Köşe Yazısı

Biomimicry, Yeni Bir Mimarlık Tarzı mı?

Yazan: Figen Gül Tarih: 8 Haziran 2007
Güneş enerjisini ve rüzgar gücünü depo edip ihtiyacı olduğu zaman ve miktarda başka enerjilere dönüştürerek kullanabilen, atık suyu kullanım suyuna dönüştürerek büyük ölçüde su tasarrufu sağlayan ve en son akıllı bina teknolojilerini kullanarak tüm bu enerji hareketlerini insan müdehalesi olmadan kendiliğinden gerçekleştirebilen bir yapı düşünün: Binanın adı "CH2". Avustralya’nın Melbourne şehrinde inşa edilmiş olan CH2, sürdürülebilir tasarım kavramını bambaşka boyutlara taşıyor.

Son on - onbeş yıldır, sürdürülebilir kalkınma veya tasarım, yeşil tasarım ve son yıllarda da, "insanoğlunun sorunlarına doğadan esinlenerek yaratıcı çözümler bulmak"i (Noon, 2004) olarak tanımlanabilecek, biomimicry kavramları, mimaride uygulanır olmuştur. Bu kavramlar, doğal kaynakların daha duyarlı kullanımını ve insan yapımı her türlü yapının çevreye verdiği zararın azaltılmasını hedef alırlar. Noon (2004), biomimicry kavramının tamamiyle yeni bir kavram olmadığını, doğa ile içiçe yaşayan eski toplulukların, örneğin, Amazon kabileleri ve Amerika'nın yerlileri vb. her zaman doğayı örnek alarak, saygı duyarak ve kirletmeden, kendi ihtiyaçlarını giderdiklerini belirtiyor. Belki de bu temelleri eski toplumlara kadar uzanan biomimicry kavramı, sanayileşme ve teknolojik gelişmelerle birlikte unutulmuş veya doğaya üstün gelme ve ekonomik gelişme uğruna umursamazlıkla terk edilmiştir. Bunun pek çok ve çeşitli nedenleri olabilir, ancak şu bir gerçek ki, toplumlar geliştikçe, doğal kaynakların önemini tekrar farkediyor ve doğa ile insan arasında denge kurarak, mevcut kaynakları tüketmeden ve gelecek nesillerin ihtiyaçlarının karşılanmasını da düşünerek, bugünü ve geleceği planlamaya çalışmaktadırlar. Çelişkilerde yaşamıyor değiliz aslında: Sürdürülebilir kalkınma, sürdürülebilir tasarım, yeşil tasarım ve tasarımda biomimicry gibi kavramların gelişmiş toplumlar tarafından gündeme getirilmesi ve desteklenmesinin altında belki de bu ülkelerin gelişme süreçlerinde büyük ölçüde doğal kaynakları tahrip etmiş olmaları yatıyor, ancak çoğunluğu yine de en çok emisyon gazı üreten ülkeler arasında ve hala doğal kaynakları tahrip etmeye devam ediyorlar. Ekonomik gelişmeyi hedef almış, yeni gelişmekte olan ülkeler (mesela Çin), dünyanın küresel ısınma ve kirlenme ile ilgili çağrılarına sessiz kalıyorlar. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler, elbirliği ve büyük bir başarıyla, çevre kirliliğine katkıda bulunmaya devam ederken, bugün bir şeyler yapılmaya başlansa 20 - 30 yıl sonra ancak sonuçlarını göreceğimizi öğrenmek oldukça ürkütücü. Bu popülerlik kazanan çabaları iyi niyetli olarak tanımlamak mümkün mü bilemiyorum, yoksa son zamanlarda bazı eski politikacıların öncülüğünde çevrilen belgesel filimler sayesinde uyanan küresel ısınma ve kirlenme konularında, kamuoyunun nabzını tutmaya mı çalışıyorlar. Paradoksa bakın ki bu bazı gelişmiş ülkeler, Kyoto protokolünü hala imzalamaktan kaçınıyor. Daha da kötüsü son zamanlarda, Avustralya hükümetinin nükleer enerji santralları yapılması ve bu santrallardan elde edilecek enerjinin kullanımının, kömür ve petrol tabanlı enerji üretimine karşı daha temiz ve ekonomik enerji kaynağı olarak görülmesi için, bir kampanya yürütüyor olması (neyse ki bu yazı yayına hazırlandığı sırada, bu seçim arifesinde sivil örgütlerin tepkisi sebebiyle bu harekette geri adım atıldı). Bu çelişkilerin, politik ve sosyo - ekonomik pek çok sebebi olduğu bir gerçek, ancak biz burada bu politik çelişkilerden uzak kalmaya çalışarak, mimaride sürdürülebilir tasarım ve biomimicry kavramlarının, Avustralya’da son senelerde gerçekleştirilmiş olan bir örneğinden bahsetmek istiyoruz.

CH2, Melbourne’da ofis binaları, iş ve alışveriş merkezleriyle dolu olan, şehrin kalbinin attığı bir bölgede, Little Collins ve Swanston caddelerinin tam kesiştiği noktada, 2006 Ağustos ayında açılışı gerçekleştirilen, belediye binasıdır. Bina 10 katlı
olup, toplam inşaat alanı 12536 m² ve toplam inşaat maliyeti ise 51,045 milyon Avustralya Doları olarak gerçekleşmiştir. Hydrocarbon (CH2) ismi, bu binanın formuyla değil, ancak tasarım konsepti ile yakından ilişkilidir (Resim 1). Binanın mimarı Mick Pearce (DesignInc) İngiltere’de yetişmiş, ancak uzun seneler Afrika’da özellikle de Zimbabwe’de çalışmış ve CH2 projesinde DesignInc firmasından Stephen Webb ve Chris Thorne ile birlikte, biomimicry kavramının ilk örneğini Avustralya’da gerçekleştirmiş bulunmaktadır.

Morris - Nunnii’a göre bu bina Avustralya şehirlerinde biomimicry kavramının ilk uygulamasıdır. Tasarım süresince, binanın akla gelebilecek her unsuru "doğa kanunları" esas alınarak planlanmış ve Biomimicry kavramı binanın formuna ve ihtiva ettiği tüm teknik ve mekanik unsurlara yön vermiş bulunmaktadır. Örneğin, binanın cephe kaplamasının seçiminden başlayarak, suyun nasıl kullanıldığı, havalandırma sistemi, güneş enerjisinden faydalanma ve korunma vb. tüm hususlar atmosferik olaylar gibi, belli bir dinamiği olan, sürekli bir süreç olarak ele alınmıştır. Tasarım konsepti "insan oğlu artık varlığını sürdürmek istiyorsa, doğa içinde uyumlu ve daha sürdürülebilir mekanlar yaratmak zorundadır" olarak belirlenmiştir.

CH2’nin uygulama detaylarına girmeden önce, Avustralya’da bina üretim sürecini çok kısa da olsa özetlemek gerekir diye düşünüyorum. Bizde de benzer şekilde uygulandığı üzere ilk aşama avan projenin onaylanmasıdır (bazı durumlarda uygulama projeleride tek aşamada ve avan proje tasdiki olmadan belediyenin onayına sunulabilir, ancak bunun detaylarına burada değinmeyeceğim). Bu süreçte belediyeye verilmesi istenilen dökümanlar: mimari proje, gölge diagramları (sabah saat 09:00 - 11:00, öğle ile öğleden sonra 13:00, 15:00’de binanın çevreye düşüreceği gölgeyi tespit eden çizimler) komşu bilgilendirme çizimleri (projenin plan-kesit ve görünüşlerinin, A4’e küçültülmüş hali) ve çevresel etki değerlendirme raporudur. Avan proje komşulara gönderilir, komşuların itirazı varsa bu aşamada itirazda bulunabilirler, doğal olarak itirazları değerlendirmek belediyenin insiyatifindedir. Proje mevcut yönetmeliklere uygun olarak yapılmış ise ve komşulardan kayda değer bir itiraz gelmemiş ise projeye onay verilir (çekme mesafeleri, yükseklik ve inşaat arsa oranı her bölge için farklıdır). Bundan sonraki aşama ise uygulama projesinin teslimidir. Bu aşamada uygulama projesine ek olarak bir dizi raporun da hazırlanması gerekmektedir, örneğin, malzeme bilgileri, detayları ve şartnameleri, peyzaj planı, drenaj projesi, atıkların (çöp) toplanması ile ilgili rapor ve enerji/sürdürülebilirlik performans sertifikası gibi. Konumuzla ilişkili olarak, bu enerji/sürdürülebilirlik performans sertifikasını açıklamak gerekirse, burada amaç, sera gazı emisyonlarını düşürmek ve daha az (taşınabilir) şehir suyu kullanımını sağlamaktır. Bunun için, tasarımcılar BASIX (Building Sustainability Index) adı verilen internet tabanlı bir bilgi sistemine, tasarladıkları bina ile ilgili çeşitli detayları, örneğin: binanın konumu, büyüklüğü, kullanılan malzemeler ile bilgileri, vb. girmek zorundadırlar. Sistem bu verileri, bilgi işlem merkezinin su ve enerji verilerine göre puanlar. Bu puan binanın inşaa edileceği bölge için belirlenmiş olan değerler içerisinde olmak zorundadır. Bu sistem, tasarlanan binayı kışın daha sıcak ve yazın daha serin tutmak için pasif güneş tasarımı, izolasyon kullanımını (duvarlarda, çatıda ve döşemede), gaz veya güneş ısılı sıcak su sistemi kullanımını, bahçede, tuvalette ve/veya çamaşır yıkamada kullanmak için yağmur suyu deposu tahsisini, su tasarrufu sağlayan duş kafaları, musluklar ve çift düğmeli (tam - yarım) tuvalet sifonları kullanımını (bu bildiğim kadarıyla Avustralya’lı tasarımcıların bir keşfi), ışığı yansıtacak renkli çatı malzemesi ve doğal ışığı içeri almak için çatı pencereleri kullanımı, daha az su isteyen bahçe düzenlemesi ve bahçede kullanmak için atık su kullanımı, vb. gibi mimari ögelerin tasarımda yer almasını özendirmektedir.

Yeni binaların hepsinin tabi olduğu yukarıda bahsettiğimiz BASIX puanlamasında, CH2 en yüksek puan olan 6 yıldızı almış bulunmaktadır. Binanın açık ofis esas alınan kat planına baktığımızda, iç mekanda kolon olmadığını görüyoruz. Güney batıda asansör ve merdivenlerin oluşturduğu çekirdek ve kuzey doğuda ise, servis mekanları konumlandırılmış ve bu mekanlar doğrudan güneş ışığı alacak biçimde, açık mekanla ilişkilendirilmişlerdir.

Doğada koyu renkler ışığı emer ve ısınan hava yükselir. Bu basit doğa kuralından yola çıkarak, CH2’nin kuzey cephesinde koyu renk boyanmış hava emiş mazgalları konumlandırılmıştır (Avustralya güney yarımkürede bulunduğu için, kuzey cephesi güneş ışığı açısından makbul yöndür). Bu mazgallar ısıyı emer ve binanın içinde ısınan havayı dışarı çekerler. Benzer şekilde, güney cephesinde de açık renkte boyanmış mazgallar vardır, bunlar temiz havayı çatıdan alarak binanın içine doğru dağıtırlar. Bu hava sirkülasyonu, kullanıcılar tarafından istenirse kontrol ve müdehale edilebilecek şekilde düzenlenmiştir (Resim 2).


Resim 2: CH2’nin kesiti (kaynak:http://www.melbourne.vic.gov.au/rsrc/Images/CH2/bio-northsouth-10-12-03.jpg)

Ahşap malzeme kullanımı, özellikle şehir yapılarında son zamanlarda terk edilmiş olmasına rağmen, CH2’nin dış cephesinde tamamiyle dönüştürülmüş (recycled) geleneksel doğal malzeme olan ahşap plakalar kullanılmış olduğunu görüyoruz (Resim 3). Bu plakalar hareketli, güneşin konumu ve açısına göre otomatik olarak hareket etmektedirler. Bu hareket için gerekli enerji, çatıda konumlandırılmış olan photovoltaic çatı panellerinin güneş enerjisini emerek elektrik enerjisine dönüştürmeleri sayesinde elde edilmektedir. Böylece otomasyon ve akıllı bina teknolojilerinin, biomimicry kavramıyle birleşince çok ilginç kullanımlar ortaya çıkmış olduğunu görüyoruz.


Resim 3: 2 - Batı cephesindeki hareketli ahşap paneller, 3 - Kuzey cephesindeki balkonlardan görünüş, 4 - Güney cephesi, kulelere bakış

Diğer bir dikkat çekici unsur da, binanın çatısında, doğanın diğer bir önemli gücü olan rüzgar gücü kullanılmak üzere konumlanmış olan altı adet rüzgar türbinidir. Bu rüzgar türbinleri fonksiyonel olmalarının yanısıra, ilginç tasarımlarıyla plastik bir öge olarak da değerlendirilebilirler (Resim 4).


Resim 4: 5 - Çatı ve rüzgar türbinleri, 6 - Kuzey cephesi ve rüzgar türbinleri

Binada ayrıca, 1,4 metre çapında, 13 metre uzunluğunda ve yerden 17 metre yükseklikten temiz havayı emerek binanın soğutma sisteminde kullanılmak üzere soğuk suya dönüştüren 5 adet soğutma kulesi bulunmaktadır. Bu teknoloji sayesinde, bina içinde %100 temiz hava sirkülasyonu sağlanmaktadır. Binanın döşemelerinde 18 cm kalınlığında, yazın soğuk havayı tutan termal bir kütle oluşturacak, prekast elemanlar kullanılmıştır. CH2’nin enerji raporlarında belirtildiği üzere, su kullanımda %72’lik bir tasarruf sağlanacağı öngörülmüştür. Binanın bodrum katında 100.000 litrelik bir su toplama ünitesi teşkil edilmiştir. Binanın ve şehrin kanalizasyon hattından buraya toplanan kirli su, kullanım suyuna dönüştürülmektedir. Ayrıca, bu kullanım suyunun kalitesi, bahçe sulama, tuvalet temizliği ve soğutma sisteminde kullanılmak için yeterli olup, bu su çevredeki diğer kamu binalarının kullanım suyu ihtiyacını karşılamak üzere de kullanılmaktadır.

Uzun vadede binanın çevresel etkileri şu şekilde tahmin edilmektedir:
• Elektrik harcamalarında %85’lik tasarruf,
• Gaz harcamasında %87’lik tasarruf,
• Sadece %13 oranında emisyon üretimi,
• Su harcamasında %72’lik tasarruf,
• LCD ekran bilgisayar kullanımı sayesinde %77 daha az enerji harcanması,
• Aydınlatma sistemi ile %65 oranında enerji tasarrufu.

Avustralya’nın Melbourne şehrinde, biomimicry konsepti esas alınarak tasarlanmış olan CH2 binasını ayrıntıları ile inceledik. Bu konsept sadece büyük bütçeli binalarda uygulanabilecek bir kavram gibi görülmesin, titiz ve bilinçli bir tasarım yaklaşımıyla doğal kaynakların etkin kullanımı ve çevreye verilecek zararın en aza indirilmesi her boyutta yapı yapımında göz önünde tutulması gereken kavramlar olmalıdırlar. Doğru malzeme ve renk seçimi, güneş ısıtıcılı su sistemleri, pencere ve boşlukların maksimum enerji tasarrufu sağlayacak şekillerde düzenlenmesi vb. tüm bu hususlar tasarımlarımızda artık biraz daha hassaslıkla durmamız gereken unsurlar olmalıdır. Günümüzde dünyanın pek çok ülkesinde, sürdürülebilir tasarım kavramı lisans düzeyinde mimarlık eğitiminin bir parcası olmuştur. Türkiye’de sürdürülebilirlik kavramı, bazı üniversitelerimizin eğitim programlarında ve özellikle de şehir ve bölge planlama eğitimi kapsamında ele alınıyor. Ancak mimarlarımızın, bu toplum bilinci ve sorumluluğu gerektiren konuda, daha üst düzeyde eğitim almaları ve Türkiye’deki mimarlık okullarınin cevre konularina daha cok egilmeleri gerekeiyor.

Bu yüzyılda artık, sadece sanayi tesislerinde ve şehirlerimizde ne kadar sera gazı ürettiğimiz değil, birey olarak da çevre kirliliğine ne ölçüde sebep olduğumuz da önemli hale gelmiştir. Kullandığımız arabadan, sıktığımız parfüme, tükettiğimiz suya ve elektriğe, lüzumundan fazla ısıttığımız veya soğuttuğumuz binalara kadar, hayatın her alanında çevreye verdiğimiz zararı farkında olmamız, çocuklarımıza temiz bir yarın bırakma sorumluluğumuzun geregi. Eminim, hepimiz bu sorumluluğu aldığımız gün ancak, bir şeyler değişmeye başlamış demektir.

i Jessica Noon, 2004, Biomimicry: Design Inspired by Nature. Kaynak:http://www.sustainablesarasota.com/Biomimicry.aspx

ii Robert Morris - Nunn AA (Architecture Australia) da CH2 ile bir yazi yayimlamistir (bkz. AA January/February. Vol 96, no 1, 2007)
Yazara Görüşlerinizi Bildirmek İçin
Buraya yazacağınız görüşleriniz, Arkitera Forum bölümüne yansımayacak, sadece yazara ulaşacaktır. * İşaretli alanlar mutlaka doldurmanız gereken alanları belirtmektedir.
Sizin:
Adınız, Soyadınız *
E-Posta Adresiniz *
Mesleğiniz *
Telefon Numaranız Adres seçimi:
Adresiniz
Mesajınız:

ÝPUCU: sayý sekiz, sayý altý, küçük harf "u", sayý sekiz, küçük harf "d", büyük harf "K"

Lütfen sol imajdaki resimde görülen dizgiyi yandaki kutucuğa giriniz.
Köşe Yazısı Arşivi
Dönem içindeki köşe yazarlarının listesi aşağıdadır. Yazısını okumak istediğiniz yazarı listeden seçiniz. Bütün yazarların listesini görmek için buraya tıklayınız