Aklımdaki sorularla ilgili zihin açıcı bazı cevapları genellikle o durumun çok dışından gelme içeriklere borçlu olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Kimi zaman Dubuffet sergisinde bir çocuğun annesine sorduğu < güzel mi bu ? > sorusu kimi zaman da sabaha karşı bir Freud belgeseli sayesinde günün en önemli dersini aldığım oldu.
Bu yazı üzerine düşünürken benzeri bir durum, Mısırlı Ahmet’in Percussions albümü vesilesi ile Roll dergisine verdiği röportajda okuduğum aşağıdaki şu satırlar ile gerçekleşti:
[...] Belli sınırlar içinde çalınan bir sazın imkanlarını deniyorsunuz. Yeni bir şey yaratmak için, mevcut kalıpları da bozmanız gerek...
Bozmak değil aslında.Tarihten aldıkları birikimle ayakta duran insanların içinden çıkıp, karşılarına geçip onları görmek meselesi. Kendin gibi olursan onları görebilirsin. Ben ona çalıştım. Her insan kendine göre algılar. Her insanın işine bakışı kendine göre değişir. Tecrübe edilmemiş şeylerle dolu bir hayat yaşamak gerekir, kaderi değiştirmek için. Ezberledikçe kendini tüketmeye başladığını hissettiğin anlar olur. [...] [ Roll, Ocak 2006 , s.42 ]
Bu zor sorunun ve cevabının yeni olanı biricik olan ile, geleneği birey ile karşı karşıya koyarak birkaç cümle içinde ifade ettikleri bana çok önemli görünüyor. Ancak, en çarpıcı kısmı benim kafamı kurcalayan “modernlik ne işe yarar ?” sorusunun cevabına ilişkin verdiği harika ipucu : Tecrübe edilmemiş şeylerle dolu bir hayat yaşamak gerekir, kaderi değiştirmek için !
İnsan varlığından başka herhangi bir yeryüzü canlısının hiçbir zaman derdi değil aslında tecrübe ettiklerini yeri geldiğinde ideali olan herhangi başka bir durum için terk etmek ve yeni olana doğru yol almak. Geleneğin içinden süzülerek gelen konvansiyonel bilgiyi bırakıp bütünüyle bir başka gerçeklik merakının sularına atılmak. Neden ?
< Kaderi değiştirmek için >
Bu anlamda, insan varlığının ontolojik bir çaresizlik içinde özgürlüğüne yönelmiş olduğu görünüyor. Aynı Yves Klein gibi kendini boşluğa doğru bırakmak ve ayaklarının yerden kesildiği o an için yaşamak , o an için’de yaşamak istiyor ve Nietzsche uçurumları sevenlere kanat tavsiye ediyor. [1]
![]() Leap into The Void , Yves Klein ,1960 Silver gelatin print 350 x 270mm |
Gündelik bilinçli hayatımızın yırtılması ideogram : Hakan Tuzun Sengun |
Belirli sınırlar içerisinde çalınan bir sazın imkanlarını geliştirmek ve onun güçlü geleneği karşısında duracak ‘kendi gibi olan’ güçlü bir “yeni” üretmek, modern olanın genetiği bu. Olabildiğince kendi olmak için tekinsiz bir “içe bakış” sürecinin doğal sonucu olarak ortaya çıkan bir “konvansiyon kırılması” ile bizi modern olana götürüyor.
Gündelik bilinçli hayatımızın oyunu bol çocukluk zamanlarımızda bu aydınlık ama tekinsiz yırtılmaların daha bol olduğunu hatta bilinçdışı içeriğimize olan ilgimiz azaldıkça olgunlaşan, aktüel hayatımızın garabetini görmekte güçlük çektiğimizi söyleyebiliriz. Böylelikle, kumsalı örten kaldırım taşlarına [2] katlanmaya hatta bizzat onlardan biri olmaya başlarız.
|
|
![]() Üstte Eisenman - Holocaust Memorial , Berlin Altta ‘yeni’ Beyoğlu İstiklal Caddesi |
Mimarlık alanında da modernlik istencinin böyle oyunsever anlara yönelmişliklerden kaynaklandığını düşünürsek, hayatımızın değerini, toplumsal bir varlık olarak nerede durduğumuzu, insan neden sanat üretiyor (?) mimarlık ne (?) gibi soruların hali_hazır cevaplarını yeni’den vermeye/üretmeye başlayabiliriz.
Franchising (!) Modernlik ?
Bu olağan ve kendiliğinden gelişen, kendi bilinçdışı içeriğimizle güçlü biçimde beslenemediğimiz durumlarda ise “öğrenilmiş yeniliği” ithal ederek bir pseudo-modernlik kurma tehlikesi her zaman mevcut. Marshall Berman’ın bahsettiği biçimde dünyanın dört bir yanında paylaşılan hayati bir deneyim tarzı olarak modernlik, aynı zamanda katı olan herşeyin buharlaşıp gittiği bir evrenin parçası olmayı da gerekli kılıyor. [3] fakat bahçe duvarları olan gökdelenler dikmeye kalkışarak bu yıkıcı-yapımın ve modernliğin gerçek araçlarına vakıf olamayan toplumlar ise “franchising modenlik” modelleri ile gerçek ihtiyaçlarından kaynaklanmayan bir modern sahne kurmaya niyet ettikleri an’da tökezleyip çamura batıyorlar ve bize de mimarlık paradigması kayarken kara deliklere doğru bakıp bir dilek tutmak kalıyor : Team 10 ! [4]
Team 10 Spoleto'da, İtalya, 1976
Notlar
1. F. Nietzsche’nin aforizması : Uçurumları sevenlerin kanatları olmalı !
2. “Kaldırım taşlarının altında sahil var!” (sous les paves la plage) 60’larda situationist (durumcu)lerin meşhur mottosu idi.
3. Marshall Berman'ın tam adı "All That Solid Melts İnto Air : The Experince of Modernity" olan kitabı
4. bkz. http://www.team10online.org








