“Mesleğini severek yapmalısın, mesleğini para kazanmak için yapmak zorunda kalırsan mesleğine ihanet etmek zorunda kalırsın” demişti babam mesleğimi seçmek üzereyken. Anlamamış, ama saygıyla karışık bir içgüdüyle sözünü dinlemiştim. Haklıydı.
Tasarımlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Yaşadığımız gündelik hayatın kendisi ve onun içindeki mekanların, gereçlerin, sanat eserlerinin ve hatta giderek yaşam biçimlerinin tümü birer tasarım. Bir çok kişi tasarımla iştigal ediyor bir biçimde, tasarımcılıktan hayatını kazanıyor. Öte yandan dünya üzerinde tasarlanmamış hiçbir ayrıntı kalmazken ve tasarım giderek kuşatırken hayatı, dünyanın ve yaşamanın büyüsü de kaçıp gidebiliyor.
Tasarımlanmış bir dünyada tasarımlanmış yaşamlarımızda özgür olduğumuzu düşünüyoruz. Akılcılığın radikal eleştirisinin yapıldığı postmodern bir dönemde bile aklın heryeri nasıl da kuşattığını göremiyoruz ya da unutuveriyoruz. Hatta, bazen farkında olmadan, mutlu bir yaşam için araç olan tasarımı fetişleştirip, amaç yapıyor, en şiddetli tasarım savunucusu olabiliyoruz, hem de yaşamın karşısında!
Tasarım dünyası gelişip genişleyedursun; tasarım etiği, tasarımcının sosyal sorumluluğu demode kavramlar haline geliyor hızla. Yaşamın hızına yetişmek isteyen tasarımcı için vakit kaybı gibi görülebiliyor bu konuları değerlendirmek. “Benim bir uzman olarak varlık nedenim nedir?” sorusu sorulmaz oluyor, içten içe bile. Mükemmel tasarımlanmış bir dünyada büyülemez oluyor hiçbir şey bizi, herşeye bir saman tadı, bir plastik dokusu, bir metal soğukluğu siniyor.
Mc-Tasarım
Ford’un montaj hattından beri, verimlilik fetişinin insanı nasıl çaresiz ve gülünç durumlara düşürdüğünü, yeni yaşam biçimleri ve yeni insan modellerine uyum sağlamak için nasıl da çırpınıp durduğumuzu gözlemek mümkün. Charlie Chaplin’in Modern Zamanlar’da acımasızlığını anlatmaya çalıştığı süreçleri nasıl da benimsedik, içselleştirdik ve bugün çok daha zor ve acımasız süreçlerle nasıl da yüzleşmekteyiz. Yeni yaşam biçiminin gerektirdiği dolar hesabı olan, nete bağlı, ingilizce konuşan, teknolojiyle barışık, bireyciliğe inanan yeni insan modeline uyum sağlamak için ne çok çabalıyoruz.
Amerikalı sosyolog Ritzer de, Toplumun McDonaldlaştırılması aracılığıyla dünyanın büyüsünün bozulduğunu savunan çalışmalarında bizi bir yeniden düşünme sürecine çağırır1. Ritzer, McDonalds’ın dayandığı 4 temel yasanın (1. Verimlilik, 2. Hesaplanabilirlik, 3. Öngörülebilirlik 4. Denetim) hayatın bütün alanlarına uygulanmaya başlamasını ciddi bir tehdit olarak görmekte. Ona göre bu süreç kapitalist ekonominin karlılık adına tüm dünyayı tüketilebilir bir ürün haline getirme, yani dünyasının büyüsünü bozma sürecidir2.
Basit, işlevsel, standart, modüler, renkli bir tasarım olan McDonalds yemek kültürünün topluma yaygınlaşmasıyla, McHastaneler, McÜniversiteler, McGazeteler, McMağazalar, McEğlence, McDoğum, McCenazeler, McAşklar, McKasabalar derken total bir McYaşam içinde yaşamaya başlıyoruz. McTasarım da yukarıdaki 4 yasanın çerçevesi içinde davranıyor. Bu McYaşam mekanlarını ve araçlarını üretiyor McTasarım. Verimli, hesaplanabilir, öngörülebilir, denetlenebilir yaşam öykülerini ve toplumsal süreçleri garantiliyor. Verimsizlik, işlevsizlik, sürprizler ise postmodern tüketiciye uygun bir ürün olarak yine kontrollü bir süreçte üretiliyor. Kısacası “verimsizlik lazımsa onu da biz yaparız” diyor McTasarım. Özgün, aykırı, avangard vs. olduğunu iddia ettiği zamanlarda bile öylesine yeknesak olabiliyor ki.
Tasarım Fetişi
Günümüzde tasarımın akılcılık ve hız fetişleri olması bir yana tasarımcının tasarım fetişi de yabana atılır gibi değil. Kendi varlık nedenini meşrulaştırma kaygısıyla açıklanamayacak bir aşırı tabulaştırma sözkonusu. Tasarlanmamışa, kendiliğinden olana tahammül yok. İnsan doğa ilişkilerindeki doğayı denetleme ve akılcı bir tasarıma sokma inadımız uzun vadede doğanın taşıma kapasitesini zorlasa, çeşitli yabancılaşma sorunlarına yol açsa da akılcılıktan vazgeçilemiyor. Gündelik hayatta sinirlerimizi bozan birçok tasarım hatası, aslında hızımızı, işlevselliğimizi ve verimimizi azaltan masum detaylar olabiliyor. Doğayla olan ilişkilerimizde saygılı olmayı unuttuğumuz bir mücadelecilik ve burnubüyüklük var. Rakip olarak gördüğümüz doğayı, öldürmeden daha çok dövebilmek için de “sürdürülebilirlik” kavramını icat etmiş bulunuyoruz. Bitkileri analitik bir form ve mantıkla şekillendirmenin ötesine geçtik, genetik kodlarını değiştirip yeni ucubeler tasarlıyoruz. Hayvanlar üzerinde de genetik tasarım denemeleri sürdürüyoruz. Salyangozların sürünürken kendinelerine özgü bir rotası olmasına henüz karışmıyoruz ama kısa yol varken neden böyle akıldışı bir rota izlediklerine de içten içe hayıflanıyoruz.
Birçok kez akıllı teknolojiler aracılığıyla soğuk, steril, denetlenebilir ve akıllı ortamlar yaratıp, ortamın kullanıcılarını akılla boğup depresyona sürükleyebiliyoruz. Ardından onları rehabilite etmek üzere McTurizm çerçevesinde tasarlanmış doğa turlarına, McPikniklere ve McTatillere yolluyoruz. Boş zamanların değerlendirilmesinin nasıl bir endüstriyel tasarıma dönüştüğü ancak insancıl açıdan ne denli başarısız olduğu görülebiliyor. Nitekim akılcılık tarafından yutulmuş bir çok yaşam öyküsü için McPsikologlar, McProzaclar vs. devreye giriyor.
Yaşama alanlarımızın ve yaşamımızı güzelleştirecek diğer gereçlerin üretilmesinde, tasarımdan uygulamaya ve kullanıma kadar olan tüm aşamalarda bir toplumsal meşruiyet ve kamusal hukuk geliştiremediğimiz göze çarpıyor. Araçlarla amaçların karıştığı, insanların mutluluğu için üretimiş olanın insanlığa karşı bir silaha dönüştüğü bir çok durumla karşılaşıyoruz. Tasarım ve planların totaliter biçimlere dönüşerek bizleri köleleştirmesi sözkonusu olabiliyor.
Robot Yasaları
Ünlü Bilim-Kurgu edebiyatçısı Isaac Asimov’un, insanlığın mutluluğu için insanlar tarafından üretilen robotlarla, insanların ilişkilerini incelediği hikayelerin temelini Robot Yasaları oluşturur3. Robot yasaları 3 temel yasa üzerine şekillenmişken, toplumun korunması ve kamuyararı için bunlara 1 temel yasa daha eklenmesi gerekmiş ve bu öncelikli yasa 0. yasa olarak yerini almıştır.
0. Bir robot, insanlığa zarar veremez veya hareketsiz kalarak insanlığın zarar görmesine izin veremez.
1. Bir robot, sıfırıncı yasayla çelişmediği sürece, bir insana zarar veremez ya da hareketsiz kalarak bir insanın zarar görmesine neden olamaz.
2. Bir robot, insanların verdikleri emirlere uymak zorundadır. Ancak bu emirler Sıfırıncı ve Birinci Yasa’yla çeliştiği zaman durum değişir.
3. Bir robot, Sıfırıncı, Birinci ve İkinci yasalarla çelişmediği sürece varlığını korumak zorundadır.
Asimov öykülerinde biraz da paranoyakça “maksadını aşan” robotları konu eder. Ne gariptir ki 0. yasa da istemeden sürekli insanlara zarar vermek zorunda kalan bir robot tarafından bulunur. Tasarımcılar olarak yukarıdaki yasalardaki robot kelimesini tasarımcı olarak genişleterek düşünmeye başlasak maksadını aşan tasarımları ve tasarım etiği konusunda unutmaya başladığımız bir tartışmayı yeniden hatırlayabiliriz belki.
Maksadını Aşan Tasarımlar ve Değeryargıları
Meslek etiğini tartışmak, kendimizin ve uğraşılarımızın varolma nedenini düşünmemize yönelik önemli fırsatlar sunuyor. Gün boyunca ürettiklerimizi meslek etiği açısından sorgulamaya çok kez fırsatımız olamıyor. Mikro tasarımdan, kapsamlı planlamaya, genetik ürün tasarlamaya kadar her türlü ve ölçekteki tasarımın insan ve toplum merkezli, kamu yararı gözeten özleri olduğu açıkça reddedilmemekle birlikte, pazar mantığını merkezileştirip, meslek etiğini deforme ettiği söylenebilir.
İstanbul’da son yıllarda moda olan dönüşüm projelerinde de bir tür plan/tasarım fetişi sözkonusu. Plancılar, kent planının iyi kent yönetimi için sadece bir araç olduğunu unutup planı fetişleştirebiliyor. Kendi içinde düzenli bir yaşama kültürü oluşturmuş bir mahalleyi plan gerekçesiyle ortadan kaldırırken, meşruiyetimizi plana dayandırıyoruz. Birçok kez tasarım ürünü estetik ve McTasarım yasaları çerçevesinde sorgulanıyor.
Daha çok yeme isteği uyandıracak yüksek frekanslı parçalanma için patates cipslerinin akustik tasarımları konusunda yarışan tasarımcılar için sosyal sorumluluk sözü sanıyorum çok fazla bir şey ifade etmeyecektir. Gökkafesi, Fransız Sokağı’nı, Dubai Towers’ı vb. projeleri salt estetik açıdan tartışan çevrelere 0. yasanın bir şey ifade etmeyeceği gibi.
Yasalara dönecek olursak, Asimov ilk olarak bir robotun zarar görmekten kurtarabileceği sadece bir insan varken, tehlikedeki iki kişi arasında nasıl seçim yapacağını tartışır. Bu bir nitelik tartışmasıdır ve Robot nitelikli kişiyi kurtarmayı tercih edebilir. Peki ya nitelikli kişiye karşı 2 sıradan insan sözkonusuysa ne olacaktır? Burada Robot çoğunluktan yana tercih yapmakta, nitelikli kişiyi feda etmektedir. Bir analoji kurarak tasarımcının yapacağı ya da yapmayacağı bir proje iki insan ya da iki topluluktan birine zararlı, diğerine faydalı sonuçlar doğuracaksa, tasarımcı tercihini nasıl yapacaktır? Niteliklileri kayıran bir elitizm mi? Çoğunluğun diktatörlüğüne servis vermek mi? Ya iki kişi veya topluluk niteliksel ve niceliksel olarak eşit ise hangi tasarımın uygulanacağına nasıl karar verilecek? Zarar ve fayda nasıl ölçülecek?
“Öyleyse pozitronik beyine bir yargıya varma becerisini vermelisiniz” diyor, Asimov’un öyküsündeki George 10 adlı robot. Yani, doğruyu belirlemek için yargıya varma becerisine gereksinim var. Tasarımcının da gereksinimi bu! Etik tam da bu noktada önemli hale geliyor. Bir araştırmanın, yeni kapitalizmin ve iş yaşamının kişinin mesleğine bakışta yarattığı deformasyonu “karakter aşınması” sözüyle açıklaması oldukça çarpıcı4. Yoğun rekabet ve işini kaybetme riski altında güvensizlik ve kayıtsızlık yaşamaya başlayan kişiler bırakın mesleğe, kendilerine olan saygılarını öylesine yitirebiliyorlar ki. Meslek etiği tartışmaları bir uzman, ancak öncelikle bir insan olarak tasarımcının toplumsal meşruiyetini sorunsallaştırmaya yarıyor. Tasarımı düşünürken Mc-süreçlerle ilişkilendirmek, robotlarla analoji kurmak kışkırtıcı bir tavır olsa da ardındaki niyetin oldukça insani olduğu sanırım görülecektir. Zira işler açılsın diye, içten içe ya da aleni biçimde deprem bekleyen, başkalarının yaşamları üzerinden rant beklentisine giren uzmanların varlığı ve sayısı ürkütücü olmaya başlıyor. Kimbilir, meslek etiği tartışmasının üniversitelerin, meslek odalarının, sivil toplumun gündeminden çıkmış olmasına şaşırmamalı belki de.
Bitirirken
Robot yasaları daha mutlu bir yaşam için geliştirdiğimiz araçların amaca dönüşmesini sorgulamak için zihin açıcı bir çerçeve sunuyor. Bu zihinsel jimnastiği bir çok amaçlaşmış araç için yapmak keyifli olabiliyor. Örneğin, siyasetin yaşamlarımızı böylesine domine etiği bir dönemde, toplumun daha iyi bir hayat yaşamak için yarattığı bir heyyülayı, devleti ya da daha teknik bir ifade ile kamu otoritesini bu yasalar çerçevesinde değerlendirmeye ne dersiniz? Bu, kapsamlı başka bir yazının konusu olmaya değer. Ama yine de düşünce suç olmaktan çıkıncaya kadar bunu içsel bir tartışma olarak tutmak hayırlı gibi görünüyor.
1Ritzer George [1998], Toplumun McDonaldlaştırılması, Çev. Ş. S. Kaya, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
2Ritzer George [2000], Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek, Çev. Ş. S. Kaya, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
3Asimov, Isaac, Üç Robot Yasası, Altın Kitaplar.
4Sennett, Richard, [2002], Karakter Aşınması, Çev. B. Yıldırım, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.





