Hadi bakalım kolaysa, çıkın işin içinden: Sağlık hizmetleri iyi yönetilemiyor. Özel sektör yapsın. Eğitim hizmetleri iyi yönetilemiyor. Özel sektöre bırakılsın. Ulaşım hizmetleri iyi yönetilemiyor... Şimdi geldik hassas bir konuya: Müzeler iyi yönetilemiyor. Öyleyse özel sektör yapsın… Keşke bu işin içinden çıkmak bu kadar kolay olsaydı! Kolay olsaydı, kamu yöneticilerinin kültürle ilgili kalıplarından daralmış kişiler olarak kendimizi sermayenin zengin ufkuna terkeder rahatlardık. Ama kültür alanının bugün özel sektör tarafından daha iyi yönetileceğini söylemek en azından biraz safdillik olmuyor mu?
Müzeleri, kültür kurumları, kültür mirasını kim yönetiyor, ya da yönetemiyor? Kamu. Peki özel sektör ne yapıyor? Hizmet üretiyor. Müze inşaatlarını yapıyor, nakliye işlerini yapıyor, hatta güvenlik hizmetleri yerine getiriyor. Başka ne yapıyor? Son zamanlarda artan bir biçimde, prestij elde etmek için sponsorluk yapıyor, hayırseverlik kurumları oluşturuyor, özel müzeler kuruyor. Peki kamu müzeleri söz konusu olduğunda, kamu adına bu amaçları, politikaları kim üretiyor, ya da üretemiyor? İşte mantığımız burada iflas ediyor. Dolayısı ile sorun özel sektörün müzelerde hizmet sunup, sunamamasında değil, kamunun kendi işlevini yerine getirip, getirmemesinde. Hani şöyle söylense, mesele anlaşılmış olacak: Kamu müzelerine ihtiyaç yok mu? Var. Peki kamu elindeki müzeleri yönetebiliyor mu? Hayır. Peki o zaman ne yapmalı? Kamu müzeleri nasıl yönetiliyor ona bakmalı. Kamu müzelerinin hangi işlevleri yerine getirmesini bekliyoruz? Bu işlevlerin nasıl belirlenmesini ve yönetilmesini, yerine getirilmesini istiyoruz? Kamunun nasıl bir ilişkiler geliştirmesini, programlar oluşturmasını gerekli görüyoruz? Öyleyse kamu müzeleri iyi yönetilemiyor derken biz ne demiş oluyoruz? Kamunun kendisinden beklenen amaçları, istenenleri gerçekleştiremediğini. Demek ki kültür kurumları, kültür mirası, müzeler özelleştirilsin diyen siyasetçiler ne demiş oluyorlar?
Siz, kültür mirası, mimarlık, v.b. gibi bir dolu konularda iş üreten, düşünen, çalışan, çırpınan profesyoneller, çok bilmişler: Lütfen şu kamu alanından çekip gidin! Burası size ait değil. Kamu bizim alanımız. Burada size yer yok. Siz de kim oluyorsunuz? Siz kimi temsil ediyorsunuz? Sizi kim seçti? Size özel sermaye kucak açsın. Sizi ancak özel sektör paklar. Kamu alanına gelip, bizi daha fazla rahatsız etmeyin. Biz de siyasetçiler, yöneticiler olarak halkımızla iyi geçinelim. Siz halkımızla aramıza girmeyin. Halkımızla ilişkilerimizi bozmayın. Sizin yüzünüzden başımız ağrımasın. Bakın özel sermaye orada. O sizi daha iyi değerlendirir, kimin işe yaradığını, kimin yaramadığını daha iyi bilir. Gidin derdinizi ona anlatın. Orada ne istiyorsanız, yapın. Ama gelip de bizi rahatsız etmeyin. Kamu alanına, yani bize dokunmayın. Özel sektör isterse sizden hizmet alsın. Biz istersek özel sektörden hizmet alalım. Kamu olarak sermaye ile kuzu kuzu konularımızı paylaşalım. İşlerimizi kendi aramızda halledelim. Özel sektör kamu alanına çıkma riski taşıyan ortalıktaki bütün profesyonellik kırıntılarını temizlesin. Kamu alanı her türlü entelektüel üretimden muaf hale gelsin. Biz de kliyantalist ilişkilerimizi daha iyi geliştirelim. İstediğimiz gibi at koşturalım. Kamu yöneticilerinin sizin düşüncenize, fikirlerinize, ürünlerinize ihtiyacı yok. Kısacası: Ortalıkta, ayak altında dolaşmayın. Evli evine, köylü köyüne!
Kamu alanında yaratıcılığa, yeniliğe, düşünce geliştirmeye, dinamizme yer yok. Kamu alanında kültür ancak fetih, semazen, mehter alayı, dinsel konular gibi halkımızın anladığı, halkımızı temsil eden, ideolojik amaçlarımızı gerçekleştirmeye imkan sağlayan bir araç olarak kalabilir. Bu alanlar dokunulmaz olmalıdır. Modernlik denen samimiyetsiz başkaldırı nedir? Bizim kendi değerlerimizi ayaklar altına alan, bir avuç züppenin yaşama biçimi. Bu başkaldırı özel alana tecrit edilmeli, yani kamu alanından defedilmelidir. Bu züppeliğe haddini aşmadığı ölçüde hoşgörü sağlanabilir. Kamu alanına çıkmadığı sürece, kafasının ezilmesi gerekmez. Özel alanda kaldığı sürece ideolojik bir kamu yapılanması için bir tehdit olmaktan çıkar. İbadet mekanları, dini vecibeler, ritüeller, hatta gelenekler, sivil toplumun bütün değerleri siyasetin, seküler konular da özel girişimlerin ve ticaretin malzemesi olsun.
Gördüğünüz gibi kültürün özelleştirilmesi içinde müzecilik için ortaya konan öngörülerin başka hedefleri ve kökenleri var. Siyasette kültürün sivil toplumun devşirilmesine dayanan bir işlev görmesi beklenmekte. Siyaset ile kültür arasındaki bu çelişkinin hiç de yeni bir şey olmadığını, köklerinin modernleşme serüveninin başlarına kadar uzandığını söyleyebiliriz. Özetle bu modernleşmenin ta başından beri sürmekte olan bir çelişki. Yeni bir durumla karşı karşıya değiliz.
Müzeler ilk aşamada milli kimliğin oluşturulmasında önemli bir işlev gördü. Kimi zaman devlet, kimi zaman yerel topluluklar, ilgi grupları için de müzeler geleneksel dünyanın çözücüsü olan, temsile dönüştüren önemli bir kimlikleştirme, devşirme aracıydı. Güncel kamu müzeciliği ise işlev olarak bununla taban tabana zıt olan, tarafsız, objektif ve evrensel kriterlere dayanan yeni bir kurumlaşma biçimi üzerine kuruldu. Bu aşamada entelektüel dünyada yaşanan gelişmeler, bu kimlik prototipleşmesini çözücü bir rol oynadı. Müzeler tutuculuğun, milliyetçiliğin, seçkinciliğin güzide anıtları olarak kurumlaşmışken, bu mantık açısından ‘huzur bozucu’ gelişmeler yaşandı, entelektüel ve profesyonel dünyada. Sivil toplumu, kültürü, dini iktidar dünyasının elinden alıp götürdü. Üstelik ne pahasına? Kimsenin hiç bir şey kaybetmediği yepyeni bir sonuç pahasına. Siyasetçilerin müzeleri halkın siyasal bilincini daha yükseltecek aygıtlar haline dönüştürmesi pahasına! Buna da başarıyı gözeten ve halkı istismar etmeyen siyasetçiler razı oldular, hatta bu gelişmeden hoşlanacak kadar da akıllandılar. Müzeler, kültür kurumları tutuculuğun değil, sosyal gelişmelerin motorları haline geldiler. Zaman zaman örnek almayı arzu ettiğimiz, ama iş kendi çıkarlarımıza dokununca tu kaka ettiğimiz modernleşmenin medeni dünyası bu gelişmeyi böyle yaşadı. Elbette ki bu alanla etkileşime giren veya girmeyen bir dolu özel girişim bu gelişmeye eşlik etti. Ancak bütün özel girişimlerin ötesinde kamu müzeciliği sergileme, koruma, sınıflandırma odaklı bir yaklaşımdan vatandaşların politik, sosyal, kültürel, entelektüel açıdan gelişimini sağlayan bir etkinlikler merkezi işlevi kazanmasına doğru evrildi ve yeri doldurulamaz bir işlev kazandı. Tekrar baştaki tespitimize geri dönersek, bugün Türkiye’de giderek büyüyen çelişki de bu. Çünkü kamu müzeciliğinin modern olmayan, himayeci kalıplar içinde rant dağıtmayı hedefleyen kamusuz kamu modeli içinde gelişme imkanının olmadığının artık herkes farkında. Kamu müzelerinin yönetimi iktidarı ele geçiren parti yandaşları ile doldurulması, müze imkanlarının ve gelirlerinin özel amaçlarla kullanılması, bugün yalnızca kamu fikrinin, yani halkın istismar edilmesi anlamına gelmekte. İşte galiba sorun burada. Bu nedenle bugün Türkiye’de de kamu müzeciliğinin özellikle profesyonel bir ilgi alanına açılması ve bağımsız, geniş bir perspektiften tartışılması gerekiyor. Amaçlanan kamunun müzecilikte entelektüel üretimi destekleyecek bir rol oynaması olmalı. Bu görüşü üretecek olanı şimdilik ‘profesyonel’ alan diye tanımlayalım. Öyleyse bu değerlendirmede bizim açımızdan çok önemli bir eksiklik var: O da resmi ve özel sektör bakışından başka bir perspektif olmaması. Özel sektörün kamu işlevleri üstlenmesi elbette ki mümkün değil. Ama iş mevcut aktörlerin perspektifinden iktidar paylaşımı tamamlanıyor. Ama ne pahasına?
Yazara Görüşlerinizi Bildirmek İçin





