Masal Sarayları, Süleymaniye Camisi
Yazarak, konuşarak yani sözcükleri kullanarak ya da bir kağıdın üzerine bir kalemle çizerek, uzun bulvarlı, geniş meydanlı, gökdelenli kentler ya da duvarları altın, çatısı gümüş, kapıları elmas olan düşsel, ütopik şatolar, saraylar tasarlayabilirsiniz.
Yazmakla, çizmekle yetinildiği yani kağıt üzerinde, ütopya düzeyinde kalındığı sürece, mimarlık “bedava” bir uğraştır. Öyle ki, Orhan Veli’nin, “Bedava yaşıyoruz, bedava; / Hava bedava, bulut bedava; / Dere tepe bedava; / Yağmur çamur bedava; / Otomobillerin dışı; / Sinemaların kapısı, / Camekanlar bedava; / Peynir ekmek değil ama / Acı su bedava; / Kelle fiyatına hürriyet, esirlik bedava; / Bedava yaşıyoruz, bedava.” dizelerinden oluşan “Bedava” başlıklı şiirine, “Mimarlık da bedava” dizesini ekleyebiliriz.
Ama düşlenenin, tasarlananın uygulanması söz konusu olduğunda aynı şey söylenemez. Yazdığınız şiirleri kendi olanaklarınızla kitap haline getirip bastırabilirsiniz; yaptığınız besteleri kendiniz seslendirebilirsiniz. Oysa, tasarladığınız bir yapıyı gerekli finans kaynağını bulmadan inşa etmeniz büsbütün olanaksız değildir, ama kolay da değildir. Yapıdan yapıya elbette ki fark vardır; kimi yapıların inşa edilebilmesi için daha çok; kimi yapıların inşa edilebilmesi için ise daha az paraya gereksinim duyulur. Ancak hemen vurgulayayım, mimarlık genelde pahalı bir uğraştır.
Kimi mimarlar işi daha da pahalı hale getirebilirler. Onun içindir ki, “Para, kumarla, kadınla bir de mimarla yenir” diyenler haksız değildirler.
Evet, bir yapının inşa edilme süreci içinde, finans kaynağının bulunması, yaşamsal bir öneme sahiptir.
Pek çok ünlü yapının bu yönü ile ilgili bilgilerimiz hayli sınırlıdır. Örneğin, Knossos Sarayı’nın, Babil’in Asma Bahçeleri’nin, ilkel Dogon Kabilesi’nin tapınaklarının, düşsel şatoların, masal saraylarının kaç paraya mal olduklarını, bu paranın nasıl sağlandığını bilmiyoruz. Ayrıca bunların bir bölümü söz konusu olduğunda öyle bir soru sormak anlamsız oluyor. Gerçekten de, söz gelişi, az önce değindiğim, altın duvarlı, gümüş çatılı, elmas kapılı ütopik sarayın hangi parayla yapıldığını araştırmaya kalkmak “abesle iştigal etmek”ten başka bir şey değildir.
Süleymaniye Camisi bu bakımdan ilginç bir ayrıcalık oluşturur; çünkü bu caminin yapımı ile ilgili parasal konular çok iyi bilinmektedir. Aşağıdaki bilgiler Stefanos Yerasimos’un Süleymaniye adlı kitabında yer almaktadır.
Süleymaniye şantiyesinin hesapları son derece açık ve kesin biçimde tutulduğu için, inşaatın kaça mal olduğunu kuruşu kuruşuna bilmemizin şaşırtıcı bir yanı yoktur. Süleymaniye Camisi ve İmareti inşaatı toplam 53.782.980 akçe ya da 896.383 floriye, yani 3.200 kg altına mal olmuştu. Bu toplam, bildiğimiz kadarıyla o döneme en yakın olan 1527-1528 yılı bütçesine göre, Osmanlı İmparatorluğu’nun toplam gelirlerinin onda birine denk düşmekte ve inşaatın on yıl sürdüğü hesaba katılırsa, bütçe payının %1’ine karşılık geliyordu.[…] Bu toplamın %49’u, yani 26.251.939 akçe, muhasebe defterleri kapsamında kalan ve 6 Ocak 1554 ile 1559 yılı mayıs ayında inşaatın bitmesi arasında geçen dönemde harcanmıştı. […] Tutarın %98’i padişahın kendi hazinesinden, ayda yaklaşık 500.000 akçelik ödemeler biçiminde sağlanmıştı.
Aşağıdaki satırlarda da, mimarlığın bu yönünü konu edinmeyi sürdüreceğim ve aralarında çok ünlü olanların da yer aldığı birkaç yapının yapımında kullanılan ve kimileri hayli ilginç olan para kaynaklarından söz açacağım.
Bir Osmanlı Geleneği
İlk örnek bir Osmanlı geleneği olacak. Bu geleneğe göre padişahların yaptırdıkları binaların, özellikle de imparatorluk camilerinin “helâl” sayılabilmesi için, bunların “dış hazine”den yani devlet gelirlerinden değil, “iç hazine”den yani sultana, savaşlardan elde edilen ganimetlerden düşen paydan aktarılan parayla inşa edilmeleri gerekmektedir.
Bilindiği gibi, Süleymaniye Camisi’ni yaptıran Kanuni Sultan Süleyman, yaşamının büyük bir bölümünü fetih seferlerine adamış, bu seferleri sırasında ta Macaristan’a gitmiş; orada Mohaç’ta büyük bir zafer kazanmış; böylece bu Osmanlı geleneğinin ortaya koyduğu koşulu fazlasıyla yerine getirmiştir.
Ne var ki bu kurala uymayan padişahlar da vardır.
Örneğin, Fatih Sultan Mehmet, bunlardan biridir. Söylentiye göre, bu çok ünlü padişah, İstanbul’u fethettikten sonra, kendi adını taşıyan camiyi vilayetlerden gelen parayı kullanarak, dahası halka yeni bir vergi salarak yaptırmıştır.
Aynı gelenek uyarınca, Sultan I. Ahmet, kendi adını taşıyan o çok zarif camiyi, hiç sefere çıkmadan, hiç ganimet elde etmeden yaptırdığı için eleştirilmiştir.
Daha sonraları ise bu kural hepten boşlanmıştır; Dolmabahçe Sarayı’nın hangi savaş ganimetiyle yaptırıldığını, kimse sormamış, sorgulamamıştır.
Deniz Kızının Altınları, Genelevin Kadınları
Şu öykü ise, bir başka Osmanlı Padişahı ve bir başka Osmanlı Camisi ile ilgilidir:
II. Beyazid, bir gün İstanbul’da gezinirken, balık avlayan insanlar görmüş ve bir ağın da kendisi için denize atılmasını buyurmuş. Buyruk elbette ki hemen yerine getirilmiş ve az sonra, ağa bir deniz kızının takıldığı görülmüş. Karaya çekilen deniz kızı, yine padişahın buyruğuyla, bugünkü Beyazid Camisi’nin bulunduğu yerde kurulan pazarda dolaştırılmış. Bu zoraki gezisi sırasında deniz kızı bir soğan satıcısının, bir sarımsak satıcısının ve bir falcının önünden geçerken gülmüş. Neden güldüğü sorulduğunda da zararlı olan soğanı okkayla; yararlı olan sarımsağı taneyle sattıklarını; falcının ise oturduğu yerin altındaki hazineden haberdar olmayıp başkalarının falına baktığını, bunların da kendisini güldürdüğünü söylemiş. Bunun üzerine padişah alanın kazılmasını buyurmuş. Bu buyruk yerine getirilince toprağa gömülü bir hazineyle karşılaşılmış. Derler ki, Sultan II. Beyazid kendi adını taşıyan o camiyi bu hazineyle yaptırmış.
İstanbul’da yalnızca selâtin camileri yoktur, daha başka, daha küçük mahalle camileri ve onların da para kaynaklarıyla ilgili ilginç çözümler vardır.
Murat Belge, İstanbul Gezi Rehberi adlı kitabında, Zeyrek’te Kırbaçcı ya da Kırbacı Sokak’taki caminin “Sanki Yedim Camisi” olarak adlandırıldığını belirtir ve bunun nedeninin, söz konusu camiyi yaptıran kişinin, canı bir şey yemek istediğinde, bu isteğini engelleyip “sanki yedim” diyerek, o yiyecek için harcayacağı parayı bir köşeye koyması, adı geçen camiyi o parayla yaptırmasıdır.
Murat Belge aynı kitabında, bir de “Üçbaş Camisi”nden söz eder. Bu camiye bu adın verilmesinin nedeni, onu, aynı anda üç kişiyi birden traş edebilen usta bir berberin yaptırmış olmasıdır.
İzmir’deki Hisar Camisi’nin bir adı da, 1597-1598 yıllarında Aydınoğulları’ndan Özdemiroğlu Yakup Bey tarafından yaptırıldığı için, Yakup Bey Camisi’dir. Bu caminin yapımında kullanılan paranın nereden sağlandığını anlatan öykü şöyledir:
Bir zamanlar üç ortak bir mağaza çalıştırırlarmış. Ortakların biri, bir ara, memleketi olan Şam’a gitmiş ve orada sekiz ay gibi uzunca bir süre kalmış. Döndüğünde öteki ortaklar, bu süre içinde kazanılan paradan payına düşen miktarı ona vermişler; ama o, bu paranın çok fazla olduğunu, sekiz ayda bu miktarı hak etmiş olamayacağını söylemiş ve parayı bir caminin yapımına harcamak koşuluyla kabul edebileceğini bildirmiş. Öteki ortaklar da, onun bu kararını uygun bulmuşlar.
İzmir’de bir de halk arasında “Kuşlu Cami” olarak da bilinen “Hatuniye Camisi” vardır. Bu caminin yapımına ilişkin şu öykü anlatılır:
Bir zamanlar Kemeraltı’nda geçimini araba tekerlekleri, oraklar yaparak sağlayan bir demirci varmış. Bu demircinin, kazancının bir bölümüyle bir cami yaptırmayı düşündüğünü haber alan eşkiyalar o demircinin çok zengin olduğunu sanarak, ondan yüklüce bir para istemişler. Buna çok üzülen demirci, durumu karısına anlatmış. Kendilerine yardım etmesi için Allah’a yalvaran kadının duaları kabul olunmuş ve eşkiyaların başı yaşamını yitirmiş. Haraç vermekten karısının dualarıyla kurtulan demirci, zorbaların istedikleri ama alamadıkları parayla karısına olan şükran borcunu ödemek üzere “Hatuniye” adını verdiği camiyi yaptırmış.
Antonio Gaudi, 1886 yılında, eğer ayda 360.000 pesetalık bir ödenek sağlayabilirse, La Sagra da Familia Katedrali’ni 10 yılda tamamlayabileceğini düşünmüştür. Ne var ki, sıradışı bir insan olan bu İspanyol mimar, o yapının, halkın bağışlarıyla, verilen sadakalarla yapılmasını öngörmüştür ve bu nedenle de neredeyse şapkasını çıkarıp dilencilik yapmıştır. Ancak, Birinci Dünya Savaşı’nın da etkisiyle, bu yöntemle para bulmakta başarılı olamamıştır.
Eyfel Kulesi ya da Notre Dame Katedrali kadar değilse bile, Jean-Jacques Rousseau, Voltaire, Victor Hugo, Emile Zola gibi düşünürlerin, yazarların mezarlarını içermesi ve ünlü bilim adamı Foucault’nun, dünyanın döndüğünü, onun kubbesinden sarkıttığı bir sarkaçla kanıtlamış olması nedeniyle, yine de Paris’in ünlü yapılarından biri olan ve daha sonra Pantheon adını alan Sainte-Geneviève Kilisesi’nin yapımı için gerekli paranın bir bölümü, Pompadaur Markizi’nin inşaat işlerinde görevli kardeşi Marigny Markisi’nin çabalarıyla düzenlenen bir piyangodan elde edilmiştir.
Mısır Firavunu Keops, kendi adıyla anılan o koca piramiti yaptırırken, gerekli parayı bulmak için, kızını bir genelevde çalışmaya zorlamıştır.
Yazdığı tarih kitabında yukarıdaki bilgiyi veren Herodotos, aynı yapıtında şunları da yazmıştır:
Lydia toprağı, öbürlerinde olduğu gibi, öyle pek adı anılacak olağanüstü şeylere sahip değildir; yalnız Tmolos’tan akıp gelen altın kumu vardır. Ama, orada Mısır ve Babil’deki anıtlar bir yana, öyle bir anıt vardır ki, bilinen bütün öbürlerini aşar. Bu, Kroisos’un babası Alyattes’in mezarıdır; etekleri büyük taşlarla örülmüş bir toprak yığınıdır. Küçük esnafın, el işçilerinin ve aşk satıcısı kızların topladıkları paralarla yükseltilmiş bir anıttır. En yüksek yerinde, ben oradan geçtiğim zaman da, beş tane taş blok vardı; üzerlerine kazılı olan yazıtlarda buna katılan her meslek dalının ne kadar verdiği yazılıydı. Bu rakamlara göre, en çoğunu bu küçük kızlar vermiş oluyorlardı. Şunu da belirteyim: Lydialı kızların hepsi de kocaya varıncaya kadar, kendilerini satarlar, çeyizlerini bu zanaatla yaparlar.
Kara Para Aklamak
Eski zamanlardan kalma bu örneklerden sonra, şimdi de, son olarak, günümüzde oldukça yaygın bir biçimde kullanıldığı söylenen bir finans kaynağı: Kara para.
Evet öyle görünür ki, bu günlerde, nasıl kazanıldığı belli olmayan ya da tam tersine, besbelli olan o kara paraları aklamanın en iyi en yaygın yöntemi, büyük, lüks, tantanalı, pahalı binalar yaptırmaktır.
Dolayısıyla, şu beş yıldızlı, çok şatafatlı otelin yatak odalarının duvarlarında, lobisinin koltuklarında, barının ışıklarında, restoranının yemeklerinde, merdivenlerinde, asansörlerinde, tüyü bitmedik bir yetimin hakkının olabileceği unutulmamalıdır.Yazara Görüşlerinizi Bildirmek İçin





