Köşe Yazısı

Altın Çağ ve Mimarlık

Yazan: Gürhan Tümer Tarih: 12 Temmuz 2007
Altın Çağ kavramı, mitolojiden dine, dinden felsefeye, felsefeden sanata, sanattan bilime, çok çeşitli alanlarda, bu arada, mimarlık alanında da karşımıza çıkan bir kavramdır.

“Dolce Vita” olarak Altın Çağ
Bir tanıma göre Altın Çağ, “dolce vita” (tatlı hayat), rahat hayat ile eş anlamlıdır. Böyle bir Altın Çağ, Orhan Hançerlioğlu’nun deyişiyle “İnsanların eşit ve özgür oldukları, aralarında hiçbir tartışmanın geçmediği […]geçim sıkıntısı çekmedikleri, doğanın kendilerinden hiçbir şeyi esirgemediği ve bütün bunlardan ötürü çok mutlu yaşadıkları düşsel bir çağdır.”

Bu tür bir Altın Çağ, İ.Ö. 800’lerde yaşadığı sanılan Hesiodos’un, “İşler ve Günler” başlıklı kitabında yer alır:

“Olympos’ta oturan ölümsüzler yarattı
Ölümlü insanların ilk soyunu altından.
O zamanlar, Kronos’un gökleri tuttuğu zamanlardı,
Tanrılar gibi yaşıyordu insanlar
Kaygısız, rahat, acısız, dertsiz.
İhtiyarlık çökmüyordu üstlerine
Kolları, bacakları her zaman dipdiri
Sevinip coşuyorlardı gamsız şölenlerde
Tatlı uykulara dalar gibi ölüyorlardı
Dünyanın varı yoğu onlarındı
Toprak kendiliğinden bereket saçıyordu
Sayısız nimetler ortasında rahat, memnun
Yaşayıp gidiyordu insanoğulları tarlalarında”

Romalı filozof Anicius Manlius Severinus Boethius’un, “Philosophiae Consolatio” (“Felsefe’nin Tesellisi”) adlı kitabındaki Altın Çağ Hesiodos’ unkine epeyce benzer:

“İlk çağlar ne kadar mutluydu,
Bereket taşan tarlalarıyla
Sefahatin uyuşturuculuğuna uğramamıştı henüz
Meşe palamutu kolayca bastırırdı
Uzun süren açlıkları […]
Sağlık fışkıran çimenlerde uyurlardı sereserpe
Süzüle süzüle akan derelerden [su] içerlerdi
Sığınırlardı ulu çınarın gölgesine”


Bir başka Altın Çağ da Adem ile Havva’nın, Tanrı’nın cennetinde hemen hiçbir sorunla karşılaşmadan, bir elleri yağda, bir elleri balda olaraktan yaşayıp gittikleri dönemdir.

“Dolce Vita”da Mimarlık
Bu tür Altın Çağ yaşayan toplumlarda mimar olmanın, mimarlık yapmanın hiç de zor olmadığı söylenebilir; çünkü Boethius’un belirttiği gibi öyle bir toplumda insanlar “çimenlerde uyurlardı”; toprağın “kendiliğinden bereket saçtığı” o efsanevi zamanlarda, büyük bir olasılıkla binalar da “kendi kendilerini” inşa ederlerdi.

Sözgelişi bir efsaneye göre, Süleyman Tapınağı böyle inşa edilmiş bir tapınaktır.

Bir başka örneğe, Alman halk masallarından yaptıkları derlemelerle tanınan Grimm Kardeşler Jacob Ludwig Carl ve Wilhelm Carl tarafından kaleme alınmış olan bir masalda rastlarız. O masalda bir sarayın yapılışı şöyle anlatılır:

“[…]Ninecik, boz renkli kayalara elini dokunduruvermiş, kayalar o saat yerlerinden kımıldamış, bir araya gelerek, sarayın temel duvarlarını oluşturmuşlar. […]Sonra da, temel duvarlarının üzerinde, saray yükselmeye başlamış; sayısız eller taşları alıp birbiri üzerine koyuyormuş sanki. […]yer gümbür gümbür ötüyor, kocaman sütunlar adeta kendiliğinden göğe doğru yükseliyor, şaşmaz bir düzen içinde yan yana gelip diziliyormuş.”

Doruk Noktası Olarak Altın Çağ
Temelinde etkenlikten çok edilgenliğin, çalışkanlıktan çok tembelliğin, üretkenlikten çok kısırlığın yer aldığı ve belki daha da önemlisi, ortaya konulan ürünlerin niteliğinin, başarısının hesaba katılmadığı bir çağın Altın Çağ olarak adlandırılmasını doğru bulmayanlar da vardır.

Bu gibilere göre, Altın Çağ, bireylerin ya da toplumların, çeşitli alanlarda doruğa ulaştığı noktadır.

Örneğin, yaklaşık İ.Ö. 70’lerle İ.S. 20’ler arasında yer alan ve Cicero, Vergilius, Horatius, Livius gibi yazarların ürün verdikleri aşağı yukarı 50 yıllık dönem, Latin Edebiyatı’nın Altın Çağı’nı oluşturur.

İspanyol Edebiyatı’nın Altın Çağ, “Siglo de Oro” olarak nitelenen dönemi ise 1500’lerde başlamış, ünlü tiyatro yazarı Pedro Calderon’un 1681 yılında ölümüne kadar sürmüştür.

Sonra Batı’da katı bir Ortaçağ Skolastiği’nin egemen olduğu İ.S. X. - XIII. yüzyıllarda, Doğu’da, Gazali, Kazvini, İbn Sina gibi filozofların, bilim adamlarının katkılarıyla, kültür ve sanat alanında, parlak bir Altın Çağ yaşanmıştır.

Doruk Noktası’nda Mimarlık
Mimarlık alanında bir Altın Çağ’dan söz edebilmek için, o çağda tasarlanan, inşa edilen binaların, deyim yerindeyse “altın kadar değerli” olmaları gerekir.

Örneğin Batılılar, Batı Kültürü’nün beşiği olarak gördükleri Antik Yunan Kültürü’nün egemen olduğu dönemin Batı Mimarlığı’nın da Altın Çağı olduğunu ileri sürerler. Bu kapsamlı Altın Çağ’ın içinde, Atinalı Perikles tarafından yönetildiği, ünlü heykeltıraş Phidias’ın yaşadığı ve kendi başına bir doruk oluşturan Parthenon’un inşa edildiği İ.Ö. V. yüzyıl daha zengin bir Altın Çağ olarak kabul edilir.

Kimi mimarlar, mimarlık tarihçileri, mimarlık kuramcıları ise Gotik Mimari’yi öne çıkarırlar ve başta Fransa olmak üzere bu mimari stilin egemen olduğu çeşitli Avrupa ülkelerinde başarılı ürünler verdiği dönemi de Altın Çağ olarak nitelerler. Örneğin, mimarlığın akılcı bir meslek, Gotik Mimari’nin de bu mesleğin bu özelliğine çok uygun olduğunu “Dictionnaire raisonné de l’architecture francaise du XI. au XVI. Siécle” (XI. Yüzyıldan XVI. Yüzyıla Kadar, Fransız Mimarisi’nin Açıklamalı Sözlüğü)’nde ve yazdığı başka kitaplarda bıkıp usanmadan savunan Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc’ü; sanat tarihçisi, mimarlık kuramcısı, mimarlık eleştirmeni John Ruskin’i; Londra Parlemento Binası üzerinde çalışmalar yapmış ve ne yazık ki çok genç yaşta vefat etmiş olan Augustus Welby Northmore Pugin’i, mimarlığın Altın Çağı’nı Gotik stil ile eşleştirenlere örnek olarak gösterebiliriz.

Sanat ve mimarlık alanında çok önemli bir yere sahip olan ve bu niteliği nedeniyle bir Altın Çağ olarak kabul gören bir akım da, XX. yüzyılın ilk 25-30 yılı içinde, Rusya’da, sonra da Sovyetler Birliği’nde ortaya çıkmıştır. Lissitzky, Fomin, Shchuko, Vesnin, Rodechenko, o çok ilginç Üçüncü Enternasyonal Kulesi’ni tasarlayan ve Konstrüktivizm’in en önde gelen temsilcisi Vladimir Tatlin gibi sanatçıların başlattıkları bu akım, Stalin’in yayınladığı bir genelgeden sonra yok olup gitmiştir.

Osmanlı Mimarisi’nin, XVI. yüzyıla tarihlenen ve “Klasik Çağ” olarak da nitelenen doruk noktası da bu mimarinin Altın Çağı’dır. Doğan Kuban’ın şu saptamasının, konuyu Altın Çağ deyimini kullanmadan, son derece açık seçik bir biçimde özetlediğini düşünüyorum:

“Osmanlı Tarihi’nin en yüksek çağı kabul edilen XVI. yüzyılı, Türkler için adeta özümleyen dört ad vardır: Kanuni, İstanbul, Süleymaniye ve bunları görsel bir simgeye dönüştüren Sinan. Fakat, daha geniş bir kültürel perspektifte, eğer Osmanlı İmparatorluğu tek bir simgeyle temsil edilmek istenseydi, bir kutlu bilge olarak, yaşamı ve yapıtlarını özümlemiş bir kimlikle, Sinan önerilebilirdi.”

Sona Eren Altın Çağ
Ne var ki her şey gibi her Altın Çağ’ın da bir sonu vardır.

Örneğin, Adem ile Havva, dolayısıyla da insanoğlu artık cennette yaşamamaktadır. Tanrı, Havva’ya “Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım; ağrı ile evlat doğuracaksın”, Adem’e ise “Karının sözünü dinlediğin ve ondan yemeyeceksin diye sana emrettiğim ağaçtan yediğin için, toprak senin yüzünden lânetli oldu; ömrünün bütün günlerinde ondan zahmetle yiyeceksin ve sana diken ve çalı bitirecek ve kır otunu yiyeceksin; toprağa dönünceye kadar alnının teriyle yiyeceksin” demiştir.

Sonra, toprak Hesiodos’un dediği gibi, kendiliğinden bereket saçmamaktadır artık. Artık insanlar Boethius’un söylediği gibi “süzüle süzüle akan derelerden” su içmemektedirler. Bugün artık Doğu, Gazali, Kazvini, İbn Sina gibi düşünürler yetiştirmemektedir.

Ama dünyada tek bir Altın Çağ yoktur. Birçok Altın Çağ vardır. Örneğin, Hıristiyanlar’a göre dünyanın sonu yaklaştığında İsa Peygamber gökyüzünden yeniden aşağıya inecek ve onun yönetimi altında 1000 yıl süreyle bir Altın Çağ yaşanacaktır. Oysa, Marksistler’in ileride bir gün mutlaka kurulacağına inandıkları komünist toplum, bir Altın Çağ olacaktır ve hiç sona ermeyecektir. Çünkü o toplumda, kurulu düzenin, diyalektik bir değişime uğramasına neden olacak hiçbir uzlaşmaz çelişki bulunmayacaktır.

Altın Çağ’dan Sonra Mimarlık
Bir Altın Çağ sona erince onu simgeleyen, onun ürettiği mimarlığın da sona ermesi doğaldır. Perikles’in, Phidias’ın yok olmalarıyla onların yarattıkları Altın Çağ da yok olmuştur. Benzer biçimde Osmanlı Mimarisi’nde de Kanuni’nin ve Sinan’ın ölümü Osmanlı Mimarisi’ni çok etkilemiştir. Onlarla birlikte bir Altın Çağ da sona ermiştir.

Ancak, yukarıda da belirttiğim gibi birçok Altın Çağ vardır. Asıl Altın Çağı ise henüz yaşanmamıştır.Yazara Görüşlerinizi Bildirmek İçin
Buraya yazacağınız görüşleriniz, Arkitera Forum bölümüne yansımayacak, sadece yazara ulaşacaktır. * İşaretli alanlar mutlaka doldurmanız gereken alanları belirtmektedir.
Sizin:
Adınız, Soyadınız *
E-Posta Adresiniz *
Mesleğiniz *
Telefon Numaranız Adres seçimi:
Adresiniz
Mesajınız:

ÝPUCU: büyük harf "X", büyük harf "R", büyük harf "X", büyük harf "W", büyük harf "W", küçük harf "b"

Lütfen sol imajdaki resimde görülen dizgiyi yandaki kutucuğa giriniz.
Köşe Yazısı Arşivi
Dönem içindeki köşe yazarlarının listesi aşağıdadır. Yazısını okumak istediğiniz yazarı listeden seçiniz. Bütün yazarların listesini görmek için buraya tıklayınız