Büyük Evler – Küçük Evler
Masallarda, 40 odalı, 70 odalı evlerden söz edilir. Bu kadar odası bulunan bir evin, insanı şaşkınlığa sürükleyecek kadar büyük bir ev olduğu besbellidir. Ama nasıl ki, akıl akıldan, el elden üstündür, tıpkı öyle, kimi büyük evler, daha da büyüktür.
Örneğin, Virginia Woolf, fantastik ve mizahi romanı Orlando’da, aynı adı taşıyan kişinin, 365 yatak odalı bir evde doğduğunu yazar.
İ.S. 64 yılında Roma’da çıkan ve kentin çok büyük bir bölümünü yakıp kül eden yangından sonra, Neron’un, kendisi için yaptırmaya kalktığı “Domus Aurea”, yani “Altın Ev”in kaç odalı olduğunu bilmiyoruz, ama bu yapının, Roma’nın büyük bir bölümünü kapsayan çok büyük bir yapı olduğunu biliyoruz.
Bu özellik, yalnızca İmparator Neron’a ve onun Altın Ev’ine özgü değildir, daha yaygın bir uygulamadır. Eğer öyle olmasaydı, “Yaşlı” lâkabıyla anılan Romalı yazar Gaius Plinius Secundus, Naturalis Historiae başlıklı ansiklopedik yapıtında, Roma İmparatorları’nın oturma odalarının, fethettikleri kimi ülkelerden büyük olduğunu yazmazdı.
Bir de, görgüsüzlerin, sonradan görmelerin, hacıağaların, kara para aklayanların yaptırdıkları, gösterişli, ama “kitsch” ve gereğinden büyük evler vardır.
Bunların tam karşısında ise, doğal olarak küçük evler yer alır.
Bir evin büyük bir ev sayılabilmesi için, kaç metrekare olması gerektiğine ilişkin soruyu yanıtlamak ne kadar zorsa, bir evin küçük evler sınıfına girebilmesi için, kaç metrekare olması gerektiğine ilişkin soruyu yanıtlamak da o kadar zordur.
Ancak, bu belirsizlik, “küçük ev” kavramının oluşmasına, bu konuda belli bir söylemin gelişmesini engellememiştir.
Benim, oturup böyle bir yazı yazmamın nedeni ise, Turner Brooks adlı bir mimarın yaptığı küçük ev tasarımlarını içeren kitabına yazdığı önsözdür. Gaston Bachelard’ın, Mekânın Poetikası’nı çağrıştıran bir yaklaşımla kaleme alınmış olan bu yazıyı okuduğumda, “küçük ev”in, evet, hiç kuşkusuz, “büyük ev”in karşıtı olduğu, ama bu kadarla kalmadığı, onun, kendine özgü bir kimliğinin, kişiliğinin bulunduğu duygusuna kapıldım ya da bunun bilincine vardım. Brooks’un yazısının, beni etkileyen satırlarını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu Amerikalı mimar diyor ki:
“Küçük ev, bizim mimarlık tarihimizin peyzajı içinde çok geniş bir yer tutar. Büyük koruluklardaki, tomruklardan yapılmış Amerikan kulübesi, çayırlardaki ahşap strüktürlü ev, madencinin kayalık arazideki kulübesi, yol kenarındaki bungalov, “teepee” [Amerikan yerlisinin çadırı] ve “igloo” [Eskimo kulübesi] bilincimize sağlam bir biçimde yerleşmiştir. Çocukluğumuzda, yastıklarla yaptığımız ve ağaçlardan kurduğumuz evler de, küçük ev kavramına ilişkin ortak mirasımızın bir parçasını oluştururlar […]
“Yaşamım boyunca hep, kıvrıla kıvrıla sonsuzca uzanıp giden koridorları, derinliklere açılan, birbirlerinden uzak odaları saran labirentimsi mekânları, katları bulunan, gizemli ışık kaynaklarıyla aydınlatılmış şatolar tasarlamayı düşlemişimdir. Aklımın bir köşesinde, hep, büyükbabamın, büyükannemin oturduğu, Victoria Çağı evi vardı. […]
“Oysa, mimarlık yaşamım boyunca, benden çoğunlukla, anılarımdaki evin fakirleşmiş bir kalıntısı olan, son derece mütevazi evler tasarlamam istendi. Ben, böyle evler tasarlamaktan da heyecan duydum. […]
“[…]Küçük evin küçüklüğüyle ilgili ve gerçekten hârika olan bir şey vardır. Orada, peyzajın içinde, yalnız başına duran küçük ev, mimarlığın sunabileceği en hareketli imgelerden biridir. Geceleri, o, sıcacık parıldayan, pencerelerinden saçılan ışıkla, kocaman, karanlık peyzajın içinde kendine bir yer edinen, küçük, sımsıkı, dopdolu bir nesnedir.
“Küçük ev, en fazla ana öğelerle yapılmış ve temel barınak olan bina kavramıyla ilişkilidir. O, ana rahminin güvenli mekânıdır, tanıdıktır, koruyucudur ve rahattır. En doğrudan anlamıyla, küçük ev, bedenimizin bir uzantısıdır; onun duvarları, bizimle, daha az güvenli olan dış dünya arasında yer alan derimizin dış tabakasıdır. Peyzajın daha geniş mekânının karşı duran küçük bir binanın içinde bulunmak, insanda çok etkileyici ve tatmin edici bir etki yaratır. Bu duygu, ta çocukluk çağlarımıza, yağmurlu günlerde ters çevrilen iskemlelerin, masaların üzerine serilen battaniyelerle evler yaptığımız, bunların içine yastıklar koyduğumuz, onun, oturma odasının geniş mekânı içinde kuytu kalan; oradan bakıldığında, kendimize özgü gizli mekânın, bize, içinde arkadaşça oturulabilecek ve ulaşılabilir olan bir uzantısı gibi göründüğü günlere kadar gider […]
“Ben, küçük ev müşterilerini severim. Benim deneyimlerime göre, bunlar biraz cebi delik insanlardır (bu durum, onları tipik küçük ev mimarının koşullarına yakınlaştırır) […]Bir mimar için, küçük ev tasarlamanın en hoş yönlerinden biri, “peçete üzerine çizilen eskizden”, doğrudan doğruya inşaat aşamasına atlayıvermektir. Küçük evler, esin perisinin ilk hamlesindeki “fikri”, çoğu kez, daha çok parayı savurganca harcayan müşterilerin sonu gelmez değişiklik istekleri nedeniyle, üzerlerinde uzun süre, kimi zaman yaşam boyu, çılgınlar gibi çalışılan büyük evlere kıyasla, daha fazla korurlar.
“Bu kitaptaki en iyi evler, çok bilgiççe, taklitçi ya da acayip olma kolaylığına düşmeden, küçük evin doğasını araştırmaktadır. Orada, bir arketip olarak, küçük evin imgesi vardır, ama çağımıza özgü konuları dikkate alan mimari çalışmalar da vardır. Bunların kimileri, gerçek boyutları açısından son derece mütevazi, ama aynı zamanda da, içerdikleri ruh açısından, inanılmayacak kadar geniş, cömert ve büyük olmanın hârika özelliğini taşımaktadır.”
Görüldüğü gibi, Turner Brooks, küçük evleri, küçük evler tasarlamayı seven ve insanın, onları sevmesine yardımcı olan bir mimardır. Brooks’tan yaptığım bu uzun alıntıyı, yine onun çok önemli olduğuna inandığım şu cümlesiyle sona erdirmek istiyorum: “Bir küçük evin başarısının bir bölümü, onun, küçük bir ev olduğunun bilincine ne oranla vardığına bağlıdır.”
Birilerinin bu konuyu, yani küçük ev kavramını, küçük ev felsefesini, küçük ev tasarlamanın kendine özgü niteliklerini, daha ayrıntılı bir biçimde incelemesi, belki de bir yüksek lisans ya da doktora tezinde ele alması ne kadar güzel olurdu değil mi?
Yukarıdaki sözlerime bakıp, bunların hiçbirinin yapılmadığını söylediğimi ileri sürmek yanlış olur, haksızlık olur. O sözlerimin, yazımın başlığına uygun olarak, konuya şöyle bir değinmekten başka bir amacı yok.
Öte yandan, bu konunun, yalnızca mimarların alanına girmediğini, küçük evlerin, hem de çok küçük evlerin, bambaşka alanlarda da karşımıza çıktığını biliyorum.
Örneğin, Mithat Cemal Kuntay’ın, Üç İstanbul adlı romanında, Şair Raif’in, “oyuncak kadar küçük” evinden sözedilir. Şu satırlar da, aynı romandan alınmıştır:
“Aksaray’daki küçük evin toprak avlusunu geçerek merdivenden çıkarken, anası Naciye’nin öksürüğü üst katı dolduruyordu; ev o kadar küçüktü.”
Bu cümledeki ironiyi, hüznü, mizahı fark etmemek olanaksız.
Bu mizah öğesi, içine, ancak kollarını, bacaklarını pencereden dışarıya çıkararak girilebilen ya da içerisinde bulunan kişinin, yalnızca ayaklarının değil, dışarı çıkardığında, dilinin bile sığmayacağı kadar küçük, gerçek olamayacak kadar küçük evlerden, odalardan söz eden anekdotlarda da vardır.
Cioran Haklı
Bir Rumen olan, ama kitaplarını Fransızca olarak kaleme alan ve Bükreş Fransız Enstitüsü’nün verdiği bir bursla Paris’e gidip, oraya yerleşen Emil Michel Cioran, kitaplarının birinde, “Kötü şairleri daha da kötü yapan, hep şairlerin kitaplarını okumalarıdır (kötü filozofların hep filozofları okudukları gibi); oysa, eğer bir botanik ya da jeoloji kitabı okusalardı, daha büyük bir yarar sağlarlardı. İnsan ancak, kendi alanı dışındaki konularla ilgilenerek gelişebilir” diye yazar.
Cioran’ın bu sözleri, yüzeysel bir okumayla yetinmeyip, daha derinlere inme gereğini duyanlar için, anlaşılması o kadar kolay sözler değildir; çünkü yazar, şairlerin hep şiir kitapları, filozofların ise hep felsefe kitapları okumalarının neden ve nasıl zararlı; bu insanların, meslek dışı kitaplar okumalarının neden ve nasıl yararlı olabileceğini, yeteri kadar açık biçimde ortaya koymamıştır.
Ama şu da var: Bakmayın bu kadar ince eleyip sık dokuduğuma, ben, Cioran’ın, çok haklı olduğuna inanıyorum. İnanıyorum, çünkü Cioran’ı tanımadan çok önce bile, yani çok eskiden beri, yalnızca mimarların kitaplarını okumakla kalmıyordum, filozoflardan şairlere, çok farklı konularla uğraşan insanların yazdıkları kitapları da okuyordum.
Bu okumalar, eğer iyi seçilmiş metinler söz konusuysa, mimarlığa, çok farklı, çok değişik açılardan bakmama yardımcı olarak, bu geniş kapsamlı, bu zengin mesleği daha iyi kavramamı sağlıyorlar. İşte yukarıdaki sözlerimin daha iyi, daha kolay anlaşılmasına yardımcı olacağına inandığım birkaç somut örnek:
Zooloji kitapları, beni, hayvanların da, yuvalarını yaparken, bir tür mimarlık eylemi gerçekleştirdikleri; dolayısıyla, “hayvan mimarlığı” diye bir mimarlık türü üzerinde çalışılabileceğini, çalışılması gerektiğini; kimi hayvanların, bu işte, “usta” olarak anılacak kadar becerikli olduklarını öğretti.
Victor Hugo’nun, Notre Dame de Paris başlıklı romanını okuduğumda ise, yalnızca iyi bir roman okumuş olmadım, yalnızca roman okumanın keyfine varmadım, aynı zamanda, bir Ortaçağ yapısı olan Notre-Dame de Paris Katedrali’nin mekânını daha iyi tanımış oldum.
Bence, o güzelim Boğaziçi yalıları üzerinde çalışmak isteyen mimarlar, yalnızca Sedat Hakkı Eldem’in kitaplarını, rölövelerini bilmekle kalmamalı, Abdülhak Şinasi Hisar’ın, o yalıları anlatan yazılarını da okumalıdırlar; eğer o yalıların, deyim yerindeyse, yalnızca bedenlerini değil, ruhlarını da tanımak istiyorlarsa, ki istemelidirler, yalıların rölövelerini önlerine serip inceledikleri kadar, zaman ayırıp, Abdülhak Şinasi Hisar’ın, “Boğaziçi Yalıları” adlı kitabını, mutlaka okumalıdırlar.
İnsanın, bir Boğaziçi yalısına bakarken, onu korumak isterken ya da, tam tersine, onu yakıp yıkmanın yollarını ararken, şu sevecen ve hüzünlü sözleri de okumasının, bir kez değil, birçok kez okumasının, nasıl bir zararı olabilir?
“Bu yalının, boynunu uzatmış, denize bakan ve için için bekleyen bir hâli vardı […]Ben onu, akan suların önünde daha yavaş geçen bir çiçek gibi duyuyordum. Bunun içindir ki, gönlüme dolan kokusu, bana bu kadar bayıltıcı geliyordu. Ve yine bunun içindir ki, ben ona girer girmez, muhitimde zaten mevcut olan hisler ve fikirlerin daha derin bir tabakasına inmiş, büyüsünü daha derinden duymuş oluyorum […]Bundan dolayıdır ki, bu yalı, içindeki insanların fevkindeki hâliyle, sükûtiyle, vekariyle, bana bir şiir söyleyen, bir ders veren bir üstad oluyordu.”
Paris Piramitleri
“Yitik zamanın” peşine düşen Fransız yazar Marcel Proust, ileri derecede astımlıydı. O kadar ki, ancak geceleri, o da, camları sıkı sıkıya kapalı bir arabada sokağa çıkabiliyordu. Çok üşürdü. Kürkler giyse de, elleri hep buz gibiydi. Bu nedenlerden dolayı da, gününü genellikle evinde, yatak odasında, kat kat giyinmiş olarak geçirirdi.
Proust’un bir başka özelliği de, seslere karşı, “gürültüye karşı, delilik derecesinde bir duyarlılığa” sahip olmasıydı. Onun bu duyarlılığı, müziği de kapsıyordu. “Bir nesne var ki, hiçbir insan, asla onun kadar baştan çıkarıcı olamaz: Piyano” demişti bir yazısında.
İşte bu insanın bitişiğindeki komşusu, günlerden bir gün, evinde birtakım onarımlar yapmaya kalkışır. Proust, çalışan işçilerin, bu kadının “kıçına uygun kocaman bir klozeti” yerine yerleştirirken çıkardıkları gürültüyü o kadar abartır ki, o olay sırasında Madam Straus’a gönderdiği bir mektupta şunları yazar:
“İşçiler, sabahın yedisinde çalışmaya başlıyor, azgınlıklarını, duvarıma çekiçle vurarak, yatağımın hemen arkasında bir şeyleri testereyle keserek tatmin etmeye çalışıyorlar. Sonra, bir yarım saat dinlenip, yeniden başlıyorlar. Bir daha uykuya dalmam imkânsız oluyor. Artık sabrımın sonuna geldim. Doktorum evimi terk etmem gerektiğini söylüyor, çünkü bunu kaldıramayacak kadar ciddileşti sağlık durumum.”
Mektup şöyle sürer:
“Bu öyle bir ses ki, evi yeniden dekore ettiren kişinin bir Mısır Firavunu olduğunu düşünmeye başladım. Bir düzine işçi aylardır her gün büyük bir azimle çekiç sallayıp duruyor. Galiba sonunda ortaya Keops Piramidi gibi devasa bir şey çıkacak; yoldan gelip geçenler, Printemps ile Saint-Augustin arasında böyle bir yapı görünce, şaşkınlıktan dillerini yutacaklar.”
Yıllar sonra, Paris’te, “Printemps ile Saint- Augustin arasına” değil ama, Louvre’un avlusuna bir piramit yapıldığını biliyoruz da, onu gören kaç kişinin şaşkınlıktan dilini yuttuğunu bilemiyoruz.Yazara Görüşlerinizi Bildirmek İçin





