Köşe Yazısı

Mimarca Değinmeler 4

Yazan: Gürhan Tümer Tarih: 25 Mayıs 2006
Balina Kemikleriyle Mimarlık Yapmak
Balinalar tuhaf yaratıklardır. Bu hayvanlar, balıklar gibi hep denizdedirler ama, balık değildirler. Balıklardan farklı olarak, suda nefes alamazlar, havaya gereksinim duyarlar. Sonra, bu hayvanların kimilerinin boyu 30 metreye, ağırlığı 150 tona yaklaşabilir. O kadar iridirler. O nedenle de, bence onları dinozorlara benzetebiliriz.

Bilimsel adı “Odontoceti” olan dişli balinalar, “Ziphiidae” denilen gagalı balinalar, katil balinalar, mavi balinalar, beyaz balinalar vardır.

Amerikalı yazar Herman Melville, “Moby Dick” adlı romanında, bir beyaz balinanın ve o balinadan öç almak için yanıp tutuşan, “Ahab” adlı çılgın bir kaptanın öyküsünü anlatır. Bu öykü, bir savaş öyküsüdür. Mina Urgan’ın dediği gibi, “Ahab ile Beyaz Balina arasında üç gün süren kıyasıya savaşı, Beyaz Balina kazanır, gemiyi batırır, Ahab Kaptan’ı da, tayfasını da öldürür.”

Urgan, Melville’in bu romanını tanıttığı yazısının bir yerinde de şöyle der:

“‘Pequod’ adlı bir balina gemisinin son yolculuğunu, balinaların nasıl avlandıklarını, geminin sonunda nasıl battığını anlatan ‘Moby Dick’, ilk bakışta, denizlerde geçen bir serüven romanı sanılabilir. Ne var ki, insan ‘Moby Dick’i okudukça, okuduklarını düşündükçe, kitabın derinliğini, gerçek anlamını sezmeye başlar. Bu derinliği, bu gerçek anlamı sezmeyenler ise, balina avıyla ilgili, heyecanlı bir öykü olarak, gene de ‘Moby Dick’in pekâlâ keyfini çıkarabilirler.”

Peki ben nasıl okudum bu kitabı?
Ben, “Moby Dick”i, yaşamımın, burada açıklamak istemediğim çok özel bir döneminde, keyfini çıkararak, ama aynı zamanda da, mimar olduğumu hiç unutmaksızın okudum ve böyle yapınca da, balinalarla, daha doğrusu, balinaların kemikleriyle mimarlık arasında birtakım ilişkilerin bulunduğunu gördüm. Aşağıdaki satırlarda, bu konudan, somut örnekler vererek, daha ayrıntılı bir biçimde söz açacağım.

İlk örnek, romanın “Kutlu Noel” başlığını taşıyan XXII. bölümünde, Kaptan Ahab’ın gemisi Pequod’un güvertesine, demir atınca kurulan, demir almadan hemen önce kaldırılan çadırdır. Bu çadır, balina kemiğinden yapılmıştır.

Melville’in romanının LXXIV. ve LXXV. bölümlerinin başlıkları, sırasıyla, “Güney Balinasının Başı - Bir Karşılaştırma” ve “Kuzey Balinasının Başı - Bir Karşılaştırma”dır. Yazar, bu bölümlerde, balinanın kulaklarının, “katedral kapılarının kemerleri kadar geniş”, olduğunu; ağzının içinin de, bir Kızılderili çadırının içine benzediğini yazar.

“Moby Dick”i okumayı sürdürdüğümüzde, balinanın “kocaman bir tütün tabakasına benzeyen alt çenesinin, testereyle dilim dilim kesildikten sonra, ‘yapı keresteleri gibi’ birbirinin üzerine” konulduğunu öğreniriz.

Melville, romanının bir başka yerinde de, Romalılar’dan kalan eski duvarların yapısının, balinanın kuyruğunun yapısına çok benzediğini, bu kuyruğun, sağlamlığını bu özelliğine borçlu olduğunu söyler.

Balina kemiklerinin mimari amaçlarla kullanıldığına ilişkin bilgilere, yalnızca Herman Melville’in “Moby Dick”nde değil, daha başka kaynaklarda da rastlamaktayız.

Bunlardan biri, Melville’in “Berberistan gezgini, saygıdeğer” olarak nitelediği Afrikalı Leo’dur. Leo, “Deniz kıyısına yakın bir yerde, kirişleri ve mertekleri balina kemiğinden bir tapınak var” diye yazmıştır.

Şu satırlara ise, 1304- 1368 yılları arasında yaşamış ve yaşamının 28 yılını, yani neredeyse yarısını, Mısır’dan İspanya’ya, Hindistan’dan Çin’e, pek çok yeri dolaşarak geçirmiş olan ünlü Arap gezgin Ebû Abdullah Muhammed İbn Battûta Tanci’nin Seyahatname’sinde rastladım:

“İkinci gün Hâsik Limanı’na ulaştık. Orada balıkçılıkla uğraşan Araplar oturuyordu […] Yörenin ahalisi evlerini balık kemiğinden, tavanlarını da deve kemiğinden yapmış.”

Didascalo Haklı mı?
Piranesi’nin, platonik, daha doğrusu, Sokratik bir diyalog biçiminde kaleme aldığı “Parere” adlı yapıtının kahramanlarından biri olan ve aslında, Piranesi’yi simgeleyen Didascalo, mimarlığın, eleştirmenleri değil, halkı hoşnut etmek için yapıldığını söyler.

Hem doğru, hem yanlış, ne tam doğru, ne tam yanlış olan, bu nedenle de, insanı ortada bırakan deyişlerden biri bu.

Öyle ya, yaptığınız binalardan, düzenlediğiniz mekânlardan, halk, yani büyük çoğunluk hoşnut değilse, ne anlamı, ne önemi var kendilerinin eleştirmen olduğunu söyleyen üç-beş kişinin size alkış tutmasının?

Ama öte yandan, şöyle düşünmek de var: Acaba ne kadar doğru, kimileri gerçekten bilgili olan eleştirmenlere sırt çevirmek, onların söylediklerine sokaktaki adamın yargılarına dayanarak aldırmamak?

Anneanneler, Kaynanalar, Mimarlar
Bir zamanlar, Abdi Güzer, “Anneannem ve Mimarlık” başlıklı bir yazı yazmıştı. Güzer, o yazısında, öğrenciyken, mimarlıktan hiç anlamayan, ama torununu çok seven anneannesinin, onun yaptığı çizimleri, maketleri,her şeyi, her mimari ürünü, sorgusuz sualsiz, kayıtsız şartsız çok beğendiğini söylemişti ve bu davranışı, “Anneanne Sendromu” olarak adlandırmıştı.

Haklıdır Güzer. Gerçekten de, öyle bir sendrom vardır; gerçekten de, anneanneler çok severler torunlarını ve eğer mimarsalar o torunlar, anneanneler çok severler, çok beğenirler onların yaptıkları binaları.

Ne mutlu anneanneli mimarlara.

Ama bir de bunun tam tersi, tam karşıtı olan bir başka sendrom vardır. Bu sendrom, birinin yaptığı hiçbir şeyi, bu arada hiçbir binayı, onu yapanın o kişi olması nedeniyle, salt bu nedenle, hiçbir zaman beğenmeme biçiminde kendini gösterir. Ben bu sendroma “Kaynana Sendromu” diyorum.

Zavallı kaynanalı mimarlar.

Bu durumda ne yapmalıdır insan?

Bence en iyisi, en doğrusu, anneannenin övgülerine de, kaynananın yergilerine de pek kulak asmamaktır.

Bir Şair ve Bir Mimar Tanımı
Kime şair denir, kime mimar?

Eğer enine boyuna, derinlemesine düşünmeden, çabucak yanıtlarsanız, bu soru zor bir soru değil. “Şiir yazana şair, bina yapana mimar denir” deyip, işin içinden çıkabilirsiniz.

Oysa, asıl adı Amandine-Aurore-Lucile Dupin olan; ama edebiyat dünyasında, ilk kez “İndiana” başlıklı romanında kullandığı takma adla “George Sand” olarak tanınan Fransız yazarı, bir başka romanında, “Şeytanlı Göl”de, “Şiirden soylu hazlar alan bir insan, yaşamı boyunca tek bir dize yazmamış olsa bile, yine de şairdir” demiş.

Neden olmasın? Bence olabilir. Şairin tanımlarından biri de bu olabilir. Hele beş para etmez şiirler yazanların da kendilerini şair saydıkları bir dünyada, öyle şairler beni hiç mi hiç rahatsız etmezler.

Belki ben de o şairlerden biriyimdir.

Mimar olduğum, uygulamaya pek yakın durmayan, kuramsal çalışmalar yapan bir mimar olduğum ise kesin.

Bu nedenle olsa gerek, yukarıda söylediklerimi mimarlık alanına taşıyarak,George Sand’ın cümlesini, “Mimarlıktan soylu hazlar alan bir insan, yaşamı boyunca tek bir bina yapmamış olsa bile, yine de mimardır” biçiminde değiştirmeyi öneriyorum.

Olmaz mı? Bence olabilir. Bence, böyle de tanımlanabilir mimarlık. Hele çarpık- çurpuk, çürük- çarık binalar yapanların mimar sayıldıkları bir dünyada, kimilerinin, salt “mimarlıktan soylu hazlar” aldıkları için mimar sayılmaları, beni hiç rahatsız etmez.

“Mimar Kemalettin’in Yazdıkları” Üzerine
“Ayinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz” derler. Bu sözü, söyledikleriyle yaptıkları, sözleriyle eylemleri, kuramlarıyla uygulamaları birbirini tutmayan, öyle konuşup, öyle yazıp, böyle davrananlar için söylerler.

Yukarıdaki deyiş, bu tutarsızlığa getirilmiş bir çözüm önerisidir. Ancak, bu, tartışmalı bir öneridir, çünkü taraflıdır, çünkü işi esas almaktadır, asıl olanın iş olduğu kabulünden yola çıkmaktadır.

Oysa, başka biri de çıkıp, pekâlâ şöyle diyebilir: “Ayinesi lâftır kişinin, işe bakılmaz.”

Elbette ki, bu sav da tartışmaya açıktır. Ama, “lâfın”, yani sözün de küçümsenmemesi gerektiğini vurguladığı, anımsattığı, böylece bir denge sağladığı için, bence önemlidir.

Bütün bunları, İlhan Tekeli ile Selim İlkin’in derlediği, Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı’nın yayınladığı, “Mimar Kemalettin’in Yazdıkları” adlı kitabı yeniden okurken düşündüm.

Kimi kitapları belli aralarla yeniden, yeniden okumak iyi oluyor, çünkü her okuyuşunuzda, yeni bir şeyler bulabiliyorsunuz.

Yukarıda adını andığım kitap için de öyle oldu. İlk okuduğumda fark etmemiştim; oysa şimdi, başlıktaki “Yazdıkları” sözcüğünün çok önemli olduğunu düşünüyorum, çünkü birçokları, bir mimarın “yazdıklarından” çok, “yaptıklarının” önem taşıdığına inanırlar ve “Ayinesi binalardır mimarın, lâfa bakılmaz” deyimini uygun bulurlar.

“Mimar Kemalettin’in Yazdıkları”nda, bu mimarın lâfıyla işi arasındaki tutarsızlıklara ilişkin birkaç örneğe rastlanmaktadır. Sözgelişi, adı geçen mimar, 1917 yılında kaleme aldığı ve “Yeni Mecmua”da yayınlanan, “Medeni İhtiyaçlar- İstanbul Şehrinde Muvasala [Ulaşım] Temini” başlıklı makalesinde, “apartman usulünün hava ve ziya [ışık] nokta-i nazarından-inşâ ve iktisat şartlarına muvafık olsa bile-münferid hâne [ev] usülüne müreccah [yeğlenir] olmadığı tahakkuk etmiştir” diyerek, apartmanlara karşı bir tavır sergilemiş; ama 5 yıl sonra, Lâleli’de, 135 daireli Harik Zedegân Apartmanları’nı yapmıştır. Yazdığı, “Fenn-i Mimari” adlı ders kitabının bir yerinde, “Tarıfat-ı sabıkadan müşteban [aşikâr, açık] oluyor ki, bir meslek kendine aid olan zamandan beri gayr-i kabil-i tefrikdir [ayrılması olanaksızdır]. Yani madem ki o zamanlarda intişar etmiştir [oluşmuştur], pek çok sonraları da kabil-i tatbik olamayacağı bedihidir [açıktır]. İşte bunun içindir ki, meslek-i atikayı [eskiyi] doğrudan doğruya kopya ederek, ebniye-i cedideye [yeni] binalara tatbik etmekten her halde çekinmelidir” demiştir ama, öte yandan da, başını çektiği Birinci Ulusal Mimarlık Akımı çerçevesinde, Osmanlı ve Selçuklu motiflerini, kubbeyi, kemeri, eklektik olarak kullanmakta bir sakınca görmemiştir.

Her şey bir yana, çeşitli mimarların, “yaptıkları” ile “yazdıklarını”, ayrı ayrı kitaplarda toplamak ilginç bir fikir gibi geliyor bana.

Bu kitapların kalınlıkları, mimardan mimara değişecektir. Örneğin, “Le Corbusier’nin Yaptıkları” başlıklı kitapla, “Le Corbusier’nin Yazdıkları” başlıklı kitap, birbirinden çok farklı olmayacaktır. Mies van der Rohe’nin ise, yazdıkları yaptıklarından azdır.

Örnekler daha da çoğaltılabilir. Ama bence en ilginç örnek Mimar Sinan’dır. Şöyle ki: Bu dünyaca ünlü mimarın “Yaptıkları”, en kocaman kitaplara bile sığmaz ama, “yazdıkları”, bir tek sayfayı bile doldurmaz.

İkinci El Mimarlık
Masanın, iskemlenin, pantolonun, ceketin, çamaşır makinesinin, arabanın, hemen her şeyin ikinci eli olabilir.

Mimari yapıtların da.

Örnekse, diyelim ki, 15 yıl önce yapılan ve 15 yıl boyunca, onu yaptıran kişi tarafından kullanılan bir ev, satılığa çıkarılıyor. O evi satın alan kişi, ikinci el bir ev satın almış olmaz mı?

Buna hem benzeyen, hem de hiç benzemeyen, çok farklı olan bir başka örnek: Bana sorarsanız, Osmanlılar için, Ayasofya ikinci el bir binadır, çünkü Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye çevrilmeden önce, Bizanslılar tarafından, uzun süre kilise olarak kullanılmıştır.

İkinci el mimarlığın, Viollet-le-Duc’un bir yazısında değindiği bir başka türü daha vardır. Bu tür “revival” ya da “canlandırmacılık” kavramıyla yakından ilişkilidir. Daha bir somutlamak gerekirse, 18. yüzyılda, bir banka ya da bir meclis binasını, 11., 12. yüzyıllarda bol bol kullanılmış olan Gotik Stil’de tasarlarsanız ya da 20. yüzyılda, Sinan camilerini taklit eden camiler yaparsanız, daha önce kullanılmış, hem de yüzyıllar boyunca, pek çok kullanılmış olan bir mimari stili alıp, bir kez daha kullandığınız için, ikinci el mimarlık yapmış olursunuz.Yazara Görüşlerinizi Bildirmek İçin
Buraya yazacağınız görüşleriniz, Arkitera Forum bölümüne yansımayacak, sadece yazara ulaşacaktır. * İşaretli alanlar mutlaka doldurmanız gereken alanları belirtmektedir.
Sizin:
Adınız, Soyadınız *
E-Posta Adresiniz *
Mesleğiniz *
Telefon Numaranız Adres seçimi:
Adresiniz
Mesajınız:

ÝPUCU: küçük harf "u", küçük harf "y", büyük harf "U", büyük harf "H", sayý beþ, sayý dört

Lütfen sol imajdaki resimde görülen dizgiyi yandaki kutucuğa giriniz.
Köşe Yazısı Arşivi
Dönem içindeki köşe yazarlarının listesi aşağıdadır. Yazısını okumak istediğiniz yazarı listeden seçiniz. Bütün yazarların listesini görmek için buraya tıklayınız