Çevreye Uymak ya da Uymamak
Günümüzde çevre çok önemli, çevre sorunları çok önemli. Çevrenin bozulmasını önlemek, bozulan çevrelerin onarılmasını sağlamak için, çok çok çalışanlar ve bol bol konuşanlar var. Onlara “çevreciler” deniliyor. Onların karşısında ise, doğal olarak, doğanın kirlenmesine, çevrenin bozulmasına aldırmayanlar, bu sorunlara kayıtsız, “bigâne” kalanlar var. Bu ikisi arasında savaş var.
Evet, çevre sorunları, şu 21. yüzyılda da çözülmemiş durumdadır ve her gün, her yıl biraz daha çetrefil hâle gelmektedir ama, bu, o sorunların çağımıza, günümüze özgü oldukları anlamına gelmez. Bu sorunlar, insanların karşısına, değişik zamanlarda, değişik biçimlerde çıkan “kadim” sorunlardır.
Örneğin, Vitruvius, bundan yaklaşık 2.000 yıl önce kaleme aldığı “Mimarlık Üzerine On Kitap”ta, yeni bir yerleşmenin kuruluşundan söz ederken, “Çok sağlıklı bir arazinin seçimi öncelik taşır. Bu arazi yüksek olmalı, sis ve kırağı yapmamalı, ne fazla sıcak, ne de fazla soğuk olmamalı, […] ayrıca, çevresinde bataklıklar bulunmamalıdır,” gibi öneriler geliştirmiştir. Vitruvius’dan yaklaşık 1.500 yıl sonra, Rönesans döneminde yaşamış olan çok ünlü bir başka mimar, Leon Battista Alberti de, aynı adı taşıyan kitabında, aynı konuya, benzer biçimde değinmiştir.
Aslında, çevre sorunu bir bütündür ama, yine de, onu birkaç gruba ayırabiliriz. Örneğin, yukarıdaki satırlarda, konuya, “çevre kirliliği” bağlamında değindim ve o bağlamda örnekler verdim. O yoldan ilerlemeyi sürdürürsek, ekoloji bilimi, “sürdürebilirlik” kavramı devreye girecektir.
Konunun bu yönü, elbette ki büyük önem taşımaktadır ama, ben bu yazımda, başka bir yol tutturacağım ve mimari yapıtların, içinde bulundukları doğal ya da yapay çevreyle, mimari kavramlar ölçüt alındığında nasıl bir ilişki kurduklarına değineceğim.
Kimi mimarların çevre bilinci yüksektir. Bunların yaptıkları binalar, çevrelerine, az ya da çok uyarlar. Bu uyum, bir binanın, içinde bulunduğu çevrede fazla “sırıtmamasından”, o çevreyle neredeyse hiç fark edilmeyecek kadar bütünleşmesine uzanan, geniş bir yelpazeye dağılmıştır.
Örneğin, Wright’ın “Şelâle Evi”, konsol bölümündeki, beyaz renkli yatay bantlarının doğaya biraz yabancı olmasına karşın, yine de, çevresiyle, içinde bulunduğu doğa parçasıyla hayli uyumludur.
Mimar olmayan, ama mimarlıkla yakından ilgilenen, özellikle de Osmanlı Mimarisi’ne karşı büyük bir hayranlık besleyen edebiyatçı, yazar Nihad Sami Banarlı, “Boğaz ve Köprü” başlıklı bir gazete makalesinde, Osmanlılar’ın her binayı, yörenin doğasına, “tabii mimarisine uygun” olarak yaptıklarını, bunun büyük bir zafer olduğunu yazar. Banarlı, başka bir yazısında, Rumelihisarı’nı örnek göstererek, bu ilginç savını daha bir somutlar:
“Rumelihisarı’na bakınız. Muazzam âbide orada yok gibidir. Hem askeri mimarimizin bir şaheseri hâlinde, bakışlarımızın semasına yükselir; hem sonsuz ustalıkla yerleştirildiği yamaçların çizgilerine, âhengine uyarak, sanki o yamacın kendi parçasıymış gibi durur […] Sanki Tanrı Boğaz’ı yaratırken, Hisar’ı da bugünkü yükselişiyle beraber yaratmış gibidir.”
Banarlı’ya göre, Osmanlı Mimarisi’nin, doğal çevreyle bu kadar büyük bir uyum içinde olduğunu ortaya koyan tek örnek Rumelihisarı değildir. “Türk, Bizans’ın farkında bile olmadığı” Boğaziçi’nin “yamaçlarına köşkler, kıyılarına yalılar yapmış, fakat sanki hiçbir şey yapmamış gibi, Boğaz’ı yine kendi tabii renkleri ve çizgileriyle, hür ve bâkir bırakmıştır.”
Boğaziçi yalılarını, kendine özgü, büyüleyici bir dille anlatan Abdülhak Şinasi Hisar da, o yalıların çevreyle kurdukları sıkı ilişkiyi, Boğaziçi’nin doğasıyla nasıl bütünleştiklerini şu sözcüklerle dile getirir:
“[…] Yalılar, bulundukları noktalara o kadar uyarlardı ki, ruhlarıyla, bulundukları yer arasındaki râbıtalar [bağlantılar], âdeta gözle sezilirdi. Öyle ki, bu yalılar buralara hâriçten getirilmiş malzemelerle rasgele yapılmış değil, fakat, kendi hususiyetlerine göre, bulundukları noktada hasıl olmuş [meydana gelmiş, oluşmuş] ve konmuş, büyük, içli ve ruhlu mahlûklara benzerlerdi.”
Yumuşak bir malzemeden, ahşaptan yapılan ve eninde sonunda, küçük yapılar sınıfına giren yalıların, Boğaziçi’nin peyzajı içinde eriyip gitmelerini anlamak daha kolaydır. Rumelihisarı’nın ise, boyutlarının büyüklüğüne, malzemesinin sertliğine karşın, aynı özelliğe sahip olması, şaşırtıcı, anlaşılması, açıklanması daha zor bir durumdur.
Ancak, şunu söyleyebilirim: Binanın, çevresiyle, o çevreyi oluşturan doğayla, böylesine, bütünleşmesini, Tasavvuf Felsefesi’ndeki “Vahdet-i vücud”, bir başka deyişle, “Varlıkbirliği” kavramına, yani bütün varlıkların tek bir varlık olduğuna ve yine Tasavvuf’un içinde yer alan ve Tanrı’yla, onda yok olacak kadar bütünleşme anlamına gelen “Fenâ fillah” kavramına inanan ve böyle düşündüğü, böyle hissettiği için, “Ene’l-Hak” (Ben Tanrı’yım) diyen ve onu anlayamayanlar, onun Tanrı’yla yarıştığını sananlar tarafından, türlü işkencelerle öldürülen ünlü mutasavvıf Hallac-ı Mansur’a benzetiyorum.
Bu, madalyonun bir yüzü. Madalyonun öteki yüzünde ise, çevreye, doğaya pek fazla ya da hiç aldırmayanlar var. Bunların arasında, ünlü mimarlar da var.
Örneğin, daha önce de belirttiğim gibi, Şelâle Evi’ni, çevresiyle, “Vahdet-i vücud” ya da “Fena fillâh” düzeyinde olmasa da, büyük ölçüde bütünleştiren Wright’ın, New York’taki Guggenheim Müzesi’ni yaparken, aynı kaygıyı duyduğunu söylemek zordur. O binanın, o çarpıcı formunu alırken, çevresinden esinlenmediği besbellidir.
Mies van der Rohe de, 1965 yılında kendisiyle bir söyleşi yapan Katharine Kuh’a, önemli olanın, yapının kendisi olduğuna, iyi tasarlanmış bir yapının, uygun görülecek herhangi bir yere konulabileceğine inandığını söylemiştir ki, bu sözlerinden, Mies’in, çevreyi pek önemsemediği, onun, tasarımın önde gelen girdilerinden biri olduğunu düşünmediği sonucu çıkmaktadır.
Le Corbusier’nin ise, bu konudaki tutumu, oldukça karmaşıktır. Bu ünlü mimar, açılan yarışmayı, çevrilen çeşitli dolaplar nedeniyle kazanamayan “Palais des Nations” binasından söz ederken, yarışmaya katılan öteki tasarımlarda, “Uluslar Sarayı”nın, Alp Dağları’nın, göllerin oluşturduğu peyzajın ortasına, bomba gibi düştüğünü, kendi önerisinin ise, “ulu ağaçlarla dolu bir ormanın içinde, yeşilliklerin arasında, tek bir yabangülünü bile rahatsız etmeksizin zemine bastığını” söyler.
Le Corbusier’nin tasarladığı ve inşa ettiği en ünlü binalardan biri olan Villa Savoye da, aynı özelliğe sahiptir. O, arsaya, narin bacakları üzerinde konmuş, hem de, geçici olarak konmuş, az sonra havalanıp gidecekmiş gibi duran bir şeye, diyelim ki bir uzay aracına benzemektedir. Bu, onun doğayla uzak, eğreti bir ilişki kurduğu anlamına gelir.
Kaldı ki, Le Corbusier, bu tutumunu, kuramsal yapıtlarında da savunmuş, konunun kapsamını daha da genişleterek, kentin de, insanoğlu tarafından oluşturulduğunu, dolayısıyla, doğadan farklı bir varlık olduğunu ileri sürmüştür.
Sonra, Sedefkâr Mehmet Ağa’nın, Sultanahmet Camii’nin kubbelerini tasarlarken, iki adım ötesindeki Ayasofya’yı ezmemeye dikkat ettiği ya da, çelikten yapılan, 300 metre yüksekliğindeki Eiffel Kulesi’nin, ayaklarının altında uzanan ve onun yüksekliğiyle baş edemeyen kâgir yapılardan oluşan Paris’e uyum sağlamak için çabaladığı, ter döktüğü ileri sürülebilir mi?
San Marco Meydanı’nın Halleri
Dünyanın dört bir yanında birçok kent, birçok meydan var.
Örnekse, işte Londra’daki, Amiral Nelson’un, 56 metre yükseklikteki bir sütunun tepesinde duran heykelinin çevresindeki Trafalgar Meydanı; işte Paris’teki Büyük Fransız İhtilâli sırasında, Kral XVI Louis’nin kafasının giyotinde kesilişine tanık olmuş, akan kanları görmüş; şimdi ise, tam ortasındaki dikilitaşla, o görkemli Champs-Elysées’nin bir ucunu tutmuş olan Concorde Meydanı; işte yine aynı kentte, aynı bulvarın öteki ucunda yer alan ve ortasında, Mısır’dan getirilmiş bir dikilitaş değil de, Fransa’da yapılmış bir zafer takı bulunan Etoile Meydanı; işte, hem Çar Korkunç İvan’ın Aziz Basileus Katedrali’ne, hem de Lenin’in mumyasına ev sahipliği yapan gizemli Kızıl Meydan; işte Fas’ın Marrakeş kentindeki, müşterilerini açıkta traş eden berberlerin, dur durak bilmez akrobatların, yılan oynatıcılarının ve benzeri renkli kişilerin mekânı olan El Fna Meydanı ve işte, varlığını, hem Bizans, hem de Osmanlı döneminde korumuş, her iki dönemde de, hem büyük şenlikleri, düğünleri, eğlenceleri , hem de büyük katliamları ister istemez yaşamış olan Sultanahmet Meydanı ya da öteki adıyla At Meydanı ya da bir başka adıyla Hipodrom.
Ve nihayet, işte Venedik ve işte Piazza San Marco ve hemen yanıbaşındaki Piazetta.
Evet, bu meydan, hiç kuşkusuz, dünyanın en güzel, en zarif kent meydanlarının başında gelir. O meydanın tuhaf bir çekiciliği vardır. Ben, onun bu çekiciliğini, Mona Lisa’nın gülümsemesinin tuhaf çekiciliğine benzetiyorum.
Şimdi sözü şuraya getirmek istiyorum:
Modernizm’in akılcılığını, düz çizgiciliğini, dik açıcılığını pek kabullenemeyen, Ortaçağ kentlerinin eğri-büğrü sokaklarını, kare, dikdörtgen ya da daire gibi düzgün geometrik biçimlere sahip olmayan, irili ufaklı meydanlarını unutamayan Avusturyalı mimar ve sanat tarihçisi Camillo Sitte, 1889 yılında yayınlanan, “Der Stadtebau nach seinen künstlerischen Grundsatzen” adlı kitabında, o çok ünlü ve dediğim gibi çok zarif Venedik Meydanı’nı bol bol övdükten sonra, o mekânın, Modernizm’in ilkelerine göre tasarlanmış olsaydı, nasıl berbat olacağını, ne kadar sevimsizleşeceğini, ne kadar tatsızlaşacağını söyler.
Bilmiyorum ne demeli bu işe?
Acaba haklı mı Sitte? Acaba Modernizm’in mayasında bulunan rasyonellik, o meydanın, onu ziyarete gelenlere yönelttiği, gizemli Mona Lisa gülümsemesinin silinmesine neden olur mu? Acaba Sitte haksızlık mı yapıyor bu evrensel akıma? Yoksa, öyle bir San Marco ile böyle bir San Marco, iki ayrı tadı içeren iki ayrı meydan demek de, Sitte, elmalarla armutları toplayarak, beni şaşkına mı çeviriyor?
Tuvalet Mimarlığı
“Tuvalet mimarlığı” deyip geçmemelidir, biraz durmalıdır üzerinde, çünkü bu konu, mimarlığın önemli konularından biridir. Kimi tasarımlarda, tuvaletlerin nerelere yerleştirilecekleri büyük bir sorun olur.
Örneğin, mimarın gizlediğini sandığı, ama gerçekte öyle olmayan, dışarıya bir hayli açık olan, “vista veren” tuvaletleri kullanmak durumunda bir çok kez kaldım ve çok utandım. Sonra, bir öğrencim, stüdyoda başarılı bir tasarım yapmıştı. Tasarladığı yapının ön cephesinde, o hareketli cepheyi dengeleyen, yani biçimsel açıdan uygun olan bir kule yükseliyordu. Gelgelelim, bu kule, o çok katlı binanın tuvaletlerini içeriyordu. Bu işlevin öyle bir binada o kadar vurgulanmasının doğru olup olmadığını uzun süre tartışmıştık.
Aşağıdaki satırlarda ise, tuvalet-mimarlık ilişkilerine, daha başka açılardan, daha dolaylı olarak değineceğim. Şöyle ki:
Hayvanbilimcilerin “termit” olarak adlandırdıkları beyaz karıncaların yuvaları, yalnızca hayvanbilimciler için değil, mimarlar için de ilginçtir, çünkü aslında yerin altında yaşayan bu yaratıkların yuvaları, yerden birkaç metre yüksekliğe ulaşabilmektedir. Termitlere her tür konforu sağlayan bu yuvalardan burada söz açmamın nedeni, bu hayvanların, onları inşa ederken, malzeme olarak kendi dışkılarını kullanmalarıdır.
İnsanlar ise, evlerini tezekle inşa etmiyorlar ama, içinde yaşadıkları mekânları tezekle ısıtıyorlar.
Şimdi de, yine tuvalet-mimarlık ilişkisi bağlamında, iki ünlü romandan iki alıntı yapacağım.
Bu alıntıların birincisini, 1483-1553 yılları arasında yaşamış olan Fransız yazarı François Rabelais’nin kaleme aldığı, “La vie inestimable du grand Gargantua, père de Pantagruel, jadis composée par l’abstracteur de quinte essence” gibi çok uzun bir adı olan, ama kısaca “Gargantua” olarak bilinen romanından seçtim. Kitabın o satırlarında, bir dev, kocaman bir dev olan Gargantua’nın, Paris’i Paris yapan binalardan biriyle, Notre-Dame Katedrali ile kurduğu, tuhaf, ama konumuz açısından son derece ilginç ilişki, ironik bir dille sergilenmektedir:
“[Parisliler], Gargantua’nın peşine düşüp öyle rahatsız ettiler ki onu, Notre Dame Kilisesi’nin kuleleri üstünde dinlenmek zorunda kaldı. Oraya çıkıp da, çevresinde bunca insanı görünce, şöyle dedi açıkça:
‘Sanırım bu serseriler beni karşılamalarına teşekkür etmemi, kendilerine bir armağan sunmamı istiyorlar. Hakları var. Ben biraz şarap ikram edeyim bari onlara, ama yalancıktan bir şarap.’
Sonra, gözlerinin içi gülerek, o güzel önlüğünü çözdü […] öyle zorlu bir çiş yağmuruna tuttu ki onları, kadınları ve çocukları saymazsak ikiyüzaltmışbindörtyüzonsekiz kişi boğuldu.”
İkinci alıntıya gelince, o, ünlü bir İngiliz yazarın, Jonathan Swift’in, ünlü bir romanından, “Gulliver’in Gezileri” nden. Bilindiği gibi, gezilerinin birinde, Gulliver’in yolu, boyları 10-15 cm dolaylarında olan minik insanların, Lilliputlar’ın ülkesine düşer. Orada, Gulliver’in başına çok tuhaf işler gelir. Bunlardan biri de, bu parmak kadar insanların parmak kadar hükümdarının, parmak kadar sarayında meydana gelen yangını, pek tuhaf bir biçimde söndürmesidir:
“İmparatoriçe Hazretleri’nin dairesinde, roman okurken uyuya kalmış bir maiyet bayanının dikkatsizliği yüzünden yangın çıkmıştı […] Zavallı halk, ellerinden geldiği kadar acele ediyor ve bana yüksük büyüklüğünde olan kovaları veriyordu; ama yangın o kadar şiddetliydi ki, bunların pek faydası olmuyordu […] Durum acıklı ve umutsuzdu; bu görkemli saray, muhakkak kül olacaktı.[…] O anda aklıma bir fikir geldi ve hemen bir çare buldum. O akşam, “glimigrin” denen çok lezzetli bir şaraptan bol bol içmiştim. Bu şarap bol idrar söktürürdü; bereket versin, daha dışarı da çıkmamıştım […] Öyle bol su döktüm ve bunu öyle uygun yerlere boşalttım ki, üç dakika içinde yangından eser kalmadı ve bu yüce yapı, […] yok olmaktan böylece kurtulmuş oldu.”Yazara Görüşlerinizi Bildirmek İçin





