|
Ah Bu Mezar Hırsızı Arkeologlar!

Aksu'daki Perge antik kentinde bulunan olağanüstü bir lahitten çok, bu
lahtin çevresinde kopan bir tartışma ''telemagazin'' meraklısı medyamıza gündem
oldu. Perge'de ''nekropolis (ölülerkenti-mezarlık)'' 1970'lerin başından
itibaren dünya müzelerini, özel koleksiyonlarını besleyen en önemli kaynak
konumuna ulaştı. Önce, ''Herkül Lahti'' dilim dilim dilimlenerek kaçırıldı.
Bunlar daha sonraki yıllarda ABD ile Almanya'dan parça parça geri getirildi.
Kaçırılan yasadışı buluntuları ''Girlandlı (çelenkli) Lahit'' izledi.
New York'ta bir koleksiyoncunun 1 milyon dolar ödediği söylenen bu lahti de
uzun uğraşlardan sonra geri getirttik.
Rahmetli Prof. Dr. Jale İnan'dan sonra Perge kazılarının sorumluluğunu
öğrencisi Prof. Dr. Haluk Abbasoğlu yüklendi, başarıyla da sürdürüyor.
Bir gün Abbasoğlu ile söyleşirken ''nekropolis'' bölümüne öncelik
vermesini, bu zengin alanın kaçakçıların egemenliğinden kurtarılmasını
önerdik. Sağ olsun Abbasoğlu, bu alana yüklendi, sınırlı maddi olanaklara
karşın son yıllarda olağanüstü buluşlar gerçekleştirdi. Yerel yönetimlerden
bu alanın güvenliği için ek önlemler istendi. Bölge, bölük pörçük
koruma altına alındı. Bu alanı yazları bilim, kışları ise yine kaçakçılar
kazıyor. Değerli arkeoloğun uykusunu kaçırtarak, başına iş açtık.
Abbasoğlu bu yıl, gömülü bir çiftin kapağında heykeli de olan bir
lahit buldu. Basından izlediğimiz kadarıyla bu olağanüstü buluntunun coşkusunu,
o gün Antalya'yı ziyaret eden Kültür ve Turizm Bakanı Erkan Mumcu ile paylaşmak
istedi. Mumcu, heyecanlandığı için olacak, dil frenine basmadan bilinçaltını
boşaltarak Abbasoğlu'na ''Sizin mesleğinizin ataları mezar hırsızları mı?''
diye sordu. Kültür Bakanı'na yakışır bu laf, görkemli buluntuyu değil, kültürlü
soruyu gündeme taşıdı. Mumcu, kültür düzeyine gölge düşmesinden
etkilenmiş olacak ki birkaç gün sonra ''şakaydı'' dedi. Hatta, yazgı birliği
yaptığımız, SBF'li kardeşim Hıncal Uluç bile ''Şaka mı.. hangi şaka?''
başlıklı yazısında özetle şöyle yazdı:
''Arkeoloji ilmi mezar hırsızlığından doğmuştur. Bu ilimin kurucusu
olduğu söylenen Schliemann Truva'yı soyup soğana çeviren, mezarlardan çıkardığı
hazineleri kaçıran ve bu sayede servet sahihi olan baş soyguncudur. Arkeoloji
ilmi Mısır'da gelişti. Geliştirenler, firavunlar başta, eski Mısırlı
zenginlerin servetlerinin gömüldüğünü öğrenen mezar soyguncularıdır.
Mevcut her şeyi tahrip ederek, sadece altın için kazan ve yok eden bu adamları,
açın arkeoloji tarihlerini kahraman gibi okursunuz. Ya bugünkü arkeologlar..
Bunların hepsinin sütten çıkmış kaşık olduğunu iddia edenler varsa,
gelsinler görüşelim.''
Yazılarını her zaman ilgiyle okuduğum Hıncal'ın bu görüşlerini bazı
örneklerle somutlaştırabiliriz. Konuyu en basitinden iki gruba ayırmak
gerekir. Mısır'da piramit, Anadolu'da ''tümülüs'' türü mezarların yapılmasına
mezar hırsızları neden olmuştur. Mısır'da çölde iki taş altına değerli
eşyası ile gömülen ölülerin biri dört, biri de iki ayaklı çakalları
vardı. Dört ayaklı çakalların eşelemelerinin önü alınamayınca mezarlar
zamanla sekiz-on taşlı oldu. Daha sonraları iki ayaklı çakallardan korunmak
amacıyla piramitleşti, Anadolu'da anıtsal mezarlar ''tümülüsler'' yaratıldı.
Hıncal'ın da dediği gibi bu piramitleri binlerce yıl sonra yine iki ayaklılar
soydu. Bu tür soygunlar Hitit'te, Asur'da da görüldü. Prof. Dr. Tomris Bakır,
Bandırma yakınlarında Daskyleion kentindeki Pers Sarayı'nı gün ışığına
çıkarırken, Büyük İskender'in askerlerinin sarayda define aradıklarını
da saptadı.
Ancak olayın ikinci boyutunu da görmezlikten gelemeyiz. Tarihte insanlar,
krallar, komutanlar yalnızca bu türlü nesnelere değil işgal ettikleri
toprakların ''güzel sanat eserlerini'' de ülkelerine ''ganimet'' diye taşıdılar.
Örneğin İÖ 480'de Atina'yı işgal eden Persler, kentin görkemli
heykellerini İran'a götürdüler. İskender, İran'ı işgal ettiğinde bu değerli
yapıtlara el koydu. En dikkat çeken yağma Batılı Hıristiyanların ''Haçlı
Seferleri'' adı altında 1204'te Doğulu Hıristiyanların başkenti İstanbul'u
yağmalamalarında görülür. Bu tür yağmanın 1 numarası Napolyon
Bonapart'tır. Mısır'ı işgale giderken, donanmasındaki arkeologlar ile Mısırbilimcilerinin
sayısı amiraller ile generallerden fazlaydı. Ne var ki Napolyon'un İskenderiye
limanına yığdığı sandıkları İngilizler Louvre yerine British Müzesi'ne
taşıdılar. 19. yüzyılda bu tür yağmayı sürdürenler ne mezar hırsızları
ne de arkeologlardı. Çoğunluğu İstanbul bağlantılı yabancı diplomatlardı.
Doğrusu Hıncal'a son iki cümleyi yakıştıramadım. Şu anda kazılarda
olan arkeologların ya da Arkeologlar Derneği temsilcilerinin sevgili meslektaşıma
verecekleri bir yanıtın olacağını sanıyorum. Ama isterse, bir sade kahve eşliğinde
''kendisiyle görüşmeye'' ben de gelebilirim. Hıncal'ın yerinde olsaydım,
Mumcu'ya şu soruları sorardım:
1. Bu yıl kaç bilimsel kazıya ne kadar ödenek verdiniz?
2. Bu yıl müzeler kaç kurtarma kazısı yaptı, ne ödenek ayrıldı?
3. Bu yıl Türk kazıları neden geç başladı? Nedenlerini sayabilir
misiniz?
4. Personel sıkıntısı nedeniyle hükümet temsilcisi gönderilemeyişinden
dolayı kaç kazıya geç başlandı ya da hiç yapılamadı?
5. Müzeye yapıt getiren vatandaşlara ne kadar borç takıldı? Bu paranın
ödenmemesi, kazıların düzenli yapılmayışı kaçakçılığa yardım
etmiyor mu?
6. Türk arkeolojik kazılarına en önemli katkıyı yapan DÖSİM'in iflasın
eşiğinde, bunun sorumlusunun da eski bakan İstemihan Talay olduğu söyleniyor,
doğru mu? Doğruysa hakkında ne gibi bir kovuşturma yapıldı?
Cinlerin de Müslümanları var!
Gazetelerde, defineciler için, özellikle bahar aylarında, bolca ''metal
detektör'' reklamları yapılır. Türk yasaları, define aramaya değil,
''kurallara uymak koşulu'' ile ''define'' kazısına izin vermiştir. Bugün Türkiye'de
definecilik, Kültür Bakanı'nın deyimiyle mezar hırsızlığı bir salgın
hastalıktır. Definecilik, tarihsel, kültürel, dinsel mirasın ''terörü'',
metal detektör ise ''Kalaşnikofu''dur.
Otuz yıl önce metal detektörlerin ithali yasaktı. Teknolojisi bilinmediği
için Türkiye'de de yapılamıyordu. Günün birinde, bir vatandaşımız Tarım
Bakanlığı'na başvurdu. 30-40 tane besi hayvanı vardı. Bunlar dağda bayırda
otlarken çivi gibi metal nesneleri yutarak hastalanıyorlardı. Bu nedenle bir
ithal metal detektöre gereksinimi vardı. Böylece hayvanlarının metal yutup
yutmadıklarını saptayacaktı. Verilen izin ile yasa delindi. Gazetelerdeki
ilanlardan birinde, detektör alana bir de ''Altının Tılsımı'' adlı kitap
veriliyor. Firmanın sahibinin yazdığı kitap, Kültür Bakanlığı'nın
''ISBN numarası'' ile ''bandrol''ünü taşıyor! Anadolu uygarlıklarına geniş
yer veren kitap, metal detektörle nasıl define aranılacağını anlatıyor.
Kitap, define aramak için yılda 25-30 bin gerecin ithal edildiğini
vurguluyor, hangi metal detektörün, neden seçilmesinin gerektiğini anlatıyor.
Kitapta define bulmada cinler ile tılsımların rolleri de fotoğraf ve çizimlerle
gösteriliyor. Örneğin 145. sayfasından ''Cinlerin Müslümanları olduğu
gibi dinsiz olanlarının varlığını'' da öğreniyoruz. Define ararken
cinler yerine defineyi koruyan tılsımlardan yararlanılması öğütleniyor. Tılsımlar
için kurbanlar kesilmesi gerektiği anlatıldıktan sonra bir dizi define simge
çizimlerine yer veriliyor. Definelerin nerelerde bulundukları, kazıların nasıl
yapılmaları gerektiği anlatıldıktan sonra tarihsel, kültürel, dinsel
miras olan yapılarda bu simgelerin ''kırılarak'' defineye nasıl ulaşılacağı
aktarılıyor. TCK'ye göre ''suça teşvik'', ''azmettirme'' gibi suçları işleyen
bu kitap ne yazık ki Kültür Bakanlığı'nın oluru ile satılıyor. Savcılarımıza,
TCK dışında, değerli hukukçu Emekli
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun ''Kültür ve Tabiat
Varlıklarını Koruma Hukuku'' adlı kitabını ellerinin altında
bulundurmalarını öneririz. Bu ortamda arkeologların mezar hırsızı olarak
tanımlanmalarından başka doğal ne olabilir?
Cumhuriyet - Özgen Acar
|