|
Ulusal arkeoloji sorunu
Türk burjuvazisinin eski eser biriktirmeye yeterince ilgi göstermemesi
nedeniyle tüm çabalara rağmen arkeoloji Türkiye'de olması gereken yerde değil
Aydın Doğan Vakfı'nın arkeoloji ödülü verme kararı ne kadar övülse
azdır. Nice zamandır niçin bizde böyle bir ödül olmadığı konusunda düşünüp
duruyordum ki, gazetede ödülün duyurusunu gördüm.
Öteden beri arkeolojiye duyduğum yakın ilgi bir yana, bu eksiklik kafama
geçen yıllarda katıldığım bir Ortadoğu Çalışmaları Vakfı (MESA)
toplantısında gördüğüm bir kitapla takıldı. Kitap, Ortadoğu ülkelerindeki
ulusal arkeoloji çalışmalarını irdeleyen akademik bir yapıttı. Karıştırdığımda
tüm Ortadoğu ülkelerinin teker teker bu alandaki öykülerini anlattığını
görmüş, fakat Türkiye'yle ilgili tek satıra rastlamamıştım. Oysa Türkiye,
hem ulusal arkeolojisinin sistemleştirilmesi açısından önemli girişimlerde
bulunmuş bir ülkeydi, hem de Ortadoğu kültürünün anlaşılmasında kilit
rol oynuyordu.
Buna rağmen bu konuda herhangi bir çalışma yapılmamış olması
arkeologlar kadar, belki onlardan daha çok Türkiye'de, şimdi 'kültürel çalışmalar/araştırmalar'
diye bilinen alanda bulunan akademisyenlerindi. Hiçbir şeyimiz üstünde düşünmediğimiz
gibi bu ulusal arkeoloji süreci ve onun diğer açılımları üstünde de düşünmemiştik.
O gün bugündür, kafamda bir yerlerde bu konuyla ilgili bir makale yazmakta,
onun gerektirdiği araştırmaları yapmaktayım.
Milliyetçilikle gelen özenti
Bu konuya bakarken göz önünde tutulacak şeyler elbette arkeolojinin
kendisiyle ilgili de değil, sınırlı da. Ulusal arkeoloji kurma kararı, başka
bir çok şey gibi, 19. yüzyılda, onun milliyetçi yaklaşımları ve ulusal
kimlik ortaya koyma çabaları içinde belirmişti. Özellikle 19. yüzyılın
ikinci yarısında kendisini gösteren neo-romantik açılımlar, onun antik
Yunan ve Roma'yı keşfetme çabaları, bu süreci beslemişti. Avrupa,
kendisini Yahudi-Yunan /Roma-Hıristiyan geleneğinin ta kendisi olarak gördüğünden
geçmişini, aramaya karar verdiğinde ve bunu 'klasik lise (jimnazyum)' ile
birleştirdiğinde arkeolojinin bilim olarak da bilinç olarak da temeli dolaylı
yoldan atılmıştı.
Batı'nın bu konuda önemli bir kısıtlaması vardı: Batı, köklerini
kendisinin olmayan topraklarda arayacaktı ki, bu da Ortadoğu ve Anadolu idi.
Schleimann'ın Troya kazısı bu yoldaki en önemli adımlardan birisiydi. Çünkü,
bu macera ve hayalperest adam bir efsanenin elle tutulur hale gelebileceğini,
her şeyin mümkün olabileceğini gösteriyordu. Aynı şey farklı parçaları
farklı yerlerde bulunan Gılgamış Destanı için de geçerliydi.
Bu iş belli bir düzeye vardığında ve Ortadoğu ülkeleri, özellikle de
Türkiye, bağımsızlığını ele geçirdiğinde, arkeolojiyi ikili bir amaç
için kullandı. Hem onu kendi ellerine alarak Batı'ya karşı sürdürdüğü
'antiemperyalist' mücadelenin bir unsuru haline getirdi hem de onu ulusal kimliğini
kurmanın bir aracı olarak değerlendirdi. Türkiye'de Sümerolojinin,
Hititolojinin hem de o kadar erken bir tarihte birer bilimsel çalışma alanı
haline getirilmesinin altında yatan hep bu düşüncedir. Bu düşünce zaman içinde
Yahya Kemal ve Yakup Kadri'nin 'Nev Yunanilik' iddiasından Eyüboğlu-Balıkçı-Erhat
üçlüsünün Mavi Anadolu kurmacasına kadar uzanan geniş bir alanı
kapsar.
Bunca etkinliğe karşın arkeoloji Türkiye'de olması gereken yerde değil.
Okullardan mezun olan öğrenciler için çalışma alanı yok denecek kadar az.
Kürsüler kapatılıyor. 1000 yıllık Bizans'ın başkentinde oturuyoruz
Bizantologlarımız yok. Hele neredeyse bizim malımız olan 'klasik dönem' düşünüldüğünde
daha da düşkün bir vaziyetteyiz. Kazılara ödenek bulunmadığını, elde
edilen malzemenin değerlendirilemediğini, müzelerin bitkin halini, eski eser
kaçakçılığının boyutlarınıysa Kültür Bakanlığı'ndaki danışmanlığım
sırasında yakından izlemiştim. Oysa, o kazılarda çıkarılan ve araziye
terk edilen yapıtlar hiç değilse yöre okullarına taşınıp orada öğrencilerle
iç içe yaşatılabilirdi. Bu da yapılmadı. Benim arkeolojiye dönük ilgim
de, başka birçok şeyin yanı sıra, Freud'a olan merakım ve insanın yeryüzü
serüvenine duyduğum derin hayranlıkla başladı. Bugün, Batı metafiziğinin
en önemli çözümlemecisi sayılan, hatta kendisi bir 'arkeolog' olarak görülen
Freud'un bu ilgisi birkaç yönden çarpıcıydı. Her şeyden önce bir
'jimnazyum' mezunuydu.
Sonra, kim ne derse desin, Freud bir serüvenciydi. Karanlık dehlizlere
girmekten ne ürküyor ne de korkuyordu. Üçüncüsü, çoğu Londra'daki
evinde bulunan koleksiyonu, ki dünyanın en önemli koleksiyonlarından
birisidir, bir sergiyle dünyayı gezmeye çıkarıldığında hazırlanan
kitaptan öğreniyoruz ki, şimdi benim her Londra ve New York yolculuğumda
mutlaka uğradığım ve müzelerin aksine yapıtları elime alıp, evirip çevirme,
sevip okşama olanağını veren mağazalarda, İstanbul'da bir daire fiyatına
satılan Mısır, Yunan heykellerini kilo işiyle demir fiyatına satın almıştı.
Uzun ömrünün sonuna geldiğindeyse arkeoloji artık bir bilim olmuş, o da
bir servetle yaşamaya başlamıştı. (Hayatımda okuduğum en ilginç
makalelerden birisinin Freud'un odasının ve üstünde heykellerin durduğu
masasının psikanalizini yapan makale olduğunu söyleyeyim.)
Ödülü kim alacak?
Her arkeoloji meraklısı gibi benim de bu konudaki hırsımı kamçılayan
ikinci şeyse Ceram'ın, 'Tanrılar, Mezarlar, Bilginler' (Remzi Kitabevi) başlıklı
yapıtıydı. Schampollion'un hiyerogliflerin sırrını en yakın rakibini at
yarışında olduğu gibi burun farkıyla geçip çözüşünü o anlatıda
hayatımdaki bütün polisiye kitaplardan daha büyük bir heyecanla okumuştum.
Şimdi bir yandan Aydın Doğan Vakfı ödülünün kime verileceğini merak
ediyor bir yandan da kıvır zıvıra, bir sürü kiçe etekler dolusu para
harcayan Türkiye burjuvazisinin bir arkeolojik eser koleksiyonuna sahip olmamasının
hiç de yabana atılamayacak bir gösterge oluşturduğunu düşünüp, kendi
'olmayacak' koleksiyonumun hayalini kuruyorum.
Radikal
|