|
İstanbul âşığını yitirdi
Kente duyduğu büyük sevgi ve kent için yaptıklarıyla tanınmasına karşın,
kendini İstanbul değil Türkiye sevdalısı olarak gören yazarımız Çelik Gülersoy,
onarımını üstlendiği Büyükada'daki Fabiato Köşkü'nde rahatsızlandı.
Çelik Gülersoy, kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.
Türkiye sevdalısı, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Yönetim Kurulu Başkanı,
gazetemiz yazarı Çelik Gülersoy' u (73) dün kaybettik. Yaşadığı kente
sorumluluk duyarak onarımını üstlendiği eserlerden birinde, Büyükada'daki
Fabiato Köşkü'nde rahatsızlandı ve kaldırıldığı hastanede yaşamını
yitirdi. Gülersoy'la 20 Haziran günü harabeden dönüştürdüğü Konukevi
Oteli'nde yaptığımız bu röportajı gündemin yoğunluğu nedeniyle ne yazık
ki ölümünden sonra yayımlıyoruz.
''Beton üzerine reçel döktük'' dediği İstanbul'un en güzel bahçelerinden
birinde yaptığımız söyleşide, yok olmaktan kurtardığı ve kente armağan
ettiği 'Köşkler' in elinden alınarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne
bağlı BELTUR'a verilmesinden söz etmek istemedi. Özverili çalışmaları için
''Mantıklı bir açıklaması yok'' diyordu ve ''Bu bir delilik'' diye
nitelendiriyordu.
Toplum henüz yaptıklarını anlamaya hazır olmadığı için kaybetmeye
mahkûmdu, çünkü ''İstanbullu henüz kentine sahip çıkmıyordu'' .
İstanbul'da çarpık kentleşmenin nedenlerini ve sonuçlarını değerlendirip
anılarını da şöyle aktardı: ''Nüfusu artacak ama onlara hiçbir geçim
kapısı açmayacaksınız. Kendi kaderine bırakacaksınız. Çamlıca'yı
restore ettiğimizde bazı sosyetik hanımlar 'Çok güzel, ama satıcılara bir
çare bulmadınız' demişlerdi. Ben de onları şöyle bir çevirip aşağıda
Ümraniye'yi gösterdim. 'Siz oralara bir çare bulun, biz de bunlara çözüm
getirelim' dedim. İşsiz üreten, şekilsiz, disiplinsiz, başı sonu belli
olmayan yerleşim yerleri var.''
Vefa'nındır booozaam...
Çelik Gülersoy, adını ''Sokaktan Kaybolan Sesler'' koymayı düşündüğü
eski İstanbul'un seyyar satıcıları üzerine bir kitap hazırlıyordu. Dünün
gezgin satıcıları ile bugünküleri kıyasladığı kitabı anlatırken bozacının
tekerlemesini de seslendirdi. Günümüzün ve dünün seyyar satıcıları şöyleydi:
''En büyük fark onlar kendi üretimlerini satıyorlardı. Özel yoğurdu
toprak kâsede satan yoğurtçumuz akşamları çıkardı. Kendi yapımı şekerleri
başının üstüne koyduğu büyük cam kavanozda satan şekercimiz vardı. Yüzyıllar
boyunca böyleydi. İkinci özelliği, her il belli bir üründe uzmanlaşmıştı.
Safranbolulular lokum satardı mesela. Onlar kendi vilayetlerinde dedelerinden
bunları öğreniyorlar, sonra en büyük geçim kapısı olan 'Payitahta' gelip
sanatlarını icra ediyorlar. Üçüncüsü İstanbul'un motiflerinden biri
haline gelmiş, belli bir müzikaliteleri vardı. Bir tanesi hâlâ kulağımda
'Vefa'nındır booozam'... Şimdi herkes sokakta, ne olduğunu bilmeden herkes
her şeyi satıyor.''
İstanbul âşığı Gülersoy'a eskiyi korurken gelişmenin önünü nasıl
tıkamayacağımızı sormuştuk. ''Büyüyen her şehir eski değerlerini yok
eder'' diye başladı ve şöyle devam etti: ''Bütün mesele gidenin yerine
gelenin kalitesinde. Avrupa'nın büyük kentleri 100-150 yıl önce bu süreçten
geçmişler. Eski Paris yüzde 90 oranında yok olmuş, yüzde 10 oranında
korunmuş. 1850'lerden söz ediyorum. İstanbul'da bir sel geldi, eskiyi götürdü.
Fakat yerinde çok kötü bir yığıntı bıraktı. İstanbul'da bugün beş on
tane cami dışında dünyaya sunabileceğimiz 'Bak işte bu şehrin
karakteristiğidir' diyebileceğimiz bir eser yok.''
Yeni kazıklı yollar
İstanbul'un nüfusunu bugün hiç kimsenin bilemeyeceğini, 1960'lardaki göçle
kentin dengesini kaybettiğini ve yöneticilerin çaresiz kaldığını dile
getiren Gülersoy'un İstanbul'un imar tarihiyle ilgili Osmanlı döneminden başlayarak
verdiği detaylı bilgiyi biz özetleyerek aktarıyoruz: ''İstanbul, Cumhuriyet
tarihinde 3 büyük imar operasyonu geçirdi. 1939-45 Lütfi Kırdar dönemi,
sonra 1956-1959 Adnan Menderes' in dönemi ve üçüncüsü Bedrettin Dalan dönemidir.
Kırdar'ı mazur görüyorum, çünkü şehrin patlayacağına dair hiçbir
belirti yoktu. Menderes'in o mazereti yoktu. Çünkü hem patlamaları kendisi
hazırladı. Zaten patlamış bir şehir devralan Dalan, kazıklı yollar gibi
İstanbul'un doğasına, tarihine, sanatına ters çözümlere gitti. Bu şehir
ya Dolmabahçe Sarayı'nın önünden kazıklı yol geçirmek zorunda kalacak ya
da arkasından çift yol geçirecek. İkisi de sarayı mahvedecek. Ben ölü bir
şehir kalsın demiyorum, ama kendi ölçüleri içinde yaşayan bir kültür şehri
istiyorum.''
Soğukçeşme Sokağı
Gülersoy, Ayasofya ile Topkapı Sarayı arasında uzanan dar yoldaki çirkin
beton kulübelere ''bir sihirli değnek'' gibi dokunarak ''Soğukçeşme Sokağı''
nı yarattı. Beton viranelerle dolu daracık yolu, İstanbul'un içinden trafik
geçmeyen, manolyalar, hanımelilerle süslü, bir apartman içermeyen tek sokağı
haline getirdi.
İstanbul'un güzellikleri
Sultanahmet'teki Konukevi'nin bahçesinde mis kokulu ağaçlar altındaki
sohbetimiz sırasında çevreyi kuşatan binaların çirkinliğini işaret edip
şöyle konuştu: ''İstanbul, çarpık bir beton deniziyle çevrilmiş güzellikler
yaşatıyor. Adacıklar ama etrafını çeviren deniz çok sağlıksız, dünyanın
en kötü ve sağlıksız betonu yığılmış. Bütün dünya uzmanlarının üzerinde
birlik olduğu deprem tehlikesini 1985'te ilk kez ben hatırlatmıştım. O
deprem günlerine kalmak istemiyorum.''
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin ''Kentim İstanbul'' projesinden çekilme
nedenini de şöyle anlatmıştı: ''Bunun bu kadar kolay bir iş olmadığını
düşündüm. Bir şehirli olmak toplantıyla, duvara afiş asarak olacak şey
değil. Eski İstanbullular imtiyaz sahibi olduklarını sanıyorlar. En fazla 5
göbek İstanbulludur. Vaniköy, Vanlı Mehmet Efendi' nin köyüdür. Eskiden
şehirde oturanlar çoğunluktaydı, yeni gelenler azınlıktaydı, eriyorlardı.''
Restorasyonunu ve yeniden düzenlenmesini üstlendiği Yıldız Parkı'ndaki
köşkler, Çamlıca Tepesi, Hıdiv Kasrı'nın işletmesinin BELTUR'a verilmesi
hakkında hiç konuşmasa da Gülersoy'u ne kadar çok kırdığı belliydi. Emeğini
akıttığı İstanbul'un incilerini içi burkularak anlattı: ''Kariye'de
yerleri satmak zorunda kaldık. Bizimki çılgın bir fedakârlık örneği.
Gerek elimizdeki bütün parayı harcayarak, gerek hayatımızı ortaya koyarak
o şeylere erişmek istedik. Yıldız Parkı'na genç kızlar gidemezdi. Biz bu
pis lekeyi de sildik. Belediyenin 40 yılda yapmadığını biz 15 kişiyle 5 yılda
yaptık. Deliler gibi çalıştık. Eski haline dönmesi sosyolojik olarak kaçınılmaz.
Belediyeyle mukavelemiz Aytekin Kotil döneminde 20 yıllığına imzalandı.
Askerler 1980'de gelip 10 yıla indirdi. Recep Tayyip Erdoğan başkan olduğunda
mukavelenin süresi bitmişti. Türkiye'de o kadar haksızlık ki orta da bırakılışımız.
Yıldız Parkı'na Abdülhamit' ten sonra oraya en fazla altını biz döktük.
Yıldız Parkı'na yönelik genel bir kültür görevi diye, şehre karşı
sorumluluk diye girdik. Tek başıma senelerce bir oyun oynadım, sonra da
tuttuk kenara atıldık. Hıdiv Kasrı dünyada bir şöhret oldu, ama Türk
halkıyla arasında bu bağ kurulamadı.''
İstanbul sevdası
Gülersoy, İstanbul sevdalısı tanımımızı beğenmeyerek ''Türkiye sevdalısı''
diye düzeltti. Yanında çalışan Tuncelili bir işçinin gösterdiği Munzur
Dağı fotoğrafından etkilenerek geliştirdiği projeyi şöyle anlattı:
''Amacımız zengin İstanbullulara hakiki bal yedirmek değil, yoksul köylülere
kaynak aktarmak.'' Munzur fotoğraflarını gösterirken yazdığı şiiri
okudu: ''Dağda silah sussun/Yücelerden billur sular dökülsün/Bin renkli çiçekler,
yerleri örtsün/Arı vızıldasın, yel uğuldasın/İçimize essin, güven rüzgârı/Yüzümüzden
aksın, sevinç yaşları/Tanrı emaneti bu eşsiz doğa/Bu cennet ülke, bu
vatan bizim...''
Cumhuriyet
|