|
Türkiye'nin aynası: Taksim Meydanı
Kentin bütün kamusal mekanlarında olduğu gibi değişmeyen tek şey
tepeden inmeci tasarım modeli.
Bu modelde varolanı değiştirmek, değişmez bir koşul halini almış
durumda
Taksim Meydanı ve Taksim Gezisi bugünlerde yeniden düzenleniyor. Taksim
Gezisi'nin içinde yeralan toprak yürüyüş yolları granit taşlarla kaplanıyor.
Belediyenin daha önce Taksim Cumhuriyet Anıtı'nın yanına yerleştirmeyi
planladığı su, ses ve ışık gösterileri havuzunun da burada yeralması düşünülüyor.
Ancak geçmişte koruma kurulu tarafından SİT alanı ilan edilen Taksim Meydanı
ve Gezisi'nde tahrip edilen yeşil alanlar, betonlanan, asfaltlanan yollar, yıkılan
taş parapetler nasıl düzeltilecek, onarılacak bunlar şimdilik belli değil.
Belki de yeşil alanın içine yerleştirilen metro girişi gibi, oraya buraya
bazı eklentiler yapılacak, beton saksılar ve banklardan konacak. İyi bir şey
yapmak amacıyla belki bazı yolları kapatarak meydandaki trafik yükünü,
otobüs duraklarını azaltacaklar.
Ne yapılmak istendiğini sorsanız, yerel yönetim sorumluları her zaman
olduğu gibi belki 'halk yeni bir şeyler istiyor' diyecekler. Ancak uygulamanın
nasıl bir şey olduğunu tam olarak kimse bilmiyor. Muhtemelen uygulamayı
yapanların da elinde kesin bir proje yok. Burada ne olup bittiğini öğrenmek
isteseniz, "anıt, çevresindeki parmaklıklar, ilk düzenlemeden kalan
toprak zemin, taşlar, yaya köprüsü, mermer basamaklar, taş korkuluklar nasıl
korunacak, belediyenin yaptığı kaçak kulübeler, kalkmak bilmeyen şantiye
binaları, hurdalık, kamyon otoparkı nasıl kalkacak" diye sorsanız,
yerel yönetim sorumluları size 'tuhaf istekleri olan insanlar' olarak
bakacaklar.
Taksim Meydanı İstanbul'un, belki de Türkiye'nin en önemli meydanı. Bu
meydanda bugüne kadar olup bitenler, kamu yönetimi anlayışımızın da nasıl
tezahür ettiğinin de ipuçlarını sergiliyor. Bu meydanın kullanım biçimi
ve geçirdiği değişimler, sorunları neredeyse Türkiye'deki kamu yönetimi
anlayışının bir aynası.
Bugün Taksim Meydanı'nın belli başlı iki kullanım biçimi var:
Birincisi her zaman bir gösteri alanı olma potansiyeli taşıması, ikincisi
ise trafik için bir düğüm noktası olması. Taksim Meydanı'nın 'gösteri
alanı' olma özelliği şu anda yalnızca 'resmi' kullanımın tekeline de
olsa, hiç azalmadan devam etmekte.
Örneğin Cumhuriyet Anıtı özel günler ve resmi bayramlardaki törenler için
hala İstanbul'un en önemli merkezi. Cumhuriyet Bayramı kutlamaları, önemli
tarihleri anma törenleri, ramazan çadırları, havai fişek gösterileri
genellikle böylesine bir kullanıma işaret ediyor. Yalnızca maç sonrası
otomobil konvoyları veya askere yollama törenleri gibi ufak tefek 'sivil'
heyecanlara göz yumulmakta. Bu nedenle Taksim Meydanı'nın tek 'sivil' kullanımının
yalnızca ikincisine, ulaşıma ait olduğunu söylemek mümkün. Meydan, içinde
yaşanılan, eğlenilen, etkinlikler düznlenen, nefes alınan bir mekan değil,
içinden geçilen bir mekan. İnsanlar eğer meydandan geçiyor, varoluyorlarsa,
orada bulunup, birlikte olmak için değil, oradan bir başka yere ulaşmak için
orada oluyorlar. Meydan, İstanbullular için metroya, otobüse, dolmuşa
binilen, caddelerin kesiştiği ve birleştiği bir ulaşım merkezi, bir
aktarma alanı.
Bu kullanım biçimi aynı zamanda bir kamu mekanı olarak bu alanın nasıl
tasarlandığına ilişkin bir yönetim anlayışının da ipuçlarını ortaya
koyuyor. Sonuçları çok farklı da olsa, her seferinde başlangıçtaki tasarımın
ana fikrinden uzaklaşılsa da, burada bir süreklilik hakim.
Bu da kamusal bir mekanın resmi bir alan olarak anlaşılması. Yapılan bütün
düzenlemelerin kendisi mevcut olmayan 'halk' adına yapılması. Sonuç: Her
seferinde yeşil alanın biraz daha yutulması, parkın adeta adım adım işgal
edilmesi, paraların oraya buraya savrulması, her yapılanın eskiyi aratması.
Şu anda Taksim Gezisi tam bir mezbelellik halinde. İstanbul'un en önemli
meydanı ve yeşil alanı projeler yapılacak boş bir alan olarak görüldükçe
adım adım elden gidiyor.
Taksim Meydanı ve Gezisi'ni kapsayan bugünkü düzenleme 1940'tan kalma. Bu
düzenleme, dönemin İstanbul Valisi Lütfi Kırdar'ın Fransız Mimar Henri
Prost'a sipariş vererek tasarlattığı bugün bakımsız bir hal alan
'neoklasik' bir şehircilik tasarımı. Bu proje meydandan başlayarak, Taksim
Gezisi'nin de dahil olduğu '2 Numaralı Park'ı (Taksim-Maçka arası vadiyi)
da kapsamakta. Böylece tarihsel kent merkezi ile kentin o dönem yeni gelişen
semtleri arasında bir yeşil kuşak oluşturulmaya çalışılmış. Meydan'ın
hemen bitişiğinde 'davetkar' geniş merdivenlerle başlayan Taksim Gezisi
halka yönelik bir rekreasyon ve kültür alanı olarak tasarlanmış. Ancak bu
tarihten bugüne Taksim Meydanı ve Gezisi'ne yapılan müdahaleler, planlı
projeli 'kentsel tasarım' ölçeğinde değil, kısmi uygulamalar ölçeğinde
olmuş. Örneğin Taksim Belediye Gazinosu'nun yıkımı, büyük otellerin yapımı,
spor tesisinin otele dönüşümü 1940'lardaki gibi bir bütün olarak değil,
birim yapı ölçeğinde yapılan uygulamalar. Yerel yönetimin ve diğer kuruluşların
yaptıkları işler çoğunlukla plansız gerçekleştirilmiş ve bir kamusal
mekan oluşumuna uygun bir karar ve uygulamalar silsilesi içermemiş.
Buna karşılık Taksim Meydanı ve çevresi için çeşitli yöntemlerle
proje elde etme çabaları da olmuş.
Bu girişimlerin her biri çeşitli sorunlar ve belirsizliklerle birlikte gündeme
gelmiş ve unutulmuş.
(Bu girişimlerinden her hangi birinin sonuca ulaşması ise, büyük olasılıkla
bugün bu yazıyı dahi anlamsız kılacaktı.) Özellikle altı çizilmesi
gereken nokta, bu çalışmaların, proje elde etme yöntemlerinin, birbirinden
bir farkının bulunmaması. Taksim Meydanı ve Gezisi her yönetimin kendi
kafasına göre bir anlam kazandığı için sürekli bir yapboz alanı. Bugüne
kadar yapılan bütün projelerde 'meydanın yöneticilerin kendi istekleri ile
tasarlanabilir bir şey olduğu fikri' sistematik bir sürekliliğe sahip. Bu
simge alan, ister geçmişte gündeme gelen cami tartışmaları ile olsun,
ister başka projelerle olsun, hala 'tek parti dönemi'nde geçerli olan kamu
fikrini kuvvetle muhafaza ediyor. Diğer taraftan yapıldığı takdirde, her düzenlemenin
olası sonuçları ve başarısızlığı ise kullanılan yöntemde bir değişim
ihtiyacına, sorunlara ve çelişkilere işaret ediyor.
Sonuçta burada süreklilik taşıyan tek şey tepeden inmeci kamu yönetimi
modeli ve kentin yönetimler tarafından 'kayıtsız şartsız' tasarlanabileceği
fikri. İlginç olan ise bu tasarımcı modelin tam tersine, tasarımsızlıkla
sonuçlanması. Bu modelde kamusal alan kamusallığını yitiriyor, her isteyen
istediğini yapıyor. Kimin gücü yeterse, bu 'boş' alanda kendi kafasına
eseni tasarlıyor. Bu yüzden projeler kalıcı değil. Her yönetimin, yönetim
biriminin mutlaka varolanı değiştirmesi değişmeyen bir şart halini almış
durumda. Birisi havuzu değiştiriyor. Bir başkası beton döşüyor. Ötekisi
bir köşeye kendi kulübesini inşa ediyor. Taksim Meydanı ve Gezisi her yönetim
için hiç bitmeyen bir inşaat alanına dönüşmüş durumda. Yerel yönetimin
kendi kurumları, merkezi otoritenin yerel kurumları arasında hiç bir iletişim
yok. Çünkü her kurum, kuruluş kendi uygulamaları ile birlikte tanımlanan
ve sürdürülebilir olan bir yönetim anlayışı ile çelişen tasarımcı bir
kimlik kazanıyor.
Meydanı ve geziyi biçimlendiren bu bitmeyen uygulamalar, sanki 1930'lardaki
gibi tek özne olan kamu otoritesiyle, iktidarla bütünleşik hayali bir tasarımcının
varlığını gerektiriyor. Oysa bugün İstanbul'da ne tek parti dönemi
iktidarının bir valisi var, ne de onun siparişi üzerine tasarımcının
istediğini yapma özgürlüğü. Yerel yönetim ise bu derme çatma durum ve bu
keşmekeşin sorumlusu olarak koruma kurulunun projelerine onay vermemesini gösteriyor.
Oysa bugün kamu yönetimi kavramı kamusal alanlarda böylesine tepeden inme
bir yönetim işlevin varlığını mümkün kılmadığı gibi, bu derme çatma
uygulamalar da her zaman bir meşruiyet sorununa gebe. Unutmayalım ki Yeni
Galata Köprüsü, Eminönü Meydanı bugün bu hale geldiyse, az çok bu yöntemle
geldi
Oysa bütün demokratik ülkelerde bu tür kamu mekanlarının korunması ve
düzenlenmesi, yeni bir kamu fikrinin ve uygulamalarının kavramların ortaya
konması için bir fırsat olarak değerlendiriliyor.
Bu fırsat meslek insanları, uzmanlık kurumları için yeni bir sorumluluk
biçimi, proje elde etme yöntemlerinin ve kamu işlevlerinin tanımlanması için
ortaklaşa bir çaba ve iletişim imkanları yaratıyor.
Örneğin buna benzer bir meydan olan Avrupa Birliği ile uyum sürecinde
Yunanistan Selanik Aristotales meydanı için kamu yönetimi eski kamu fikrini
İrdeledi ve onun sınırlarını çizdi. İlginç olan orada da başlangıçta
Fransız sömürgelerinde iş yapan Nicolas Hebrard isimli bir mimarın yaptığı
benzer bir düzenlemenin varolması. Yerel yönetim bir iletişim programı içinde,
yöntemi belirleyerek meydan kavramını tartışmaya açtı. Bu kavramsallaştırma
süreci herkese açık bir iletişim düzlemine taşındı.
Sonra bu tanımlı çerçeve içinde bu klasik düzenleme korundu, iyileştirildi
ve ulaşım, şehir mobilyaları gibi işlevlere yönelik uygulamalar bir
uluslarası yarışma ile nihayetlendirildi.
Bu süreçte ben de ilginç bir deneyim yaşadım. Taksim'de oturan bir kişi
olarak Selanik Belediyesi'ne bir yazı yazarak bu meydanla ilgili her türlü
bilgiyi alabildim. Buna karşılık Taksim'le, yaşadığım yerle ilgili yerel
yönetimden hiçbir bilgi alamadım. Yerel yönetimin kamuya, profesyonel
deneyimlere, STK'lara, halka açık bir çalışma yaptığını da görmedim.
Kamu yönetimi fikrindeki bu gelişmeyi tanımlayacak, talep edecek, bunu yöntemsel
araçlara kavuşturacak bir yönetim anlayışı olmadığı gibi
profesyonellerin örgütlerinin böylesine bir talepleri de yok. Bence Taksim için
birinci yapılması gereken iş, ilk düzenlemeye yolaçan 'tek parti dönemi'ni
andıran bir proje çalışmasından çok, burada bir yeniden işlevlendirmeye
gerekçe oluşturacak sorunların birlikte tanımlanması ve ortaya konulması,
yalnızca yapılacakların, tasarımların değil, yöntemin uzlaşma, iletişim
ile belirlenmesi ve tanımlanması.
Bugün sorunumuz yalnızca yerel yönetimin meşru olmayan projelerine itiraz
etmekle sınırlı olsaydı muhtemelen hiçbir şey yapmamıza da gerek
olmayacaktı. Oysa yapılması gereken çok şey var.
Korhan Gümüş
|