Mimarlık Türkiye’de henüz, gerek mesleki boyutu ile gerekse bir düşünce üretme alanı olarak, olması gerektiği konuma yerleşememiş durumda. Kamuoyunun gündemindeki çevre, kentleşme, imar, konut ve benzeri mimarlıkla ilişkili pek çok konunun, mimarlıkla hiç ilişkilendirilmeksizin, ekonomi, siyaset veya başka alanların konuları olarak tartışılıyor olması bu durumun göstergesi gibi. Mimarlık ancak mimarların gündeminde. Sadece kendilerinin katıldığı toplantılarda, kendi kendilerine yaptıkları tartışmalarda mimarlık var. Mimarlık dışı kesimlerde, mimarlığın metaları üzerine tartışılırken bile mimarlık yok. Aslında bu çok yadırganıp, şaşırılacak bir durum değil. Mimarlığın toplumsal konumu da modernleşme konusundaki problemlerin farklı alanlara yansımalarından biri olarak kabul edilebilir. Basit ancak açıklayıcı olduğu görülen bu tespite karşı, mimarlığa mimarlığın kendi içinden bakışın belli alanlarda kamuoyundaki genel geçer kabullerden pek farklılık göstermemesi, toplumun mimarlığa yaklaşımındaki sorunu açıklayabilmek kadar kolay görünmüyor. Daha açık ve somut bir ifade kullanmak gerekirse, “çarpık kentleşmeyi plancıların yetersizliği ile, niteliksiz apartman mimarisini de mimarların yetersizliği” ile açıklayan yaklaşımın, bizzat mimarlığın mesleki ve akademik alanında da belli ölçüde paylaşılır olması anlaşılır değil. Bu yazıdaki amacım, mimarlığın toplumsal anlamdaki algılanış problemine çözüm önermek değil. Daha çok, mimarlığı dar bir açıklama çerçevesinde ele alan ve bizzat mimarlık içinde azımsanmayacak derecede rağbet gören yaklaşımları ve buna bağlı olarak mimarlık eğitiminin yakın geleceğini tartışmak.
Sözünü ettiğim bu yaklaşımların yetersizliği genel anlamda mimarlığı meslek pratiği ile sınırlı görüp, mimarlıkla ilgili her tür olguyu mesleki hizmet üretimi bağlamında bir yerlere koymaktan kaynaklanmakta. Mimarlığın genel tarifinden, mimarlık formasyonuna, mimarlık eğitimine kadar mimarlıkla ilgili her tür olgu, tasarımın uygulamaya dönüklüğü ve tasarımcının da problem çözümünü gerçekleştiren bir pratisyen olduğu varsayımıyla değerlendirilmekte. Geçmişte önemli ölçüde geçerlilik taşıyabilecek bir yaklaşım olsa da bugün için mimarlığı böyle bir çerçeve içinde ele almak yeterli görülmüyor. Mimarlığın üretim nesnesi olan mekan, inşa edilmiş olarak veya temsil ortamında varolarak, öneminden birşey kaybetmese de, mimarlığın genişleyen dünyası artık sadece onun üzerine kurgulanmamakta. Buna bağlı olarak da fiziksel mekan çok geniş bir yelpazeye yayılan mimarlık aktivite alanını bütünleyen ortak payda rolünü yitirmiş durumda. Artık bu ortak paydayı fiziksel nesnede değil, mimarlığın düşünsel alanında aramak gerek. Tasarımın temel ve en geniş alanı olarak varolagelen mimarlığın, fizik, ergonomi, psikoloji gibi reel bilimlerin; mantık ve matematik gibi formel bilimlerin; sosyoloji, ekonomi, estetik gibi insan bilimlerinin herbiri ile ilişkilendirilebilirken, tek başına hiçbirinin içine sığmadığından hareketle, bilim olmaktan çok bu bilim alanlarından destek gören bir uygulama alanı olduğu kabulü yeterli değil. Buna karşı olarak, mimarlığın uygulamalı bir bilim alanı olduğu savına, sezginin pozitif bilimlerdeki yerini görmezlikten gelecek kadar sebep-sonuç ilişkisi bağlamında bakan bilimin ortodoks yorumuna dayalı yaklaşım da yetersiz. Belki en açıklayıcı yaklaşım, mimarlığı herhangi bir kategori içine yerleştirmeye çalışmaktan kaçınarak genel anlamda varlığı konu aldığı için tüm kategorileri içeren felsefe alanına başvuran yaklaşım. Böylece tasarım pratiği veya tasarım teorisi, yerini tasarım felsefesine bırakmakta. Bu da tasarımı, dolayısıyla mimarlığı pratiğin dar kalıplarından veya pozitif bilimlerin düzenli, sistemli ve yöntemli bilgi alanına hapsolmaktan kurtarıp içinde bunları da barındırmakla beraber, düşünce dünyasının sınırlarınca özgür kılmakta.
Şimdi bu genel tespitlerden sonra daha güncel olana dönelim. Mimarlığı meslek pratiğinin sınırları içinde tarifleyen bakış, örneğin eğitimdeki problemi özet olarak “bir kesit bile çizememek” sloganı ile dile getirir. (Ne zaman bunu duysam karşı sav olarak, mezun olan mimar bulunduğu ülkenin gerçeklerini, dünyayı, düşünce üretmeyi, mimarın toplumsal rolünü, tasarımın yaşamla ilişkisini doğru kavrayıp bağımsız bir birey olarak kişisel tavır geliştirebilsin de, bırakın hayat boyu çizim yapmayı beceremesin diyesim gelir). Öyle ya amacı birşeyler tasarlayıp onları çizip inşa etmek olan bir meslek alanında en önemli şeylerden biri iyi çizmektir. Bürosundaki stajyer öğrenci veya yeni mezun mimar “iyi çizim” yapamadığı için tüm eğitim sistemini yargılayan büro sahibini anlamak bir derece mümkündür ancak bu tespitler üzerine bir eğitim sistemi kurgulamaya kalkmak anlamlı olmaz. Bu yaklaşım, sanki herşeyin yerine oturmuş olup, kala kala düşündüğünü iyi ifade edemeyen mimarlar problem yaratıyormuş gibi “diğer herşeyi” meşrulaştırır da. Eğitimle ilgili en önemli problemi, meslek alanının “hizmet üretimi ile sınırlı” kesimindeki beklentilerin karşılanamıyor olması şeklinde gördüğünüzde, mimarlık eğitiminin evrensel boyuttaki seyriyle kopukluktan kurtulmak gibi bir problem gündeminizde pek fazla yer bulamaz. Mimarlık eğitimi 3+2 mi 4+2+2 mi yoksa bir başka formüle göre mi biçimlensin tartışmalarının içerikten çok biçim üzerinde yürümesi de başka bir nedenden değil. Mimarlık eğitiminin meslek pratiği ile sınırlı bakış çerçevesinde değerlendirilmesinin en yanıltıcı sonuçlarından biri de yapısal çevredeki sorunların mimarlık eğitiminin yetersizliği ile açıklanması. Oysa her iki alandaki problemin de birbirlerinin sebep ve sonuçları değil, aynı problemin farklı alanlardaki yansımaları olduğunu anlamak çok zor olmasa gerek. Mimarlık eğitimi üzerine, mesleği ve bilimi toplumsal ve evrensel verilerle sentezleyerek kendi eğitim politikalarını geliştirme potansiyeline sahip kurumların bile bu tartışmalarla zaman kaybettiği görülüyor. Eğitimin birkaç yıl uzamasının tüm problemleri çözeceği varsayımı pek yaygın. Acaba mezunlar dünyanın en üstün standartlarına kavuşsa kentlerin çarpıklığı bir anda düzelecek mi? En dramatik çelişki ise, sürekli geçmişteki mimarlık eğitiminin ne kadar sıkı bir eğitim olduğunu söylerken aslında Türkiye’deki çarpık kentleşmenin, niteliksiz kent dokularının böylesi iyi bir mimarlık eğitiminin verildiği dönemlerde doğduğunu göz ardı etmek. Bu durumların eşzamanlı olduğu yolundaki bu kronolojik bilgi bile konuların birbiri ile sebep sonuç ilişkisi içinde olmadığının somut kanıtı.
Mimarın öncelikle, bizzat mimarlık dünyasının aktörlerinin zihninde doğru bir yere konması gerek. Mimarlığın düşünce üretme boyutunu en üste koyduğumuzda, insan zihninin sınırlarında dolaşabilme yeteneğinin mimarlık formasyonu için önemi görülür. Böyle bir yetkinlik alanı, diğer birçok düşün alanının süreç ve ürünlerinin mimari düşünce üretimi için bir girdiye dönüşebildiği tasarım tavrı üzerine kurgulanabilir. Kuşaktan kuşağa aktarılan kalıpların ve paketlenmiş bilgilerin, çizim tekniklerinin iyi öğrenilmesi üzerine değil! Farklı disiplinlerdeki üretim ve yaklaşımların, çeşitliliğin, felsefenin, ve kısaca herşeyin mimarlık için nasıl girdi olabileceğini gösteren, mimarlık eğitimindeki evrensel gelişmeler gündemde pek önemli bir yer işgal etmiyor. Homojen ideolojiler, dogmalaşmış mimarlık kabulleri ve kalıpları yeni kuşaklara aktarılmak için pekişerek bekliyor. Bu aktarımı yapanlar daha öncelikli görevlerinin, bağımsız bir birey olabilme olanaklarını toplumsal ve geleneksel sınırlamalarla kullanamayan, zihinsel yaratıcılıklarını en üst düzeyde keşfedecekleri son bir kaç yıllarını sadece üç saatlik sınav performansı üzerine kurgulanan ürkütücü “üniversiteye hazırlık” dönemine kurban etmiş öğrencilere sadece mimar olmak için değil, aynı zamanda kendilerini ortaya koyabilecekleri bir ortam oluşturmak da olduğunu görmeli.
Sonuç olarak mimarlık eğitiminin yeniden yapılanma aşamasında olduğu şu günlerde, bu yapılanmanın biçimsel ve içerikten bağımsız veriler üzerine kurgulanmak yerine daha geniş bir bakış üzerine kurgulanması gerek. Mimarlık eğitiminin amacı, mimarlık aktivite alanının bir dilimine odaklanmaktan çok, seçimi mezununa bırakıp üniversite eğitiminin olmazsa olmaz boyutlarını içermek olmalı. Bu konuda yol almanın önündeki en önemli engel ise mimarlık ortamının hem mesleki, hem akademik alanlarında eleştiriye dayalı tartışmanın var olamaması. Beğenilerin dile getirilmesi kolay, ancak olumsuz eleştirilerden pek hoşlanılmıyor. Buna bağlı olarak da genel bir iletişim problemi var. Övgüler dışında söylenenleri dinlemek, soğukkanlılıkla tartışmak çok alışıldık değil.





