|
Tarihsel mimarlık ve çevre
Ekim 2003 içinde, ODTÜ Mimarlık Bölümü'nde verdiğim mimarlık tarihî
dersinin uygulaması olarak önce İstanbul'a, ardından ODTÜ Görsel İşitsel
Sistemler Araştırma ve Uygulama Merkezi'nin (GİSAM) bir projesi kapsamındaki
film çekimleri için Sivas-Divriği-Kayseri-Konya güzergâhına iki çalışma
gezisi düzenledik. Bu geziler sırasında, mimarlık eserlerinin ve içinde
bulundukları çevrenin günümüzdeki durumuna tanık olduk.
İstanbul'da, ortalama kültür düzeyindeki turistlerin yoğun olarak
ziyaret ettiği Topkapı Sarayı-Beyazıd arterindeki tarihsel binaların, kütlesel
turizmin ilgi alanı içinde olmaları nedeniyle, nispeten korunduğu, bakımlı
oldukları veya halen restorasyon çalışması altında oldukları gözlendi.
Topkapı Sarayı Harem Dairesi'nin küçük bir kısmı ziyarete açık olduğu
için buradaki son durum hakkındaki bilgimiz anahtar deliklerinin görmemize
izin verdikleri ile sınırlı kaldı.
Öte yandan gezimiz İstanbul'un içlerine doğru ilerledikçe tanıklık ettiğimiz
manzara değişmeye başladı. İstanbul'da yapacağınız bir mimarlık
gezisinde karşınıza çıkacak ilk engel, kapalı kapılar olacak. Gezimizin
konusu olan 18. yy'ın belli başlı bina tiplerinden olan kütüphanelerin ve türbelerin
hemen hepsi ziyarete kapalı. Turistik olduğu düşünülen ana arterler dışındaki
mimarlık eserlerine ulaşım çok kısıtlı. Bu durum, kentin planlı bir
koruma ve yaşatma politikası olmamasından, tarihsel kent mekânlarının
kentin sakinlerinin kullanımına açılamamasından kaynaklanır.
Tarihî eserlerin yaşatılması uğruna yapılan bir uygulama, bunları asıl
işlevlerinden uzaklaştırıp dernek, vakıf veya resmi kurumların kullanımına
tahsis etmektir. Bu uygulamaya karşı söyleyecek fazla bir sözüm yok. Çünkü
işlevini yitirmiş ve terk edilmiş mekânlar, koruma ve yaşatma uğruna
binaya zarar vermeyecek başka kullanımlara hizmet edebilir. Fakat binayı
kullanmak/korumak için devralanlar, avlunun bir köşesini konut alanı olarak
kullanmış ve ziyareti engellemişse veya binayı haftasonları ziyarete kapatıyorsa
bu yöntem sakıncalı hale gelmiş demektir.
Bazı camilerde iç mekânda fotoğraf çekimi engelleniyor. Bu uygulama hiçbir
uygar ülkede bulunmaz. Uygulamaya gerekçe olarak eski eser hırsızlarının
çalmayı düşündükleri eşya veya mimarî parçanın önce fotoğraflarını
çektirip, sonra pazarladığı, bu nedenle fotoğraf çekiminin yasaklandığı
belirtiliyor. Bu yöntemi kim icat etmişse bravo! Tarihî eserleri hırsız ve
kaçakçılardan koruma yöntemi olarak fotoğraf çektirmemeyi keşfederek,
emniyet tarihine 'en komik koruma tedbiri'nin uygulayıcısı olarak adını
yazdırmış durumda.
Tarihî yarımadanın çeşitli yerlerinde karşınıza çıkan "dünya
güzeli" sebiller büfe olarak kiraya verilmiş. Bu yapılar lastik toplar,
yiyecek içecek reklamlarıyla donatılmış. Türkiye'deki mimarlık
eserlerinin incelenip, belgelenmemesi için her önlem alınmış durumda:
Binaların şurasına burasına asılan ya da çakılan tanıtıcı/bilgilendirici
pano ve plakalar, önlerine yerleştirilen elektrik, telefon kabloları/direkleri,
araba park yerleri, metro/raylı sistem girişleri, telefon kulübeleri, büfeler
vb. Bu uygulamaların altında "bu kıyıda köşede kalmış tarihî
eserlerin yüzüne kim bakar!" düşüncesi mi yatıyor? Tarihî bir binaya
yaklaşırken önünüze mutlaka bakın! Bir çukura düşebilirsiniz! Modern
kentlerimiz eski binalarımızı yerin dibine soktu! Yeni asfaltlanan veya kaldırım
döşenen yolların kenarındaki binalar seviye değişimi nedeniyle toprağa gömülmüş
gibi. Bazı binaların etrafında zemin açılarak bir çukur oluşturulmuş ve
ulaşım nispeten kolaylaştırılmış. Başka birçok örnekte ise kaldırım
taşları veya asfalt binanın üçte ikisine yakın bir kısmını gömer.
Burada iletilmek istenen mesaj şu olabilir: "Modern köy-kentimiz için
tarihsel birikim 'yerin dibine batası ve hatta gömülesi' bir derttir!"
Kentin tarihsel mekânlarını bu duruma getiren kültür politikaları ve
uygulamalar, gündemde tutulmaya çalışılan 'kültür turizmi', 'kültürel
mirasın korunması', 'AB süreci' gibi hedeflerle ne kadar uyuşuyor?
İsrafil'in borusu ve Vakıflar
İkinci gezimizi öğretim amaçlı hazırladığımız bir belgesel film çalışması
için Orta Anadolu'ya yaptık. Gezimiz Sivas'tan başladı. Bu şehrin
merkezinde bulunan Gök Medrese yıkılmak üzere. Tamamlandığı söylenen
restorasyon projesi yıllardır uygulanamamış. İstanbul'da olsun, Anadolu'da
olsun konuştuğumuz vatandaşlar sürekli Vakıflar Genel ve Bölge Müdürlükleri'nden
şikayetçi oldular. Vakıfların tarihî eserleri korumak için hiçbir şey
yapmadığını, kentlilerin koruma/yaşatma uğruna her girişimine engel olduğunu
söyleyip durdular. (Bu arada bir not olarak, Vakıflar'ın restorasyon girişimi
yaptığı zaman eserleri tahrip ettiğini de belirtmek gerekir. Bu tahribata en
güzel örnek, Bursa Murad Hüdavendigâr Camisi'nin üst katında yakın geçmişte
yapılan başarısız restorasyon uygulamasıdır).
Sivas'tan sonraki durağımız Divriği oldu. Burada bulunan ve değil Türkiye'de,
dünyada da eşi benzeri olmayan Ulu Cami ve Darüşşifa'yı ziyaret ettik. Türkiye'de
yaşayan ve "ben mimarlık ve sanattan anlarım" diyen her insanın görmesi
gereken bu bina da yıkılmak üzere. Binanın girişindeki bir panoda
UNESCO'nun dünya kültür mirası listesinde yer aldığı belirtilmiş. Peki
bu listeye alındıktan sonra bina nasıl bir koruma/onarım görmüş? Belli ki
henüz bizim listemize alınmamış! Acaba UNESCO'nun ilgisi nedeniyle mi bina
ile kimse igilenmemiş? Vakıflar'ın ataleti o boyutta ki, bunları "İsrafil'in
borusu" bile uyandıramaz. Kayseri'de konaklıyoruz. Selçuklu kervan
yolları mimarîsinin şaheseri olan Karatay Kervansarayı'nın durumu içler acısı.
Han bir pislik yuvası olmuş. Eşsiz bezemeleri yıpranmış. İç mekân
duvarları bakımsızlıktan çürümüş. Oysa bina bir restorasyon geçirmişti.
Küçük müdahaleler ve bakımla yıkım önlenebilir. Kervansarayı çevreleyen
Karadayı Köyü, Kayseri bölgesinin tipik taş mimarîsi ile çok cazip. Öte
yandan her geçen gün yıkılıp, beton kullanılarak yenilenen konutlar kırsal
dokunun bozulmasını getirmiş. Son durağımız Konya oldu. Bu şehirdeki anıtların
bir kısmı müze statüsünde olduğu için tahribattan kurtulabilmiş.
Büyük şirketlerimiz turizmin gelişmesini istiyor. Feryat figan sayılar,
hedefler ortaya konuyor. Fakat orta halli turiste neredeyse bedava pazarlanan beş
yıldızlı otellerin arka bahçesine bakmaya kimse cesaret edemiyor. Fransa
turizmde bir numara. Çünkü canlı kültürel yaşamını, titizlikle koruduğu
sanat ve mimarlık tarihî mirasına borçlu. Turist veya değil, insanlar bu yaşamı
deneyimlemek için kısacası içsel bir doyum, bir "yaşantı" için
Fransa'ya gitmek istiyor. Paris'in romantizmi Gotik kiliselerinden, neoklasik anıtlarından
ve mansard çatılı evlerinden kaynaklanıyor. Modern Fransa'nın arka bahçesinde,
korunmuş ve restore edilmiş klasik Fransa yatıyor. Modern Türkiye'nin arka
bahçesinde ise terk edilmiş, horlanmış, dışlanmış bir klasik Türkiye
yatıyor. Bu horlama kültürel yaşamı da sekteye uğratıyor. Dolayısıyla,
ziyaretçiye bir "yaşantı" deneyimi sunamıyor. İşte bütün
gezilerimizde eksikliğini duyduğumuz buydu. Arkeolojik kazılara maddi destek
vermek bir moda haline geldi. Bunu destekliyorum. Öte yandan birer müze eseri
veya arkeolojik park alanı olmanın ötesinde bir konumu olan ve insanlarla
birlikte yaşayan tarihsel kent çevreleri ve bunların içerdiği anıtlara
ilgi hâlâ yetersiz düzeyde. Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün denetiminde
olan bütün kentsel alanların kapsamlı bir kültür projesi ile yeniden değerlendirilmesi
gerekiyor. Bu aşamada varlıklı vatandaşlar ve özel vakıfların katkısı
elzem. Türkiye'nin vatandaşları, yani bizler, sözünü ettiğim "yaşantı"yı
deneyimlediğimiz oranda turizm gelirimiz de artacaktır. Yıkık dökük, terk
edilmiş bir avluda zengin misafir ağırlama beklentisi safdilliktir.
Radikal - Doç.Dr.Ali Uzay Peker
|