Filozoflar ve Evler
İnsanoğlunun tasarladığı, inşa ettiği, kullandığı ilk binanın, bir kültür merkezi, bir çimento fabrikası ya da bir okul olmadığı apaçık.
O ilk binanın, bir ev olduğu da, öyle.
Sonra, yeryüzündeki evlerin sayısının,bütün öteki bina türlerinin, camilerin, katedrallerin, parlamento binalarının sayısından çok fazla olduğunu da, bu konuda herhangi bir bilimsel araştırma yapmamış olmama karşın, çok iyi biliyorum.
İşte, diyelim ki, bütün bu nedenlerden dolayı, bu “Mimarca Değinmeler”de, evlere “değineceğim”.
Ev, herkesi doğrudan ve yakından ilgilendirdiği için, “ev edebiyatı” bir deryadır, bir okyanustur. Ele aldığı konulara, şöyle bir “değinmekle” yetinen böyle bir yazıda, evi enine boyuna irdeleyemeyeceğimi düşünerek kalemime bir sınır koydum.
Bu sınırın dışında kaldıkları için, Türk Evi’nden de, Wright’ın Şelâle Evi’nden de, Philip Johnson’un Cam Ev’inden de, çılgın imparator Neron’un, Roma’nın İ.S.64 yılında geçirdiği büyük yangından sonra kendisi için yaptırdığı ve kentin neredeyse yarısını kaplayan Domus Aurea’dan da, yani Atın ev’den de, geceyarıları insanları tir tir titreten perili evlerden de söz etmeyeceğim. Bu yazımda, Behçet Necatigil’in evlerle ilgili o güzelim şiirlerine; Le Corbusier’nin, evi neden bir “makine” olarak nitelediğine ilişkin tartışmalara da yer ayıramayacağım.
Peki, o zaman bu “Mimarca Değinmeler”de, evin nesine neresine, “değineceğim”?
Bu yazımda, başlığından da anlaşılacağı üzere, ev kavramıyla ya da evlerle şu ya da bu biçimde ilgilenmiş olan filozoflardan, onların birkaçından söz açacağım; onların bu en yaygın bina türüne nasıl baktıklarını örneklerle ortaya koymaya çalışacağım.
İşe en eski filozoflardan başlamak iyi olurdu. Ama bunu yapamıyorum, çünkü, Ege Denizi’nin doğu yakasında, yani bizim Batı Anadolu’da, o zamanki adı İonya olan Ege’de yaşamış ilk filozoflar, Thales, Anaksimandros, Anaksimenes gibiler, doğa filozoflarındandır; o nedenle de, evler üzerine herhangi bir düşünce üretmemişlerdir.
O zaman ben de hemen, Ege Denizi’nin batı yakasına geçip, Hesiodos’u konuk ediyorum. İ.Ö. 800’lerde yaşadığı sanılan bu kişi, Platon gibi, Aristoteles, Descartes, Kant, Hegel gibi bir filozof değildir. Onun felsefesi, öyle derin, o kadar “sofistike” değildir. Onun felsefesi, “hayat felsefesidir”. Bu bakış açısıyla yazdığı, “İşler ve Günler” adlı kitabının bir yerinde, okuyucuya, erkek okuyucuya, “Bir evin olsun, bir karın, bir de öküzün” diye öğüt verir.
Felsefe tarihinin vazgeçilmezlerinden biri olan Platon’un da, “Her insan, ölmeden önce, şu dört şeyi yapmalı: Bir ağaç dikmeli, bir oğlan çocuğu babası olmalı, bir ev yapmalı ve bir kitap yazmalı” dediği söylenir. Görüldüğü gibi, bu iki öğütte, ev öğesi ortaktır.
Ama Platon’un evlerle olan ilgisi bu kadarla sınırlı değildir. O, son kitabı “Nomoi”de “Yasalar”, bir kenti çeviren surların, o kentte oturanları rehavete sürükleyeceği gibi çok da yaygın olmayan bir gerekçeyle, zararlı olduğunu belirttikten sonra, evlerin, “Kentin tümü tek bir sur gibi” olacak biçimde yan yana gelmesi gerektiğini söyler ve sonra da, şunları ekler:
[…] Bütün evler bir örnek, düzenli ve korumaya uygun olarak, sokaklara sıralansın; kentin tek bir ev gibi görünmesi hiç de fena değil”.
Bir kentte, “bütün evlerin bir örnek” olması, oldukça sık rastlanan bir istektir. Thomas More’un “Ütopya” ’sından, Etienne Cabet’nin ütopyasına kadar, birçok kitapta, bu mimari anlayışa rastlamaktayız.
Platon’dan yüzyıllar sonra, 31 Mart 1596’da, Fransa’da, La Haye Touraine’de doğan, İsveç Kraliçesi’nin daveti üzerine gittiği Stockholm’un sert kış koşullarına dayanamayıp, 1 Şubat 1650’de, bu kentte ölen ve en az Platon kadar önemli bir filozof olan René Descartes’da, aynı kanıdadır. “Cogito, ergo sum” (Düşünüyorum, öyleyse varım) özdeyişiyle, pek çok kişi tarafından tanınan bu filozof, rasyonalist bir yaklaşımla kaleme aldığı “Discours de la méthode pour bien conduire sa raison et chercher la verité dans les sciences” (Aklını İyi Kullanmak ve Bilimlerde Doğruyu Bulmak İçin Yöntem Üzerine Konuşmaz”) adlı başyapıtında, savını kanıtlamak için, sık sık mimarlığa başvurur, mimari yapıtlardan, özellikle de evlerden yararlanır.
Descartes’dan, Platon’un hemen arkasından söz açmamın nedeni, onun da, tıpkı öteki gibi, bir kentteki binaların, bu arada evlerin de, tek bir mimar tarafından ve birbirinin tekrarı olarak tasarlanmış olmasını, Tanrı’nın tekliği kavramıyla kıyaslayarak, şu sözlerle savunmasıdır:
“[…] Çoğu zaman, ayrı ayrı ustaların elinden çıkmış, birçok parçadan kurulu yapıtlarda, bir ustanın tek başına meydana getirdiği yapıtlardaki kadar mükemmellik yoktur. Nitekim, bir mimarın tek başına kurduğu yapıtların, birçok mimarın başka amaçlarla yapılmış eski duvarlar üzerinde bazı değişikliklerle yapmaya çalıştığı yapılardan daha düzenli olduğu görülür”.
İşte bu filozofun, “bütün bilgileri bir yana bırakıp, her şeyi yeniden kurmaya girişmek” diye özetleyebileceğimiz felsefi ilkeyi açıklayabilmek için yararlandığı, ev odaklı bir benzetme:
“[…] Nasıl ki oturduğumuz evi yeniden yapmaya başlamazdan önce onu yıkmak, malzeme biriktirmek ve mimar bulmak ya da bizzat mimarlık yapmak ve ayrıca, dikkatle onu çizmek yetmez de, aynı zamanda bu işle uğraşırken, rahatça oturulabilecek bir ev de bulmak gerekise; tıpkı bunun gibi, aklım beni yargılarımda kararsız olmaya zorlarken, davranışlarımda kararsız kalmamak ve böylece elimden geldiği kadar mutlu yaşayabilmek için, kendime üç ya da dört ilkeden ibaret, geçici bir ahlâk oluşturdum.”
Burada sözü Descart’tan alıp, zaman içinde bir geriye dönüş yaparak, yine Antik Çağ’a geleceğim ve o dönemde yaşamış olan Platon’un öğrencisi Aristoteles’e vereceğim. Hemen hemen her konuyla ilgilenmiş olan bu filozof, “Politika” adlı kitabında, şöyle der:
“Yapımcısının en iyi ya da tek yargıç olmadığı birtakım işler vardır. […] Hemen akla geliveren bir örnek, ev yapımı; yapıcı, elbette bir ev üstüne karar verebilir; fakat ondan daha iyi bir yargıç, ister ev sahibi olsun, ister kiracı, evi kullanan olacaktır.”
Bu metindeki “yapıcı” sözcüğünün “mimar” anlamında kullanıldığını düşünebiliriz.
1561-1626 tarihleri arasında, hayli maceralı bir yaşam sürmüş olan İngiliz filozofu Sir Francis Bacon’un yazdığı denemelerden biri, “Yapılar Üstüne” başlığını taşır. Bu deneme, “Evler, içinde yaşamak için yapılır, seyredilmek için değil; bu bakımdan, kullanışlılığa güzellikten daha çok önem verilmeli” sözleriyle başlar.
Gaston Bachelard ise, bilinçaltında, ruhun derinliklerinde, imgelerin arasında dolaşan bir filozoftur. Mekânlardaki şiirselliğin de peşine düşen bu filozof, “ La poétique de l’espace” (Mekânın Poetikası) adını taşıyan kitabında, eve, ev kavramına, ev imgesine de, bu açıdan yaklaşır ve bu kavram, bu imge açısından yaklaştığı bu bina türü için şöyle sözler söyler:
“Ev, düşü barındırır, düş kuranı korur; ev, dinginlik içinde düş kurmamızı sağlar […] Ev olmasaydı, insan dağılıp giderdi. Ev, insanı gökten inen fırtınalara karşı olduğu gibi, yaşamında yaşadığı fırtınalara karşı da ayakta tutar. Aynı zamanda hem beden, hem ruhtur. İnsan varlığının ilk evrenidir”.
Bachelard, ev üzerine, hepsi de birbirinden ilginç daha başka şeyler de söyler ama, eşitliği bozmamak için, konuya ilgi duyanları, onun az önce adını andığım kitabıyla, “Mekânın Poetikası” ile başbaşa bırakıp, sözü, sonradan Protestan olmuş bir Yahudi ailesinden gelen, bu nedenle de, Hitler’den kaçıp, İngiltere’ye, oradan da Amerika Birleşik Devletleri’ne giden ve bu koşullar altında, ister istemez karamsarlığa sürüklenen, bu karamsarlığını, “Auschwitz’den sonra artık şiir yazılamaz” diyerekten dile getiren Alman filozof Theodor W. Adorno’nun “Minima Moralia”sındaki evlere getireceğim. Şöyle der Adorno:
“Sözcüğün alışılmış anlamıyla barınak, [yani ev] artık imkânsızdır. İçinde büyüdüğümüz geleneksel evler çekilmezleşmiştir […] Bir “tabula rasa” üzerinde inşa edilen o modern, işlevsel konutlarsa, uzmanların zevksizler için imal ettiği, içlerinde yaşayanlarla hiçbir bağlantısı olmayan yaşama kutularıdır […] Ev, geçmişte kalmıştır […] Evler eski konserve kutuları gibi kullanılıp atılacak şeylerdir artık”.
Adorno, aynı yazının başka bir yerinde ise, bir başka Alman filozofun, Nietsche’nin “Şen Bilim” adlı kitabına değinir ve bu filozofun, “Ev sahibi olamamam, iyi talihimin bir parçası bile sayılabilir” dediğini belirttikten sonra, ekler:
“Bugün […] kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi ‘evimizde’ hissetmemek, ahlâkın bir parçasıdır.”
Martin Heidegger’in felsefesi ise, çok önem verdiği “baun” kavramı dolayısıyla, genelde mimarlıkla, mekânla, özelde ev mekânıyla, daha sıkı, daha köklü bir ilişki içindedir. Gerçekten de, Yüksek Almanca’daki “baun”, İngilizce’deki “to dwell”, sözcüklerinin Türkçe’deki karşılığı “ikâmet etmek”tir. Heidegger’e göre, ikâmet etmekle varolmak, aynı şeydir. Öte yandan, ikâmet edilen yerin, bir ev olduğu dikkate alındığında, ev kavramının, bu Alman filozofunun felsefesinde nasıl bir yer tuttuğunun daha iyi anlaşıldığı yadsınamaz.
Buraya kadar, hep yabancı filozofların ev üzerine neler düşündüklerinden, bu en yaygın, insana en yakın mimari yapıta, nasıl baktıklarından söz açtım.
Ama, bizim felsefecilerimizin arasında da, bu konuya ilgi duymuş, onu çok değişik biçimlerde ele almış olanlar bulunmaktadır.
Bu gibilere örnek olarak, Nermi Uygur’u gösterebiliriz. Felsefe eğitimi almış olan Uygur, yaşamı boyunca edebiyata da ilgi duymuş, birçok deneme yazmıştır. Bu denemelerden biri, düpedüz “Ev” başlığını taşır. “Her yapı ev değildir. Evce bir yönü vardır yine de her yapının” gibi, çelişkili, dolayısıyla da, çarpıcı bir cümle ile başlayan bu deneme, ev konusunu ayrıntılı bir biçimde işler.
Ömer Naci Soykan’ın kaleme aldığı “Ev Üstüne Felsefece Bir Deneme” de, adından da anlaşılacağı üzere, bu yazının konusuyla doğrudan ilgilidir.
Prof. Dr. Nihat Keklik ise, felsefe ile mimarlık arasında bir benzerlik ilişkisi kurar. Keklik’e göre, felsefe, birinci katında İlkçağ, ikinci katında Hıristiyan ve Ortaçağ, üçüncü katında İslâm, dördüncü katında Yeniçağ Felsefesi’nin oturduğu; ileride belki de beşinci katı inşa edilecek bir binaya […] benzer. Bu metindeki “bina”, bir ev ya da daha doğrusu, dört katlı bir apartman olarak kabul edilebilir.
Bu “Mimarca Değinmeler”de, evlere, filozofların, felsefecilerin gözlükleriyle baktım, başka bir gözlük kullanmadım. Böyle yaptım, çünkü yine ta başta, böyle yapacağımı, vurgulayarak belirtmiştim.
Ama, şimdi, “Filozoflar ve Evler”i bitirmek üzereyken, birdenbire, L. Vlasov ile D. Trifonov’un ortaklaşa yazdıkları ve TÜBİTAK’ın yayınladığı ve yıllar önce okuduğum “107 Kimya Öyküsü” adlı ilginç kitabı anımsadım ve yazımın son bölümünde, o kitapta yer alan ve bir bilim adamının, bilimsel bir buluşu bir eve benzetmesini anlatan öyküyü özetlememin, kimseye bir zarar vermeyeceğine; tam tersine, konuyu, başka boyutlara taşıyarak, belli bir yarar sağlayacağına kara verdim.
Az önce adını andığım kitaptan, “107 Kimya Öyküsü” ’nden aldığım şu birkaç satırın, beni amacıma ulaştıracağına inanıyorum:
“Mendeleyev’in Elementlerin Periyodik Sistemi […] yeryüzünde bulunan ya da insanoğlu tarafından yapay olarak üretilmiş yüz küsur kimyasal elementin davranış kurallarının kodlanmış bir şekli, elementlerin Büyük EV’ini yöneten bir kurallar bütünüdür”. […]
“Bu eve bir göz attığımızda, birçok şey açıklığa kavuşur. İlk duygu bir tür şaşkınlık; büyük, uzun binaların ortasında aniden, acayip ama zarif bir mimariye sahip bir ev gördüğümüzde hissettiklerimize benzer bir şeydir”. […]
“Mendeleyev Çizelgesi’nin ilk katında ya da ilk periyodunda yalnızca iki oda veya kutu vardır. İkinci ve üçüncü katların her birinde sekiz, bundan sonraki iki katta ise (dördüncü ve beşinci) tıpkı bir oteldeki gibi onsekiz oda vardır. Alttaki ikisinde (altıncı ve yedinci) otuzikişer oda bulunur. Böyle bir yapıyı, daha önce hiç gördünüz mü?”Yazara Görüşlerinizi Bildirmek İçin





