Tasarım Stüdyolarında Nasıl Konuşuyoruz?
Ayşe Şentürer’in, “Mimarlıkta, Estetikte, Tasarımda, Eğitimde, Eleştirel Yaklaşım” adlı kitabından öğrendim:
“1994-1995 güz yarıyılında, İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık bölümü’nün bazı Mimari Proje stüdyolarında” bir alan araştırması yapılmış. Bu araştırma kapsamında, “çeşitli stüdyolarda, stüdyo yöneticilerinin önceden izinleri alınarak, ders süresi boyunca”, hocaların ve öğrencilerin, tasarım konuları üzerindeki tartışmaları kaydedilmiş. Araştırmayı yapanlar, daha sonra, bu kayıtları inceleyerek, birtakım sonuçlara varmışlar.
Ama şimdi burada beni ilgilendiren, araştırmanın amacı ya da sonucu değil. Ben, az önce sözünü ettiğim kitapta yer alan ve tasarım stüdyolarında, hocalar ile öğrenciler arasında yapılan konuşmalarla, daha doğrusu o konuşmaların biçimiyle, üslûbuyla ilgileniyorum.
Bakınız stüdyolarda nasıl konuşuyorlar meslektaşlarımız ve öğrenciler:
Yani çok hareketli şu meselâ, çok böyle dikdörtgenine tamamladığın zaman tam bir şey, neden kare? Zaten karenin izlerini taşıdığı için kare diyorum, yani bunu üstten, onu tamamlamak gerekir […] Yani şimdi burada böyle bir sorun var yani bir şeyi düşünmek ve dökmek senaryosunu yapmak bir yerde daha kolay, daha zor çünkü niye? […] Yani o fonksiyon düzeni bana da biraz ters geldi, burada radyo, TV istasyonu yapmak ama bize her şey elimize hazır verildiği için. Onun için sen şey yaptın. Evet acaba çocuk müzesi filân yapsak daha mı doğru olurdu? […] Tamam mı, olabilir mi? En azından olabilir değil mi? Biraz fikir verin hocam yani […] Doğal olsun istiyorum ve doğal bir şeyin de tam bir geometriye oturtulması gerektiğini düşünüyorum. Yani dümdüz olsun istemiyorum meselâ veya böyle de olsun istemiyorum […] Buradaki üçgenlerden negatif bir doku oluşabilir. Burada o dolu insanları böyle de geçirtebilir, o tarafa da götürebilir. Şuradaki binanın çıkışından buraya da getirebilir […] Bir de bu acaba yükselsin mi böyle, daha aşağıda mı acaba kalsa, yani bu da öyle o da öyle […]”
Evet, işte böyle. İnanılır gibi değil, inanılmaz bir dil savrukluğu söz konusu. Ama demek ki, yine de anlaşabiliyorlar insanlar birbirleriyle.
İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü’ndeki tasarım stüdyolarında durum böyle de, başka okullarda, örneğin, Dokuz Eylül Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü’ndeki tasarım stüdyolarında başka türlü mü?
Sanmıyorum. Büyük bir olasılıkla, ben de öyle konuşuyorum stüdyolarda.
Bu konu üzerinde düşüneceğim.
Bu konu üzerinde düşünmeme dolaylı bir biçimde de olsa yardımcı olduğu, kapıyı araladığı için, Şentürer’e teşekkürler.
“Büyük Şey”
Fransız Edebiyatı’nın en eğlenceli yazarlarından biri olan Alphonse Daudet’nin,1868 yılında yazdığı yazı otobiyografik roman, “le petit chose” (Küçük Şey) adını taşır.
Sâmiha Ayverdi’nin kaleme aldığı bir yazının başlığı ise, “Büyük Şey”dir. Ayverdi’nin o yazısından öğrendiğimize göre, kimilerinin “Balyoz” olarak da adlandırdıkları “Büyük şey”, o zamanki İstanbul’un sayılı zenginlerinden Hâlit Efendi’nin Galata’da yaptırmaya kalkıştığı ve kentin en yüksek yapısı olmasını istediği bir binadır.
Acaba bu bina, Galata’nın neresindeydi? Eni boyu neydi ve ne kadardı yüksekliği? Galata Kulesi’yle ilişkisi nasıldı? Onu eziyor muydu, ezmiyor muydu? Gerçekten de, çok “büyük”, eski Galata’nın tepesine indirilmiş bir “balyoz” muydu?
Bu ve benzeri soruların yanıtşlarını bilemiyoruz. Zaten Ayverdi de, “Büyük Şey”den söz eden yazısında, “Babam, senelerce ‘Büyük şey’ diye, yarı alay, yarı tiksinti ile bahs ettiği, Galata’nın o en büyük binasının âkıbetini [sonunu] bildiyse bile bize anlatmamıştır” der.
Ama, “Büyük Şey”le ve Hâlit Efendi’yle ilgili şöyle bir bilgiye sahibiz: Binanın yapımı yarılandığında, Hâlit Bey, Ünion Sigorta’dan borç almak için girişimde bulunmuş ve Ayverdi’nin, yeterince parası olmasına karşın, neden böyle bir yola başvurduğuınu soran babasına şu yanıtı vermiş: “Öyle deme hakkı Bey […] Kendi cebimden yapıp bitirecek olursam, etrafımdakiler, servetim hakkında malûmat [bilgi] sahibi olurlar. Halbuki borç alır ve bunu onlara duyuracak olursam, ‘Biz onu Karun sanırdık, meğer kudreti bu kadarmış’ der ve benden borç para istemeye kalkışmazlar.”
Demek ki, bu Hâlit Efendi, zaman zaman, İstanbul gibi bir kenti balyozlayacak kadar kaba, zaman zaman ise, kendinden borç istenmesini, ilginç yöntemler kullanarak engelleyecek kadar ince düşünceli bir adammış.
Roark’ın Yanıtı
“Neden mimar olmak istiyorsun? Neden mimarlığı seçtin? Neden mimar oldun?”
Bu ve benzeri sorular, çeşitli ortamlarda sık sık sorulur.
Bunlara verilen yanıtlar çeşit çeşittir, farklı farklıdır.
Ben bu kısa yazımda, yalnızca, Roark’ın Cameron’a verdiği yanıta değineceğim.
Roark ve cameron, Ayn Rand’ın çok sevdiğim, her mimarın mutlaka okuması gerektiğine inandığım “The Fountainhead” adlı romanının baş kahramanlarından olan iki mimardır.
Dilimize, “Pınar” ve “Hayatın Pınarı” başlıklarıyla çevrilen bu romanın bir yerinde, yaşlı mimar Cameron ile genç mimar Roark arasında şöyle bir konuşma geçer.
“Mimar olmaya ne zaman karar verdin? / On yaşımdayken. / İnsanlar hayatta ne yapmak istediğini o yaştayken bilmez. Bazısı hiçbir zaman bilmez. Yalan söylüyorsun / […] neden karar verdin mimar olmaya? / O sıra nedenini bilmiyordum. Ama aslında Tanrı’ya hiçbir zaman inanmadığım için. / Saçmalama. Akla uygun bir şey söyle. / Çünkü bu dünyayı seviyorum. Tek sevdiğim O. Üstüne konulmuş şekilleri sevmiyorum. Onları değiştirmek istiyorum.”
“Dünyanın üstüne konulmuş şekiller” binalar olsa gerek. Roark mimar olduğuna göre, öyle olmalı. Ama bu deyime daha geniş bir anlam da verilebilir. Örneğin, insanlar da, “dünyanın üstüne konulmuş şekiller” olarak görülemez mi?
Bence görülebilir.
Bu durumda, Roark’un, dünyayı değiştirmek için mimar olmak istediği sonucuna varamaz mıyız?
Bence, elbette ki varabiliriz.
Ama hemen belirteyim ki, işler o zaman iyice karışır, çünkü o zaman, her şeyi yeniden yaratmaya, biçimlemeye girişen, bunu yapması gerektiğine ve yapabileceğine inanan mimarın, kendini tanrı gibi gördüğü savı gündeme gelebilir. Bu, çok ilginç, ama bir o kadar da karmaşık bir tartışmadır. Bu tartışmaya burada girmiyorum. Sözümü, yazımın ta başında da belirttiğim gibi, Cameron ile Roark arasındaki konuşmayla, işte o kadarla sınırlı tutuyorum.
Trenler, Garlar, Lokomotifler, Mimarlar
Trenin tarihi çok eskilere gitmez. Büyük İskender, Osman Gazi, Newton, yaşamları boyunca, hiç tren görmemişlerdir, hiç trene binmemişlerdir. Kanunî Sultan Süleyman ve Mimar Sinan da.
Bu insanlar trenle, bu ulaşım aracı onlar yaşarken henüz icat edilmemiş olduğu için tanışamamışlardır. Oysa, 26 Şubat 1786 – 2 Ekim 1853 yılları arasında yaşamış; “Manyetik olmayan bir iletkenin dönmesinin, manyetizma doğurduğunu keşfetmiş; ışığın dalga kuramının doğruluğunu kanıtlayan bir deney tasarlamış ve ışığın kutuplanmasına ilişkin yasaların bulunmasına yol açan araştırmalara katılmış” olan Fransız fizikçi Dominique François Jean Arago için aynı durum söz konusu değildir; çünkü o, trenin çağdaşlarından biridir. Evet, Arago yaşarken tren vardır Avrupa’da, Fransa’da, İngiltere’de. Ama, 1848 Şubat Devrimi’nden sonra kurulan geçici hükümette görev alarak, politikayla da ilgilenmiş olan bu koskoca bilim adamı, bu araca, insanların, orduların başarılarında çok büyük bir yeri olan, uzun mesafelere yürüme yeteneklerini yok ederek, onlara kadınsı birtakım özellikler kazandıracağı gibi, sudan nedenlerle karşı çıkmış, onu kötülemiştir.
Tren düşmanlığı konusunda, Arago yalnız değildir. Trene binmeyi, şu ya da bu nedenle sakıncalı bulanların tümünden burada elbette ki söz edemem. Ama, bir ikinci örnek olarak, trenle yolculuk yapanların, bir iklimden başka bir iklime hızla geçmelerinden dolayı, solunum yolları hastalıkları ile karşı karşıya kalabileceklerini, gebe kadınların ise çocuklarını düşürebileceklerini ileri süren Lyon Tıp Akademisi’ni gösterebilirim.
Zamanın mimarlarının, trenler hakkında neler düşündükleri konusunda bir araştırmam, dolayısıyla da bilgim yok. Ama demire, çeliğe pek sıcak bakmayan, bu malzemelerin zaferini simgeleyen Eiffel Kulesi’ni lânetleyen meslektaşlarımın, bu araçları pek fazla benimsediklerini sanmıyorum.
Öte yandan, mimarların, trenlerle, yeni bir yapı türü olarak gündeme gelen garlar dolayısıyla da belli bir ilişki içine girdiklerini söyleyebilirim. Bu mimarlardan biri olan Gottfried Semper, Zurich Garı yarışmasına, kömürlü lokomotiflerin, hamamlardakilere benzeyen dumanlar, buharlar çıkardığı ve böylece, tren garlarının Roma hamamlarını andırdığı kabulünden yola çıkarak gerçekleştirdiği bir tasarımla katılmış, ancak, anlaşılan, jürinin bu varsayıma, bu kabule pek sıcak bakmaması nedeniyle, ödül kazanamamıştır.
Az önce “lokomotif” sözcüğünü kullandım. Bu kullanımda belki de geç kaldım. Belki de söze lokomotiflerle başlamamalıydım, çünkü doğrusu ya, dün olduğu gibi, bugün de, tren demek, lokomotif demektir biraz da. Lokomotifsiz bir vagon dizisi, hiçbir yere gidemez, dolayısıyla da, hiçbir işe yaramaz.
Peki, trenlerin bu olmazsa olmaz birimleriyle mimarlık arasında birtakım ilişkiler var mıdır acaba?
Evet, böyle bir ilişki, çok yaygın, çok derin, çok zengin değildir ama, vardır. İşte bu savımı kanıtlayan birkaç örnek:
Fransız mimar Viollet-le-Duc, birçoklarının, lokomotifleri çirkin bulduklarını, kendisininse, onlardaki “vahşi enerjiyi” sevdiğini söylemiştir. Şu sözler ise, bir başka Fransız mimarın, Auguste Perret’nindir:
“Bir lokomotifin, yalnızca karakteri vardır; Parthenon ise, hem karaktere, hem de stile sahiptir. Bugünün en güzel lokomotifi, birkaç yıl sonra, metal yığını hâline gelecektir; oysa Parthenon şarkısını söylemeyi sürdürecektir.”
İngiliz mimarlık kuramcısı Fergusson’un “Historical İnquiry” (Tarihsel Araştırma) başlıklı kitabını okuduğumuzda da, lokomotiflerle karşılaşırız. O da, şimdilerde en mükemmel konumda olan lokomotiflerin, elli yıl sonra müzelik olacağı, orada, meraklılar tarafından seyredileceği inancındadır.
Öte yandan, bir tasarımcının, küçük bir çay kaşığından, kocaman bir binaya kadar, her şeyi tasarlayabileceğine, tasarlaması gerektiğine inanan Gropius’un, Bauhaus’un binasının yanı sıra bir lokomotif de tasarladığı unutulmamalıdır.
Son olarak, bir mimardan değil, bir yazardan, bir şairden, Türk Edebiyatı’nın en önemli temsilcilerinden biri olan Yahya Kemal’den, konumuzla, yani lokomotiflerle, binalarla ilgili, şaşırtıcı ve ilginç bir alıntı:
“Şehrin [Sofya’nın] göbeği addedilen meydanında yeni kilise yükseliyor. İriyarı, Rus kilise mimarisinden mülhem bir ûcûbe. Önce yaldızlı bir çan kulesi arkada yine yaldızlı asıl kubbe. Bu kubbelerin yaldızı Sofya civârının her tarafından parıl parıl sırıtıyor. Bu kiliseyi yandan görünce, hareket etmiş muazzam bir lokomotif zannedersiniz.”
Bütün yorumları forumda okuyun!
Bütün yorumları forumda okuyun!





