız olan “aydın”ların mimarlık anlayışı ile de kısaca modern mimarinin temeli ancak Yirminci Yüzyıl’ın ilk 20-30 yılında ve bir hayli gecikmiş olarak atılmış oluyor...
Batı Kapital’i bu rasyonel mimarlık uygulamalarını desteklemediği için modern mimarlık bu yıllarda “örnek denemeler”den ileri gidemedi. Hitler ise modern sanat ve modern mimarlığı tümüyle yasaklamıştı. Stalin’in de modern mimarlığı yasakladığını, Sovyet konstrüktivist sanatını devre dışı bıraktığını biliyoruz.. 1937 Paris Dünya Sergisi’nde bu iki, biri sağ biri sol diktatörün girişin iki yanını nasıl binalarla tuttukları biliniyor.

1937 Paris Dünya sergisi, Alman ve Sovyet Rusya Pavyonları
Hemen arkasından 1939 New York Dünya Sergisi’nde bizim nasıl bir bina ile tanıtıldığımız da belli ve bunun açıklanması da diğerleri kadar kolay değil. Ancak modern-rasyonel tutumların bu kadar çok karşıtı olmasının boşuna olmadığını biliyoruz.

1939 New York Dünya Sergisi Türk Pavyonu
Hitler, Stalin ve Kapital’in kullanamadıkları için dışladıkları, zararlı gördükleri için bu yıllarda yaygınlaşamayan modern tutumlar, 2. Savaş sonrası Avrupasında hem konut sorununun çözümü hem de artan “geleceği daha güzel ve güvenli kılma” dürtülerinin sonucunda tek alternatif olarak altın çağını yaşıyor.
Mimarlık 70’lerde başlıyarak ve 80’lerde iyice, yeniden Kapital’in emrine giriyor, bir çeşit “Kilise Mimarlığı’na” yeniden dönüyor. Tabii tek kutuplu dünyada kapitalin emrine giren sadece mimarlık değil. Medya ve politika da baş tutsaklar. Kendini koruyabilen, statükoya karşı durmaya çalışan aydınlar –yani üçüncü şahısların hakları için uğraş veren- ancak sanat ve mimarlıkta bir ölçüde varlıklarını sürdürebiliyorlar.

Sabancı Üniversitesi Yerleşkesi
Bu arada ülkemizde ilginç gelişmeler de olmakta. Mimarlıkta yerel ya da Batı kaynaklı klasik uslupları yabancı mimarlara uygulatmanın amansız ve (kendi üst sınıf konumları açısından) haklı savunucuları olan kurumlardan biri, reddedilmiş sanatın sergilenmesi için çaba ve para harcamayı başardı. Picasso Türkiye’ye geldi. Bu bir öncü davranış mı? Çelişki de olsa insanı ümitlendiriyor; acaba aynı eller ülkeye “Mimarlığı” da getirebilirler mi diye....Neden olmasın, belki gerçek “statü”nün artık toplumsal (rasyonel) tutumlarla sağlanabileceği farkedilmiş olabilir. Bu, yeni jenerasyon yöneticiler için olağanüstü bir gelişmeyi simgeliyor. Artık binalarımızı Türk mimarlar, Modern Türkiyeyi yansıtacak şekilde tasarlama şansını bulacaklar gibi görünüyor. Aşırı iyimser olmadığımızı düşünüyoruz.
Bütün yorumları forumda okuyun!
Bütün yorumları forumda okuyun!





