reklam

30 Ocak 2002 Çarşamba
Ana Sayfa
>
Haberler

Ecyad kalesi Riyad-Atina 

Konu eğer Osmanlı kültür mirasının sistematik bir şekilde yok edilmesi ise tepkilerimizi Suudi Arabistan'dan önce yöneltmemiz gereken bir ayrı ülke olduğunu unutmamamız gerekiyor, Yunanistan...

Asırlardır zamana ve Suudi Krallığı'nın kabile anlayışına direnen Mekke'deki son Osmanlı eserlerinden Ecyad Kalesi'nin (Kal - ai Ecyad) yerini bir otele terk etmek üzere buldozerlerle yıkılması, incitici ve uygarlık dışı bir eylem olarak gazetelerimizin birinci sahifelerini süslemeye devam ediyor.
Suudi Arabistan'ın doğal kaynaklarının Kraliyet ailesince kullanılması ve sayıları binlerle ifade edilen 'prenslere' ulufe dağıtılarak monarşik rejimin sürdürülmesi biçiminde tanımlanması olası bir yönetim anlayışının üstelik genetik Osmanlı düşmanlığı ile de beslenen bu tür ilkel uygulamalarına niçin şaşırmalı ki?..
İslamiyet açısından kutsal sayılan toprakları 'küffar'a karşı savunmak için Anadolu bozkırlarından Arap çöllerine giden yüzbinleri, topraklarını işgale gelen 'Hristiyan' güçlerle işbirliği yaparak arkadan hançerleyen, İngiliz altınına satılmışlıklarını Lawrence adına açtıkları müze ile anıtlaştıran, Hazreti Hatice'nin bile mezarını yok eden güruhun Bülbül Dağının tepesindeki Ecyad Kalesini yıkmaları değil, bugüne kadar nasıl olup da koruduklarıdır şaşırtıcı olan.
Çağdaş anlayış ve değerlere göre ilkel olarak adlandırılan bu eylemin aslında Suudiler için sıradan, önemsiz, 'umur - u adiye'den bir yıkım olduğunu düşünürseniz, insanlığın ortak malı olan tarihi ve kültürel bir mirasın yok edilmesine yöneltilen eleştirileri Suudi yönetiminin niçin 'egemenlik haklarının kullanımına' bir müdahale saydığı daha anlaşılır olur. Develerin su içmesi için çöllere özel çeşmeler yaptırmaya gücü yeten petrodolarlar, kültürün evrenselliği düşüncesini Suudi Arabistan'a taşımaya elbette yetmiyor.
Kosova ve Bosna'da savaştan zarar gören Osmanlı eserlerini onarma bahanesi altında yıkarak, yerine petrodolarlarla yenilerini yapıp, kapılarına 'Suudi Arabistan Krallığınca restore edilmiştir' levhasını asmayı Vahabiliğin Balkanlara taşınması için basamak yapacak kadar 'ucuz hesaplar' peşinde koşan oportünizm ve makyavelizm karışımı zavallı bir zihniyet, Mekke - i Mükerreme'deki Ecyad Kalesi'ni gün gelip elbette yıkacak, şer - i yasaların oda kapılarından içeri girmediği bir otel yapmayı yeğleyecekti.
Ne var ki, Ecyad Kalesi'nin yıkılması konusunda medyanın öncülüğünde sergilenen duyarlılık ve tepkiler, Türk toplumunun her zaman yineleme yanlışına düştüğü reaktif yaklaşımların yeni ve ayrı bir örneği.
Konu eğer Osmanlı kültür ve sanat mirasının üstelik sistematik bir şekilde yok edilmesi ise tepkilerimizi Suudi Arabistan'dan önce yöneltmemiz gereken bir ayrı ülke olduğunu unutmamamız gerekiyor, Yunanistan...
Tarihten gelen küçümseme duygularımızın öncülüğünde, tepkilerimizi toplumsal düzlemde cömertçe yönelttiğimiz Suudi Arabistan, Osmanlı eserlerini yıllardır sistemli bir şekilde üstelik ortak tarihi geçmişin onurunu çiğnemek bir yana aşağılayarak yok eden 'deprem dostumuz Yunanistan'ı' görüş alanı dışında taşımamalı..
Ecyad Kalesi'nin Suudilerce yıkılmasına gösterilen haklı tepkiler sıra Yunanistan'a geldiğinde, bu ülkede mevcut 4 bini aşkın Osmanlı eserinden yaklaşık yalnızca 350'si o da kırık - dökük ayakta kalarak yok edilmekten şimdilik kurtulmuşken suskunluğa dönüşürse, Suudi Arabistan'a yöneltilen eleştirilerin her zamanki duygusal ağırlıklı tepkilerimizden farklı olmadığı bir kez daha açığa çıkar.
Yunanistan, üstelik Suudi Arabistan'dan farklı olarak 'Uluslararası Anıtlar ve Ören Yerleri Konseyi' (ICOMOS - Internatıonal Council on Monuments and Sites) ile UNESCO'nun sponsorluğunda 1964 yılında Venedik'te düzenlenen 'Internatıonal Charter for the Conservation and Restoration of Monuments and Sites' anlaşmasında taraftır. Tıpkı 1985 yılında Granada'da 'The Convention for the Protection of the Arthitectural Heritage of Europe' (Avrupanın Mimari mirasını Koruma Konvansiyonu) anlaşmasına imza koyarak 'mimari mirasın yenilenemez özelliğinin Avrupa'nın ortak kültürel mirası ve bu mirasın Avrupalılara ait olduğu'nu kabul ettiği gibi. 1982 yılında Mexico City'de düzenlenen 'Kültürel Politikalar Dünya Konferansı' (The World Conference on Cultural Policies), 1972 yılında 'Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunması (Protection of World Cultural and Natural Herigate) toplantılarına katılarak, alınan kararları kabul eden UNESCO, ICOMOS ve Avrupa Konseyi (Council of Europe) üyesi Yunanistan'ın, kendisini bağlayan imzalarına karşın Osmanlı eserlerinin yok edilmesine yönelik sistematik politikaları Suudi Arabistan'la karşılaştırıldığında herhalde çok daha ağır ve vahim olmalıdır.
Yunanistan'ın, Osmanlı egemenliğindeki dönemini yok sayması, bu dönemden 'post - Byzantine' ya da 'pre - modern' aralık olarak söz etmesi biçiminde yansıyan 'devlet politikasi', sonuçta 'yaşanmamış bir dönemi' anımsatan tüm kültür ve sanat eserlerinin sistematik olarak yok edilmesi sonucuna eşlik etmiştir. Yakın tarihi yok sayarak ve bir tabuya dönüştürerek uygulanan politikalar doğaldır ki, 'yaşanmadığı ileri sürülen' bir devirden arta kalan tüm eserlerin imhasını gerektirecekti. Nitekim Yunanistan, Osmanlı döneminden günümüze yansıyan cami, sebil, medrese, kervansaray, türbe, köprü, imarethane, hamam, yönetim binaları, kışla, saat kuleleri, gümrük depo ve binaları gibi ve özel mülkiyet altında bulunan eski eserleri devletleştirip koruma altına almayarak bugünkü sahiplerince yıkılmaları ve yok edilmelerini özendirmiş, bu politikası ile de bireylerin sorumluluğunu öne çıkararak, tahribatın devlet eliyle yapılmadığı görüntüsünü vermeye çalışmıştır.
'Tarihi anıt niteliğindeki eserlerin sadece mimari bir yapı değil, kırsal ya da kentsel alanlarda bulunmaları önem taşımaksızın bir uygarlığın günümüze ulaşan kanıtları ve bu özellikleri nedeniyle korunması gereken ortak kültür mirası' olduğunu vurgulayan Venedik Charter'ı ile 'mimari mirasın, yerine yenisinin konulması olası bulunmayan, kültürler arası farklılıkların günümüze yansıyan ve korunması mutlaka gereken zenginlik' biçiminde açıklandığı Granada Konvansiyonu'nda imza altına alınan hükümlere karşın Yunanistan'ın her zamanki ince Bizans oyunları ile 'özel mülkiyet' kavramını öne çıkararak, Osmanlı eserlerinin tahrip edilmesini özendirip, seyirci rolünü üstlenmesi hiç de uygar bir davranış olarak görünmemektedir.
Yunanistan'ın Trakya ve Makedonya bölgeleri 14'üncü asır, Epir, Mora, Teselya yöreleri 15'inci asır, Rodos 1522, Girit 1645 yılında Osmanlı egemenliğine girdiği için bu bölgelerdeki Osmanlı eserleri kendi dönemlerinin ayrı özelliklerini taşıyarak son derece zengin bir kültürel miras çeşitliliğini ortaya çıkarmış, ancak uygarlığın beşiği olarak anılmaya devam edilen Yunanistan, böyle bir dönemi 'resmi tarihine' geçirmediği için tüm bu eserleri yok etme yolunu seçmiştir.
1520 - 1530 yılları arasında Selanik Mutasarrıfı (Vali) olan Cezerizade Koca Kasım Paşanın yaptırdığı 'Paşa Hamamı olarak anılan ve yıkılması kalaslarla sözüm ona engellenmeye çalışılan tarihi hamam (Selanik), Serez'de 16'ıncı asırda inşa edilen, bugün odun deposu ve marangoz atelyesi olarak kullanılan Mustafa Bey camii, Girit'te inşaat malzemelerine depo görevi gören 17'nci yüzyıldan kalma Veli Paşa Camii, Selanik'te yıkılmaya terk edilen, kubbesinde ağaçlar büyüyen Musa Baba Türbesi, Komotini'de önüne elektrik direği dikilerek kullanılmaz hale getirilen ve çöplük olarak kullanılan sebil, Girit'te hurda deposu Bedesten, Rodos'ta tahrip edilen Türk mezarlığı, Kos'ta harabeye dönüşen Cezayirli Hasan Paşa Camii, Gionnista'da 15'inci asırda inşaa edilip 18'inci asırda yenilenen yarı yıkık duvarları ile Evrenos Bey türbesi ayakta kalmayı başaran Osmanlı eserlerinin bugünkü içler acısı örneklerinden ancak küçük bir kesiti oluşturmaktadır.
Geçtiğimiz aylarda Aya İrini kilisesinde içkili bir yılbaşı partisi verilmesine dini duyguları incittiği gerekçesi ile karşı çıkan ve o günlerdeki bir yazımda görüşlerine hak verdiğim Fener Patrikhanesi yetkilileri, örneğin Serez'de marangoz atelyesi ve odun deposu olarak kullanılan Mustafa Paşa Camii ile Nakpaktos'ta içkili tavernaya ev sahipliği yapan bir başka caminin de dini duyguları aynı şekilde rencide ettiğini herhalde kabul edecekler ve belki de bu yazı bağlamında ancak bilgi sahibi olacaklarını ummak istediğimiz, uygar ölçülere sığmayan bu gibi eylemlerin sona erdirilmesi için gerekli girişimlerde bulunacaklardır.
Ecyad Kalesinin Suudilerce, üstelik doğaları gereği kendilerinden beklenen (ve kendilerine pek yakışan) bir hoyratlıkla yıkılmasına gösterilen haklı tepkilerin, ülkesindeki Osmanlı eserlerinin yüzde 90'ını bugüne değin başarı ile tahrip eden, kalanlarının ise envanterini çıkarıp koruma altına almak yerine, amaç dışı kullanımlarına göz yumarak yıkılma ve yok olmalarını özendiren Yunanistan'a niçin gösterilmediği merak konusu olmalı, Türkiye'ye her konuda uygarlık dersi vermeye kalkan Avrupa Birliği'nin seçkin ülkelerine, üyeleri Yunanistan'ın süregelen 'kültür barbarlık ve vandalizmi' anımsatılmalıdır.
Yunanistanda 4 bini aşkın Osmanlı eserinden çoğu harabeye dönmüş, çöplük ya da depo olarak kullanılan 300 - 350'i kadarı Yunan Barbarizmine direnmeyi sürdürürken, tüm enerjimizi Ecyad Kalesine harcamamız, ormanı bırakıp ağaçla uğraşmak olmuyor mu? Üstelik Avrupa'dan her gün insan hakları, uygarlık dersleri aldığımız bir dönemde. Ne dersiniz?..
Finansal Forum- Ercan ÇİTLİOĞLU

Ocak 2002 Arşivi

pt sl çr pr cm ct pz
01 02 03 04 05 06
07 08 09 10 11 12 13
14 15 16 17 18 19 20
21 22 23 24 25 26 27
28 29 30 31
diğer aylar için tıklayın

Copyright © 2000-2002 Arkitera Bilgi Hizmetleri [email protected]

Reklam vermek için - Danışmanlarımız - Editörlerimiz