|
Ecyad kalesi Riyad-Atina
Konu eğer Osmanlı kültür mirasının sistematik bir şekilde yok edilmesi
ise tepkilerimizi Suudi Arabistan'dan önce yöneltmemiz gereken bir ayrı ülke
olduğunu unutmamamız gerekiyor, Yunanistan...
Asırlardır zamana ve Suudi Krallığı'nın kabile anlayışına direnen
Mekke'deki son Osmanlı eserlerinden Ecyad Kalesi'nin (Kal - ai Ecyad) yerini
bir otele terk etmek üzere buldozerlerle yıkılması, incitici ve uygarlık dışı
bir eylem olarak gazetelerimizin birinci sahifelerini süslemeye devam ediyor.
Suudi Arabistan'ın doğal kaynaklarının Kraliyet ailesince kullanılması ve
sayıları binlerle ifade edilen 'prenslere' ulufe dağıtılarak monarşik
rejimin sürdürülmesi biçiminde tanımlanması olası bir yönetim anlayışının
üstelik genetik Osmanlı düşmanlığı ile de beslenen bu tür ilkel
uygulamalarına niçin şaşırmalı ki?..
İslamiyet açısından kutsal sayılan toprakları 'küffar'a karşı savunmak
için Anadolu bozkırlarından Arap çöllerine giden yüzbinleri, topraklarını
işgale gelen 'Hristiyan' güçlerle işbirliği yaparak arkadan hançerleyen,
İngiliz altınına satılmışlıklarını Lawrence adına açtıkları müze
ile anıtlaştıran, Hazreti Hatice'nin bile mezarını yok eden güruhun Bülbül
Dağının tepesindeki Ecyad Kalesini yıkmaları değil, bugüne kadar nasıl
olup da koruduklarıdır şaşırtıcı olan.
Çağdaş anlayış ve değerlere göre ilkel olarak adlandırılan bu eylemin
aslında Suudiler için sıradan, önemsiz, 'umur - u adiye'den bir yıkım olduğunu
düşünürseniz, insanlığın ortak malı olan tarihi ve kültürel bir mirasın
yok edilmesine yöneltilen eleştirileri Suudi yönetiminin niçin 'egemenlik
haklarının kullanımına' bir müdahale saydığı daha anlaşılır olur.
Develerin su içmesi için çöllere özel çeşmeler yaptırmaya gücü yeten
petrodolarlar, kültürün evrenselliği düşüncesini Suudi Arabistan'a taşımaya
elbette yetmiyor.
Kosova ve Bosna'da savaştan zarar gören Osmanlı eserlerini onarma bahanesi
altında yıkarak, yerine petrodolarlarla yenilerini yapıp, kapılarına 'Suudi
Arabistan Krallığınca restore edilmiştir' levhasını asmayı Vahabiliğin
Balkanlara taşınması için basamak yapacak kadar 'ucuz hesaplar' peşinde koşan
oportünizm ve makyavelizm karışımı zavallı bir zihniyet, Mekke - i Mükerreme'deki
Ecyad Kalesi'ni gün gelip elbette yıkacak, şer - i yasaların oda kapılarından
içeri girmediği bir otel yapmayı yeğleyecekti.
Ne var ki, Ecyad Kalesi'nin yıkılması konusunda medyanın öncülüğünde
sergilenen duyarlılık ve tepkiler, Türk toplumunun her zaman yineleme yanlışına
düştüğü reaktif yaklaşımların yeni ve ayrı bir örneği.
Konu eğer Osmanlı kültür ve sanat mirasının üstelik sistematik bir şekilde
yok edilmesi ise tepkilerimizi Suudi Arabistan'dan önce yöneltmemiz gereken
bir ayrı ülke olduğunu unutmamamız gerekiyor, Yunanistan...
Tarihten gelen küçümseme duygularımızın öncülüğünde, tepkilerimizi
toplumsal düzlemde cömertçe yönelttiğimiz Suudi Arabistan, Osmanlı
eserlerini yıllardır sistemli bir şekilde üstelik ortak tarihi geçmişin
onurunu çiğnemek bir yana aşağılayarak yok eden 'deprem dostumuz
Yunanistan'ı' görüş alanı dışında taşımamalı..
Ecyad Kalesi'nin Suudilerce yıkılmasına gösterilen haklı tepkiler sıra
Yunanistan'a geldiğinde, bu ülkede mevcut 4 bini aşkın Osmanlı eserinden
yaklaşık yalnızca 350'si o da kırık - dökük ayakta kalarak yok edilmekten
şimdilik kurtulmuşken suskunluğa dönüşürse, Suudi Arabistan'a yöneltilen
eleştirilerin her zamanki duygusal ağırlıklı tepkilerimizden farklı olmadığı
bir kez daha açığa çıkar.
Yunanistan, üstelik Suudi Arabistan'dan farklı olarak 'Uluslararası Anıtlar
ve Ören Yerleri Konseyi' (ICOMOS - Internatıonal Council on Monuments and
Sites) ile UNESCO'nun sponsorluğunda 1964 yılında Venedik'te düzenlenen
'Internatıonal Charter for the Conservation and Restoration of Monuments and
Sites' anlaşmasında taraftır. Tıpkı 1985 yılında Granada'da 'The
Convention for the Protection of the Arthitectural Heritage of Europe' (Avrupanın
Mimari mirasını Koruma Konvansiyonu) anlaşmasına imza koyarak 'mimari mirasın
yenilenemez özelliğinin Avrupa'nın ortak kültürel mirası ve bu mirasın
Avrupalılara ait olduğu'nu kabul ettiği gibi. 1982 yılında Mexico City'de düzenlenen
'Kültürel Politikalar Dünya Konferansı' (The World Conference on Cultural
Policies), 1972 yılında 'Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunması
(Protection of World Cultural and Natural Herigate) toplantılarına katılarak,
alınan kararları kabul eden UNESCO, ICOMOS ve Avrupa Konseyi (Council of
Europe) üyesi Yunanistan'ın, kendisini bağlayan imzalarına karşın Osmanlı
eserlerinin yok edilmesine yönelik sistematik politikaları Suudi Arabistan'la
karşılaştırıldığında herhalde çok daha ağır ve vahim olmalıdır.
Yunanistan'ın, Osmanlı egemenliğindeki dönemini yok sayması, bu dönemden
'post - Byzantine' ya da 'pre - modern' aralık olarak söz etmesi biçiminde
yansıyan 'devlet politikasi', sonuçta 'yaşanmamış bir dönemi' anımsatan tüm
kültür ve sanat eserlerinin sistematik olarak yok edilmesi sonucuna eşlik
etmiştir. Yakın tarihi yok sayarak ve bir tabuya dönüştürerek uygulanan
politikalar doğaldır ki, 'yaşanmadığı ileri sürülen' bir devirden arta
kalan tüm eserlerin imhasını gerektirecekti. Nitekim Yunanistan, Osmanlı döneminden
günümüze yansıyan cami, sebil, medrese, kervansaray, türbe, köprü,
imarethane, hamam, yönetim binaları, kışla, saat kuleleri, gümrük depo ve
binaları gibi ve özel mülkiyet altında bulunan eski eserleri devletleştirip
koruma altına almayarak bugünkü sahiplerince yıkılmaları ve yok
edilmelerini özendirmiş, bu politikası ile de bireylerin sorumluluğunu öne
çıkararak, tahribatın devlet eliyle yapılmadığı görüntüsünü vermeye
çalışmıştır.
'Tarihi anıt niteliğindeki eserlerin sadece mimari bir yapı değil, kırsal
ya da kentsel alanlarda bulunmaları önem taşımaksızın bir uygarlığın günümüze
ulaşan kanıtları ve bu özellikleri nedeniyle korunması gereken ortak kültür
mirası' olduğunu vurgulayan Venedik Charter'ı ile 'mimari mirasın, yerine
yenisinin konulması olası bulunmayan, kültürler arası farklılıkların günümüze
yansıyan ve korunması mutlaka gereken zenginlik' biçiminde açıklandığı
Granada Konvansiyonu'nda imza altına alınan hükümlere karşın Yunanistan'ın
her zamanki ince Bizans oyunları ile 'özel mülkiyet' kavramını öne çıkararak,
Osmanlı eserlerinin tahrip edilmesini özendirip, seyirci rolünü üstlenmesi
hiç de uygar bir davranış olarak görünmemektedir.
Yunanistan'ın Trakya ve Makedonya bölgeleri 14'üncü asır, Epir, Mora,
Teselya yöreleri 15'inci asır, Rodos 1522, Girit 1645 yılında Osmanlı
egemenliğine girdiği için bu bölgelerdeki Osmanlı eserleri kendi dönemlerinin
ayrı özelliklerini taşıyarak son derece zengin bir kültürel miras çeşitliliğini
ortaya çıkarmış, ancak uygarlığın beşiği olarak anılmaya devam edilen
Yunanistan, böyle bir dönemi 'resmi tarihine' geçirmediği için tüm bu
eserleri yok etme yolunu seçmiştir.
1520 - 1530 yılları arasında Selanik Mutasarrıfı (Vali) olan Cezerizade
Koca Kasım Paşanın yaptırdığı 'Paşa Hamamı olarak anılan ve yıkılması
kalaslarla sözüm ona engellenmeye çalışılan tarihi hamam (Selanik),
Serez'de 16'ıncı asırda inşa edilen, bugün odun deposu ve marangoz atelyesi
olarak kullanılan Mustafa Bey camii, Girit'te inşaat malzemelerine depo görevi
gören 17'nci yüzyıldan kalma Veli Paşa Camii, Selanik'te yıkılmaya terk
edilen, kubbesinde ağaçlar büyüyen Musa Baba Türbesi, Komotini'de önüne
elektrik direği dikilerek kullanılmaz hale getirilen ve çöplük olarak
kullanılan sebil, Girit'te hurda deposu Bedesten, Rodos'ta tahrip edilen Türk
mezarlığı, Kos'ta harabeye dönüşen Cezayirli Hasan Paşa Camii,
Gionnista'da 15'inci asırda inşaa edilip 18'inci asırda yenilenen yarı yıkık
duvarları ile Evrenos Bey türbesi ayakta kalmayı başaran Osmanlı
eserlerinin bugünkü içler acısı örneklerinden ancak küçük bir kesiti
oluşturmaktadır.
Geçtiğimiz aylarda Aya İrini kilisesinde içkili bir yılbaşı partisi
verilmesine dini duyguları incittiği gerekçesi ile karşı çıkan ve o günlerdeki
bir yazımda görüşlerine hak verdiğim Fener Patrikhanesi yetkilileri, örneğin
Serez'de marangoz atelyesi ve odun deposu olarak kullanılan Mustafa Paşa Camii
ile Nakpaktos'ta içkili tavernaya ev sahipliği yapan bir başka caminin de
dini duyguları aynı şekilde rencide ettiğini herhalde kabul edecekler ve
belki de bu yazı bağlamında ancak bilgi sahibi olacaklarını ummak istediğimiz,
uygar ölçülere sığmayan bu gibi eylemlerin sona erdirilmesi için gerekli
girişimlerde bulunacaklardır.
Ecyad Kalesinin Suudilerce, üstelik doğaları gereği kendilerinden beklenen
(ve kendilerine pek yakışan) bir hoyratlıkla yıkılmasına gösterilen haklı
tepkilerin, ülkesindeki Osmanlı eserlerinin yüzde 90'ını bugüne değin başarı
ile tahrip eden, kalanlarının ise envanterini çıkarıp koruma altına almak
yerine, amaç dışı kullanımlarına göz yumarak yıkılma ve yok olmalarını
özendiren Yunanistan'a niçin gösterilmediği merak konusu olmalı, Türkiye'ye
her konuda uygarlık dersi vermeye kalkan Avrupa Birliği'nin seçkin ülkelerine,
üyeleri Yunanistan'ın süregelen 'kültür barbarlık ve vandalizmi' anımsatılmalıdır.
Yunanistanda 4 bini aşkın Osmanlı eserinden çoğu harabeye dönmüş, çöplük
ya da depo olarak kullanılan 300 - 350'i kadarı Yunan Barbarizmine direnmeyi sürdürürken,
tüm enerjimizi Ecyad Kalesine harcamamız, ormanı bırakıp ağaçla uğraşmak
olmuyor mu? Üstelik Avrupa'dan her gün insan hakları, uygarlık dersleri aldığımız
bir dönemde. Ne dersiniz?..
Finansal Forum- Ercan ÇİTLİOĞLU
|